27 Aralık 2024 Cuma

Katil 2024'e Veda Üzerine...

Şiddetli artçı sarsıntıları çok uzun müddet sürecek devasa bir depremi yaşadığım (ve hala yaşıyor olduğum) korkunç bir yıl sona eriyor. Rutin olduğu üzere, bu bir yılsonu yazısı, yılın kendimce özeti. Çok şey oldu. 


Birlikte yaşamak, birlikte yaşlanmak, birlikte ölmek, yan yana defnedilmek, beraber haşrolmak dileği ve ümidiyle sekiz sene önce evlilik teklif ettiğim kadın, bu sekiz sene sonunda benim beraber yaşamayı, yaşlanmayı vs. istemeyeceği bir insan olduğuma kanaat getirdi, mayıs ayında ilk emarelerini, ağustos ayında ilk açık uyarısını gösterdikten sonra kasım ayında beni terk etti, iki hafta önce bugün boşanma duruşmasındaydık. Evlilik teklif etmeden on sene kadar tek başına yaşamış bir adamdım, sevdiğim kadının benden -bir cürüm işlemediğim takdirde- ayrılmak isteyeceğini aklıma bile getirmezdim. Öyle olmadı. Beni ‘ben’ olduğum için, beni benden ‘bıktığı’ için, beni kendisine ‘layık’ ve ‘yeterli’ görmediği için bıraktı. Üstelik arkasını dönüp gittiğinde geride kalan büyük oranda onun kurduğu, onun için düzenlenmiş bir hayattı. O, bu hayatı terk etti, ben onun istekleri, beklentileri ya da konforu için tanzim edilmiş hayatta bir başıma kalakaldım. Ruh uçtu gitti, ceset de bana kaldı. Bu yaşıma dek kendimi iyi, özel, sıra dışı bir insan olarak tahayyül ederken Still-Havva tarafından yavan, basit, değersiz olduğum yüzüme vuruldu. Her şeyine hayran olduğum, sevdiğim insan tarafından düpedüz hakir görüldüm. Bunun acısını ne zaman atlatabileceğimi bilmiyorum. Yara ne zaman kabuk bağlayabilir, göz yaşlarım ne zaman diner, tahmin etmekten acizim. Gerçekten çok berbat bir insan olmalıyım: İstatistiklere göre evli çiftlerin en sık boşandığı zaman aralığı 5-10 yıllık evliliklermiş. Biz sekiz sene evli kaldık. Dolayısıyla bu istatistiği destekleyen bir veriyiz. Bununla beraber gene istatistiklere göre evlilik yaşı genel olarak 25-30, halbuki biz evlendiğimizde ben 44, Still-Havva 43 yaşındaydı. Yani çocuk değildik, genç, yaşama dair deneyimsiz değildik. Olgun, aklı başında insanlardık. Dahası, Still-Havva az önce değindiğim 25-30 yaş grubuna dahilken bir evlilik yaşamış, sonra geçimsizlikten ilk evliliğini bitirmişti. Yani bu da istatistiği destekliyor. Datanın şaştığı nokta, benim. İlk evliliğimi geç yaşamış olmak, buna -Still Havva’ya yüklediğim değer ve sevgi çerçevesinde- atfettiğim önem ve 51 yaşında birden kendi kıymetsizliğimin yüzüme vurulması ve yalnız bırakılmak. Genç evlenip boşanan çiftlerin önündeki hayatla, geç evlenip boşanan çiftlerin önlerindeki hayatları arasında fark var. 25 yaşında kolu kırılan birinin iyileşmesiyle 50 yaşında kolu kırılan birinin iyileşmesi, kemiklerin kaynaması nasıl aynı değilse, gönül yarası, benlik yarılması da aynı şey. Aynı sürede tedavi olmuyor. Üstelik bana kendimi değersiz, önemsiz, beraber yaşlanmaya değmeyecek ve katlanılmayacak hissettiren insan; hayatımda en çok değer verdiğim kişi. KHK ile ihracımda yanımda duran, bu darbeye rağmen elimi tutan insan. Bir uydu gibi yörüngesinde dönerken hiç şikâyetim olmayan, aksine bunu sevgi ve sadakatle yaptığım yıldızım(dı.) Netice olarak geldiğimiz nokta; bana siktir çekildi. Uzay boşluğunda serseri bir gezegene, rüzgârda savrulan eski ve yırtık bir çöp poşetine dönüştüm birden. Açıkçası toparlanabileceğimi sanmıyorum. Somut bir sebep ya da cürüm olmadan defedilmek daha da fazla ıstırap veriyor insana. On dokuz yıldan uzun süredir blog tutuyorum, az önce baktım da bu senenin sadece kasım ve aralık aylarında bloga yazdığım yazı sayısı, çoğu yılın toplamından fazlaymış. Öylesine içim kanıyor, öylesine göz yaşlarım gayzer gibi birdenbire fışkırıyor, parmaklarım da hiç durmadan yazmış işte. 2024 hayatımın açık ara en kötü senesiydi. 2016’da KHK ile ihraç edildiğimde sosyo-ekonomik hayattan koparılmış, haksızca lekelenmeye ve ekonomik yokluğa mahkûm edilmiştim ama evlilik hazırlıkları yaptığım canım Still-Havva sevgisi ve desteğiyle elimden tutmuştu, hayallerimizi yaşamak için. 2024’te ise bu defa Still-Havva bir KHK yayınlamış gibi oldu, beni bizatihi hayattan kopardı, verdiği kararla kahretti. Daha önce de demiştim buralarda, benim için gerçek, en dayanılmaz ve dehşetli KHK bu işte. Yıl sonu yazısı evet, ama yeni yılda düzelebileceğime dair hiçbir ümidim yok. Çünkü Still-Havva artık yok. Yerine bir şey koyamam, eksikliğini telafi edemem, dahası beni terk etme nedenini, yani ‘beni artık beraber yaşamaya değer görmemesini, bana saygı duymuyor ve önemsemiyor olmasını’ aklımdan çıkaramam. 


Bu sene başka nasıl geçti? Yürürken uyluk-kaval kemiklerimin birleştiği yerde daha önce yaşamadığım bir ağrı türü peydahlandı, kimi zaman yürümeme müsaade etmeyen bir rahatsızlık yaşıyorum. Küçük ve yavaş adımlarla yürümek daha güvenli, yoksa birden ortaya çıkan can acısı beni yere düşürecek kadar şiddetli olabiliyor. Bir covid geçirdim yıl başında, ilk covidimdi, epeyce zorladı. Terk edildikten sonra ellerimin -kimi zaman aşırı- titremesi ve bazı denge sorunları yaşamaya başlamam da vaki. Ara ara kum dökmeye devam.


Az kitap okudum. Bunda son dört ayın, yani Still-Havva ile yaşadıklarımızın rolü büyük. Nöronlarım donmuş halde. Daha evvel bloga yaşananlardan sonra entelektüel tüm faaliyetlerimin nasıl da iptal olduğunu yazmıştım. Kitap, seminer ya da ders videosu hak getire. Normalde hiç ilgimi çekmeyen fantastik, cadılı zombili dizilerle bütün günümü tüketiyorum. 


Hepsi bu işte. 



Still-Havva taşınırken doğal olarak kitaplarını da kütüphaneden aldı gitti. Geriye kalan boş raflardaki iç burkan görüntüyü koymak istemiştim buraya, fakat panoramik fotoğraf çekmeyi beceremediğim gibi bir de üstelik bu sürreal garibe geldi önüme. O kadar eciş bücüş ve aslına bakarsanız "gerçeğe" yakın ki... Benim gibi... 



Anne-babam iyice yaşlandı. Hastalıklarını say deseler arada unutacaklarım olabilir. Zamanla daha kötüye gidecekleri muhakkak. Onlarla da bu süreçte yeterince ilgilenemediğim bilincindeyim. Still-Havva’nın beni terk etmesindeki dolaylı etkilerine rağmen annem hala onunla kakarakikiri modunda iletişimde, babam desem hala kızım diye bahsediyor ondan. Utanmasalar bana “senin neden canın sıkkın, yüzün asık?” diye soracaklar. Anlatıldığına göre Selahattin Eyyubi, Kudüs’ü Haçlılar’dan geri alana kadar gülmemeye yemin etmişmiş, güya iki sene hiç gülmemişmiş. Neden iki sene bilmiyorum, Selahattin doğduğunda Kudüs zaten Haçlılar’ın elindeydi. Aklına sonra gelmiştir belki. Benim gülmemek için bir yeminim yok, kendiliğimden gülemiyorum. Aylardan beri kahkaha atmadım, en fazla fırında markette filan kasadaki çalışana teşekkür ederken tebessüm etmişimdir. İnsanın kalbi kan ağlarken yüzünde maske filan durmuyor.


Sağlığım? Bilmiyorum. Aylardır doktora gitmedim, kasım ayında göründüğüm, verdikleri ilaçları kullanmadığım psikiyatristler hariç. Düzenli almam gereken ilaçları da kullanmıyorum. Elim gitmiyor ki. “Allahım, al canımı, bu işi bir cinnet anında bana bırakma” diye sürekli dua eden birinin sağlığına dikkat etmesi biraz çelişkili olur sanırım. Sigara konusu canımı sıkıyor, çünkü günde dört paketi bulduğu çok. Üç paket her halükarda bitiyor zaten. Kalbimde bazen yaşadığım sıkışma hissi sadece nefes almama bile mani olan sıkıntıdan değil, sigaranın bu kadar artmasından da meydana geliyordur.  


Hayat pahalılığı inanılmaz seviyede. Sikik emekli maaşımla zor bir ekonomik gelecek bekliyor beni. Evliyken, iki kişi beraber idare ediyorduk. Bu hafta başında Still-Havva ile görüştüğümüzde bir ara “ekmek elden su gölden yaşıyorum” diye bir söz sarfetti. Annesinin evinde. Ben artık bu hayat gailesinde de yapayalnızım. Geçim endişesi hiç olmadığı kadar içimde endişe yaratıyor. 


Fetullah öldü. Esad kaçtı. Trump kazandı. Nicko, Iron Maiden’den emekliliğini istedi. İsrail soykırım yapmaya devam ediyor. Bütün dünya faşist-totaliter çizgiye kayıyor. Gelir eşitsizliği servet sahiplerinin lehine daha da bozuldu, daha da bozulacak. İstanbul depremini, dünya kıyameti beklemeye devam ediyor. Bense Allah’a isyan içinde, namazlarını kılmaya bırakmış, bir yandan da nereden cesaret buluyorsam canımı alması için O’na dua ediyorum, O’ndan başka kimsem olmadığını bilerek.


Yıl bitiyor. Ben de bitiyorum. Tuzla buz olmuş halde bir adamın yazdıklarını okuyorsunuz. 

Onuru yok, kendisine saygı duymadığını söyleyen birini hala seviyor, özlüyor.

Gururu yok, her fırsatta -çoğu gerekli olsa ve sonrasında canını yaksa da- iletişime geçmekten mutluluk duyuyor. 

Ruh eşi yok, kendisini beğenmeyen diğer yarısı kapıdan çıktı, gitti.

Şimdisi yok, geleceğinin de olmayacağının farkında. 

Ümidi yok, çünkü ümitlenmesi için bir ışık kalmadı. 


Yıl bitiyor, benden geriye bir şey bırakmayarak. Yarak. 


21 Aralık 2024 Cumartesi

Bıkkın Bir Enkaz Üzerine...

Dün akşam, geç saatte kardeşim aradı. Bu cümleyi yazarken telefona baktım, bir saat elli dört dakika konuşmuşuz. Yalnızdı, rahattı, ben zaten hep yalnızım. Biriyle ilk defa açık, sansürsüz, şeffaf konuşabildim bu süreçte yaşadıklarıma dair. İnsanın 11000km ötede dahi olsa bir kardeşi olması harika bir şey. Konuşmanın seyri, ‘şu adamı üzmeyeyim’ kaygısından uzaklaştırdı beni, ne var ne yok anlattım; ne yaptığımı, nasıl yaşadığımı, neler hissettiğimi. Aslında blogu konuşma diline aktardım diyebilirim. Berbat halde olduğumu tahmin ediyordu, hatta biliyordu ama bu kadar çıplak bir tarzda anlatınca resmi daha net görmeye başladı sanırım. Çok huzursuz oldu tabi ki. ‘Karanlık düşüncelerimden’ bahsetmedim, hayır, o kadar da değil, ama onun dışında kâh ağlayarak, kâh tıslayarak, kimi zaman onun titreyen sesini işiterek her şeyi konuştum. Canım kardeşim, daha önce, geçmişte yaşananlardan hareketle bir gün, bir yerde Still-Havva ile gene bir araya geleceğimize inandığını söyledi. Şimdiki mevcut durumun geçmişte yaşananlardan farkını dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım, bir şey demedi. Sonra bana bazı önerilerde bulundu: Bu evden taşınmalıymışım, hatta İstanbul’u terk etmeliymişim, başka bir şehirde kendime yepyeni bir hayat kurmalıymışım. (Hamsi pişirmekten daha mantıklı geliyor kulağa) Ancak bu şekilde hem üzerimdeki bu kasveti ve kederi atabilirmişim, hem kendimi toplayabilirmişim, hem de Still-Havva bana o zaman saygı duyabilirmiş. Anne-babayı bu halde, bunca hastalık ve dertleriyle bana böylesine muhtaçlarken bırakmamın mümkün olmadığını, ayrıca yaşadığım evi çok sevdiğimi, her köşesindeki Still-Havva’nın kokusu bana ıstırap verse de netice olarak hayatımda ilk defa bir yeri yuvam olarak benimsediğimi, her şeyin ötesinde parmağımı oynatacak mecalim ve isteğim olmadığını anlattım. İstek ve mecal konusunu zamana bırakmamı vurguladı, daha çok erkenmiş, her şey çok tazeymiş. Anne-baba konusunda bir şey söylemeye tereddüt etti önce, sonra onlar için kendi hayatımı mahvetmemin, vereceğim kararları geciktirmenin yanlış olacağına dem vurdu, benim yanlarında/yakınlarında olmamın onun içini bunca yıldır rahat ettirdiğinin altını çizme gereği duydu, ama bir yerden sonra da “Allah’a emanet etmen gerek” diye net konuştu. Önemli olan benim iyi olmammış. On yıl Amerika’da yaşayınca havasından ya da suyundan bir şeyler bulaşıyor sanırım. Her şey bir tarafa, bu konuşma bana hem çok zor, hem de çok iyi geldi. İyi ki var. 


Sabah kalkıp berbere gittim. Yürürken 'bloga artık yeni bir şey yazamam, çünkü bu konuda, yani Still-Havva’nın benden bıkması, evi terk etmesi ve boşanmamız üzerine ne yaşadığımı, ne hissettiğimi, durumumu, düşüncelerimi, acılarımı aylardır yeterince döktüm. Spesifik bir olay olmadığı takdirde aynı şeyleri tekrar tekrar kusmanın anlamı yok' diye geçirdim içimden. Berberden çıktıktan sonra fırına gittim, iki kaşarlı poğaça, bir çay. Sonra eve yürürken birden karşından gelen “Aaaaa merhaba!” diye canlı bir sesleniş geldi kulağıma. Karşımda durup gözümün içine bakan 65-70 yaşındaki bu kadını tanıyamadım. Bütün diyalog boyunca da hatırlayamadım kim olduğunu. En başta beni biriyle mi karıştırıyor diye düşünmedim değil. Kıpır kıpır bir sesle konuşmaya başladı:


“Nasılsınız?”


“Teşekkür ederim, siz nasılsınız?”


“İyiyim, sağ olun. Still-Havva hanım hiç görünmüyor, geçenlerde bir araç geldi, eşyalar taşınıyordu?”


“Biz boşanıyoruz. Eşyalarını taşırken görmüşsünüzdür.”


“Aaaaa. Siz uzun zamandır evli değil misiniz?”


“Sekiz yıldır.”


“Anladım, o zaman ikinizin de ikinci evliliğiydi öyle mi?”


“Benim ilk, onun ikinci evliliğiydi.”


“Hay Allah. Hayatta böyle şeyler var, ben de ilk evliliğimi çok erken yaşta yapmış, sonra ayrılmıştım, sonra beş yaşındaki oğlum kucağımdayken evlendik, şimdi 38 yıllık evliyiz.”


“Evet, hayatta her şey var.”


“Üzüldüm, ya Still-Havva Hanım çok tatlı biriydi.”


“Yani… Hala tatlı.”


“Ama Virgilius Bey, biz sizi çok üzgün görüyoruz.”


“Yani… O ayrılmak istedi sonuçta.”


“Bunlar hayatın içinde olağan şeyler. Kendinize çok iyi bakın.”


“Teşekkür ederim, siz de selam söyleyin.”



Kime selam gönderdiğim konusunda hiçbir fikrim yok. Apartmandan komşu olduklarını kesin, eşini belki tanıyorumdur. Gayet zarif konuşan bu hanımefendinin dedikodu malzemesi olmayı pek istemedim aslına bakarsanız, ama bir yandan da dışarıdan nasıl üzgün görüldüğümü de onun ağzından işitmiş oldum. Konuşma boyunca sesimin titremesi de tuz biber ekti zaten.


Yıkık demek daha doğru sanırım.


Gerçekten bu konuda yeni bir şey olmadığı takdirde bir şey yazmak istemiyorum. 


Kendimden bıktım.  


20 Aralık 2024 Cuma

'Alas' Denilmeyen Poor Yorick Üzerine...

Üç gün iletişimsizlikten sonra bugün ilk defa Still-Havva’ya mesaj yazdım, deterjanla ilgili bir soru için. Sağ olsun, çamaşır, mutfak ya da başka konularla ilgili bir şey sorduğumda yanıt vermeye üşenmiyor. Soru sormak için bahane aramıyorum, gene de böyle bir vesileyle bile kontakt kurmak beni hem çok mutlu ediyor, öte yandan düpedüz acı çekiyorum. Still-Havva benim için yok ile var-yok arasında gidip geliyor. Kalbimin her iki durumda da sıkıştığını, bazen nabzımın aşırı yükseldiğini yazmıştım buraya. Nereden cesaret buldumsa, kesinlikle ajite etmeye çalışmadan bu paragrafın ruhunu başka bir mesajla ona yazdım akşam. “Allah ömür versin” diye mukabele etmiş. Görmezden gelmediğine, cevapladığına mı şükretmeliyim? Bu mesajın binlerce kilometre öteden samimiyetsizce edilmiş soğuk bir temenni olmasına mı kahrolmalıyım? 


Egonun parçalanması, benliğin un ufak edilmesi tek bir hamlede yaşanan bir olay değil. Benim yaşadıklarım, hissettiklerim tabi ki beni ilgilendirir. Artık im değil. O bir karar verdi ve pişmanlık duymadığı, keşke demediği apaçık. Hepsi bir yana, bana bu gerçeği kabullendirmek için olduğundan da sert davrandığını düşünmek istiyorum. Çünkü, bu kadar duygusuz, kaba biri olmadı hiç bir zaman. “Kötüysen bir doktora görünmende fayda var” veya “kendine dikkat etmelisin” de diyebilirdi; hayatını yazarak kazanan, kalemiyle geçinen biri böyle küçük nüanslar arasındaki ayrımı benden de iyi bilir. Onun işi bu. Ama öyle yapmadı. Bir konuşmada hiç tanımadığı falancanın filancasının söz gelimi hastalığı hakkında kulağına bir şey iliştiğinde verilebilecek refleks tepkiyle geçiştirdi: “Allah ömür versin.” Merak etmiyor olabilir, tamam, ama aynı zamanda merak etmediğini gözüme sokmaya çabalıyormuş gibi davranıyor. 

Teşekkür ettim. 


Utanmadan bir saat sonra da airfryer ile bir başka soru sormam gerekti. Gene gayet güzel yanıtladı.


Ben, onu ilgilendirmiyorum. Değerim yok. 


O, benim aklımdan çıkmıyor. Kıymetlim. 


Bu eşit olmayan ilişki bende özsaygı filan bırakmadı. Üzerine basılmış, suyu çıkarcasına ezilmiş ama hala can çekişmeye devam eden sefil bir böcekten farkım yok. Gitmeden önceki hoyrat davranışları, gidişindeki kaçar gibi tavırlar, gittikten sonra yedi yabancı gibi muamelesi...


Kendimden iğrenmek için çok geçerli sebeplerim var gördüğünüz üzere. Eşitsizlik çok aşırı. Mide bulandırıcı. 

 

Karanlık düşünceler tekrar gelmeye başladı. Loading... 


Hamsi ve Umulmadık Tesadüfler Üzerine...

Dün insanlarla ilk temasımı gerçekleştirdim. (Eskiden) Ailece görüştüğümüz bir arkadaşım durumumu çok merak ediyordu, hatta Still-Havva evden taşındıktan hemen sonra da benimle konuşmak istemişti ama konuşacak durumumun olmadığını söyleyince ısrar etmemiş, ben uygun olduğumda buluşabileceğimizi söylemişti. Dün iş yerine gittim, ancak 15 dakika oturmuşumdur. Çok şaşkın olduğu muhakkak, her şeyin bu kadar çabuk olup bitmesine de o da hayret ediyor. Sesimdeki titremeye mâni olamadığımın farkında, o yüzden nasıl davranacağını kestiremedi sanırım. Yıkık bir halde görünmek de istemedim ama elimden fazla bir şey gelmiyor doğrusu. Dört paket sigarayı duyunca dehşete düştü. Bana evde durma, çık, bir şeylerle meşgul ol, evde bunalıma girersin dedi. (Tanıdık geldi mi?) Tam bir aksiyon adamıdır kendisi, dolayısıyla benim yaşadığım perişanlığı anlaması mümkün değil, öyle bir tabiatı yok bir kere. Gene de yardım etmeye çalışıyor kendince, sağ olsun. Çayımı içip yanından ayrılırken kapıya geldi uğurlamak için, “bak, bir kilo hamsi al, evde onları güzelce pişir, sana iyi gelecek” diye gülümsedi. Döndüm, “iki hafta sonra çay ısıtıp kahvaltı yapmayı ancak başarmış biriyim, hayatım su-bisküvi ile geçiyor, parmağımı kımıldatacak enerjim yok, ne diyorsun sen ya” diye mukabele ettim. Israrcı oldu. Hamsi iyi gelirmiş. Anlamasının imkanı yok, onun kodları farklı. 


Oradan ayrılıp Ayrılık Çeşmesine yürüyeyim dedim. Kesinlikle bunu öngöremediğime yemin ediyorum; sizi temin ederim ama arar ara söylüyorum ya size, Allah benimle dalga geçiyor diye, gene tam öyle oldu: Still-Havva’yla 2008 senesinde ilk tanıştığımız zamanlar oturduğu evin civarından geçmem gerekiyordu bunun için. Gerçekten böyle bir güzergahı planlamamıştım. On altı sene önce soğuk bir kış gününde kapısından ilk defa girdiğim o evin önüne doğru yürümeye başladım; kaç yıldır o muhite gitmediğimi bilmiyorum bile. Yani şöyle söyleyeyim, o sokaktan geçmeseydim, paralelindeki iki üç sokak öteden geçmek zorundaydım Marmaray’a geçmek için. Çevreyi pek tanıyamadım; kentsel dönüşüme giren bir sürü yeni bina, değişen silüetler. Ama henüz o eve dokunmamışlar, duruyor yerinde. Bahçe girişinde o zamanlar oturduğu dairesinin pencerelerine baktım. Sayın okuyucu, çok zor be. Çok zor bazı şeyler. Still-Havva ile sabaha kadar konuştuğumuz iki gün var diye hatırlıyorum, biri o evdeki ilk gecemdi, çekyatın iki ucuna karşılıklı oturmuş, üzerimize birer battaniye almış, sadece konuşarak, anlatarak, dinleyerek yeri geldiğinde birlikte susarak…


Öteki günü biliyorsunuz zaten. 5 Kasım felaketi. 


17 Aralık 2024 Salı

Ağırlık Üzerine...

Paralize halim devam ediyor. Yaşamak, yaşamaya devam etmek için asgari faaliyetleri öyle ya da böyle yerine getiriyorum; aslında onlar da müthiş zor geliyor, parmağımı kıpırdatmak bile ciddi efor istiyor ama nihayetinde olabildiğince ötelesem de mecburum, bir şekilde harekete geçiyorum.


Onun dışında bende hiçbir yaşam emaresi yok aslına bakarsanız. Evdeki kedi gibi, onun kadar iştahlı değilim ama bisküvi de olsa yiyorum, sıçıyorum, banyo yapıyorum, uyuyorum. Bunlar haricinde insana dair, insana yaraşır bir fiil yok hayatımda. 


Yaklaşık 1,5 senedir KDO’nun müdavimiydim; takip ettiğim konularda ders/seminerleri taze öğrenci heyecanıyla bekler, gün sayardım yayınlansınlar diye. Yeni dönem, cazip konularla yeni derslerle başladı, 1-2 seminerden sonra 5 Kasım patlak verdi ve işte o zamandan beri hiçbir surette elim gitmiyor videoları açmak için. En ufak bir entelektüel faaliyete dair heyecan duymuyorum, halbuki dedim ya, felsefe, din, kelam, tasavvuf gibi ilgimi çeken ana başlıkların ufuk açıcı bir tarzda işlendiği ve zihnimi harekete geçiren, kimi sorulara cevap bulduğum, yeni sorularla karşılaştığım bir mecraydı orası. Sadece KDO değil, başkaca kanallarda da bilimsel, felsefi yayınları izlerdim. Bitti. Bittim. Mefluç bir beyin düşünebilir mi? Sıradan şeylere bile odaklanamazken ciddi ve ağır konuları kafamda kuracak melekelerim buzula dönüştü. Dondu.


Kitap okurdum. O da bitti. 5 Kasım darbesinden sonra hayatımda kitap filan yok artık. Hiçbir şey okuyamıyorum. Elim gitmiyor, istemiyorum. İstesem bile odaklanamam ki. Zaten kurgu değil akademik ya da inceleme/araştırma kitapları tercih ederdim, nöronlarım kapılarına kilit vurdu o tarihten beri. Bazen anlık, bir kitap alayım mı diye geçiyor içimden, nefes alıp verdikten sonra kayboluyor hevesim. Halbuki okuyacak ne kadar çok, ne kadar güzel kitaplar var! Yapamıyorum. İç çekişlerim, oflamalarım tüm enerjimi buharlaştırıp atıyor içimden.


Saatlerce satranç oynayan biriydim Lichess’te, buraya kayıt düşmüştüm zamanında. Bir dakikalık Blitz oyunlar. Gene oynuyorum, evet, devam ediyorum, hiçbir şey yapmadığım onca geniş zamanda elim gayri ihtiyari telefondaki Lichess uygulamasına gidiyor. Fakat hem Blitz oyunda her salise önemli ve doğru hamleyi missclick olmadan yapmak şart, hem de oyunun doğası gereği tüm dikkatini yoğunlaştırmak elzem. Zaten missclik dediğim şey nikimde bile var, sıklıkla mağduru olduğum bir sakarlık o, şimdilerde ellerimin geçmeyen titremesiyle iyice zirve yaptı. Dikkat toplama meselesi ise hak getire, salaklaştım, oyunda acemiye dönüştüm. Ratingimin hali zaten meydanda, dibi gördü bu süreçte. 

Üç ayın rating grafiği: Satranç bile oynayamıyorum artık.

Tanıyan, benimle konuşmak, neler yaşandığını, hele nasıl olup da evliliğimizin böyle yıldırım hızında yıkıldığını merak eden insanlar var. Onlarla ağlamadan konuşabilecek hale gelmeyi bekliyorum aslına bakarsanız. Still-Havva aleyhinde bir şey söylemeyeceğim için gene bahsedilmese de dahi benim boktanlığım ve bu ayrılık haline müstahak olmam gündeme gelecektir. Still-Havva’yı yıllarca göklere çıkaran, onun hakkında -kalben inandığım şekilde- yeryüzü harikası gibi konuşan bendim, kimseye şimdi ne kötü bir şey söylerim, ne de söylemelerine müsaade ederim. Hem dedim ya, ağlamadan bu durum üzerine konuşabilmeliyim, bunu nasıl, ne şekilde, ne zaman yapabileceğime dair öngörüm yok. Hala durup dururken zırlamaya başlıyorum. Sokakta yürürken yalnızlığım, Still-Havva’sızlığım aklıma geliyor, gözlerim sulanıyor. Konumuzla alakası yok ama ben Still-Havva’yı çok seviyorum. Hala çok seviyorum. Beni ezip geçmesine rağmen…


Gülemiyorum. Bunun farkındayım. Haftalardır gülümsemedim sanırım. Kahkaha mı, hadi canım sen de. Hiçbir zaman dünyanın en neşeli adamı olmadım, ama gülmeyi sevmediğimden değildi bu. Şimdi ise buz kalıbı gibiyim. Nezaketen bile olmuyor, yüz kaslarım izin vermiyor değil, ama daimî bir yas halindeyim, gırtlağıma kadar battım oraya. Still-Havva ellerini benimkilerden çektikten sonra keder ve kahır yapıştı onlara, beni dibe çektiler, bırakmıyorlar sanki. Annem cumartesi günü doktora gittiğimizde – aşağıdaki yazı- sanırım biraz idrak etti durumumu, çünkü gerekli olmadıkça ağzımdan tek kelime çıkmadığına şahit oldu. Zorunlu olmadıkça konuşmuyorum. Ne kadar anladı bilemiyorum elbette. Bugün de babamın doktor işi için onunla birlikteydim ama babam eskiden de anlamazdı ki. 


Still-Havva’dan rica etmiştim, prime video, disney+ şifrelerini benimle paylaşır mı diye. Zaten okul dersleri öyle çok vaktini alıyor ki, tereddüt etmeden verdi şifrelerini. (Benim gibi yas tutmuyor malum, YL yapıyor kendisi.) Ben pek dizi izlemem, GoT, BCS, BB gibi şaheserler dışında. Şimdi ise ne görsem izliyorum ama sadece fantastik, distopik, Sci-Fi dizileri, yani hareket ve aksiyon konulu diziler. Öyle politikmiş, dramaymış, komediymiş, hiç çekemem. Kafam kaldırmaz bir kere. Çocuklaşmadım, henüz Marvel seyretmiyorum. Çok şükür. Müziğe gelince, hiç. Hiç. Evet ben, müziksiz yapamayan, Slayer delisi, klasik sevdalısı ben, Still-Havva gittikten sonra bir kere dahi müzik açmadım, dinlemedim. Yegâne istisnası telefonu sıfırladıktan sonra telefonun zil seslerini yeniden ayarlamaktan ibaret. İstemiyorum. İçimden gelmiyor ki.


Şaka değil, abartı değil, ajitasyon değil: Bana yöneltilen ithamlardan biri hiç bir uğraşım olmamasıydı, şimdi ise gerçekten hiç bir uğraşım yok. Blogtan başka hiçbir şeyle düzenli olarak ilgilenmiyorum; buna da ne kadar uğraş, ne kadar düzgün denirse artık. Üzerimden silindir geçmedi, silindir üzerimde kaldı demek yanlış olmaz. 


Öyle kaldı, kımıldamıyor. O yüzden aylardır sadece Still-Havva ile aramızdakileri yazıyorum buraya. Yarın kanser olduğumu öğrensem, gene Still-Havva'yı bir şekilde bloga kayda geçeceğim cümleye eklerim. 




14 Aralık 2024 Cumartesi

Bir Çift Keskin ve Münasebetsiz Göz Üzerine...

Anneme dönerek: “Aaa… Oğlunuz mu? Son gelişinizden bu yana yaşlanmış, çökmüş ya. Çok mu yoruyorsunuz yoksa çocuğunuzu? Heh heh.”



Dünden başlayalım en iyisi. Mahkemeden sonra, Still-Havva’dan ayrılıp eve gelmemin üzerinden birkaç dakika geçmişti ki, telefonum çaldı, annem. Hiç konuşacak halim yok, mecalim yok, ama kadıncağız mahkemeyi, olanı biteni merak ediyor belli ki diye düşündüm. Kötü davranamam. Açtım telefonu. Bana heyecan içinde göz doktoru randevusunun bu cumartesi mi (yani şimdi bu yazıyı yazdığım gün mü) yoksa haftaya cumartesi mi olduğunu sordu. “Bu cumartesi, 14 aralık, bir sorun mu var anne?” Falanca kişi akraba gününü bu cumartesi organize etmek istiyormuş da, ona söyleyecekmiş doktor randevum var diye. İsterse doktoru erteleyebileceğimi söyledim, olmazmış, onlar akraba gününü başka güne kaydırsınlarmış. İyi, peki anne. Sonra birden kıyamaz gibi mırıldandı: “Sesin niye böyle? Uyuyor muydun yoksa?”


Kaç defa Cuma günü boşanma duruşmamız olduğunu söylediğimi bilmiyorum cidden.


“Hayır anne, uyumuyordum, bugün boşanma davamız vardı, mahkemeden döndüm, şimdi girdim eve.”


“Aaa, bugün müydü o? Tamam, tamam.”


Samimi utangaç şaşkınlığının ardından hayırlısı olsun bile demeden telefonu apar topar kapattı.


Bugün, uykusuz bir gecenin ardından aşırı soğuk bir havada erkenden çıktım, annemi doktora götürdüm. Senelerdir gittiği, işinin erbabı bir göz doktoru. Her zaman annemin yanında beni gördüğü için haliyle beni de tanıyor. Zaten ben de ona muayene olurum gerektiğinde.  Özbeöz Azeri, erkeksi tavırları olan, sert mizaçlı ama bir yandan da kibar tarafı olan bir kadın doktordan, bu yazının ilk cümlesi olan sözleri duymak tuhaf. Yani, bir kere çok büyük bir münasebetsizlik, ikincisi bu sözleri tanıdığı, bildiği bana değil de anneme söylemesi… Ne bileyim, kadın üstelik benden yaşça küçük. Beni en son annemin haziran ayındaki kontrolünde gören bu patavatsız kadın, ruhen ve fiziksel çöküşümü hoyratça dile getirdi böylece. 


Göze damla yapılıyor, bekleniyor bir süre tekrar tetkik edilmek üzere. Annemin damlaları yapıldıktan sonra beklemeye geçtik biraz. Bir kez daha yalnızlığımı düşündüm. Tasa sardı beni. Daha önceki yazılarda da değinmiştim, yapayalnızım diye. Söz gelimi katarakt ameliyatı olacaksın deseler, yarım gününü bana ayırabilecek eşim yok. Kolonoskopi olmam gerekse, sedasyondan ayıldığımda elimi tutacak kimse yok. Acil bir şey olsa, apandisit iltihabı, kalp krizi vs., zaten hapı yuttum. Still-Havva ahirette eşim olmaktan da, bu dünyada hayat arkadaşım olmaktan da, her şeyden istifa etti. Allah korusun, benzer kötü olasılıklar onun başına gelse bir abisi, iki kız kardeşi var, eski kayınvalidem zaten tam bir Catelyn Stark versiyonu. Benimse kardeşim 11000km uzakta, annem ve babam dünya iyisi insanlar olsalar da mesele bu işte. Still-Havva anne/babamın her hastane işlerinden hemen sonra zaman kaybetmeden kendisini arayıp bilgilendirmeye alıştırmıştı beni. Artık aramaya gerek yok. Artık bilgilendireceğim biri yok.


Gözündeki sarı noktalarda kötüye gidiş yokmuş, ani beliren bir şikâyeti olmazsa, altı ay sonra rutin kontrolü için beklediğini söyledi edep yoksunu doktor, teşekkür ettik, oradan eve geçtik. Onlarla kahvaltı yapmam için ısrar eder gibi oldu annem, önce hayır desem de sonra babamın da üzüleceğini fark ettim, birkaç lokma yiyip kalkarım dedim. Annem tavada bir şeyler pişirirken onun telefonunu aldım elime, karıştırmaya başladım. Still-Havva’nın instagram takipçisi değilim ve hesabını göremiyorum, öncelikle annemin telefonundan son birkaç haftada onun neler paylaştığına baktım. Evet, bir tür stalk eylemi. Hiçbir şey paylaşmamış... Kendi bilir. Sonra elim, annemin telefonundaki whatsapp uygulamasını otomatik olarak açtı, dün, mahkemede boşanma duruşması olduğu günün akşamı, Annem Still-Havva ile yazışmış. Olabilir. Düşman değiliz, aksine, annemin Still-Havva ile iletişiminin olması gayet normal. Konuşma içeriğine bakmadan önce ‘hayırlısı olsun, inşallah pişman olmazsınız’, ‘sen her zaman bu evin kızı olarak kalacaksın’, ‘bizde hakkın çok, senin yerin ayrı’ türünden bir şeyler göreceğimi sanıyordum. Yemin ederim, hiç de garipsemezdim bunu, çünkü gerçekten kuvvetli bir bağ oluşmuştu benimkilerle Still-Havva arasında. Baktım mesaja: Annem dün akşam vakti Still-Havva’ya bir video göndermiş, açmadım, ama saçma sapan bir şey olduğuna kalıbımı basarım. Altına da Still-Havva alkış ikonu koymuş.


Ben içinden çıkamadığım, nefes almamı güçleştiren yoğun duyguları böylesine karmaşık, çelişkili tepkilerle, inlemelerle, öfke patlamalarıyla, yavru kedi ağlamalarıyla yaşarken, annem kendi havasında, babam zaten leyla kere leyla. Aile her şey. Böyle bir şey mi, emin değilim. 


2011 senesiydi. Kardeşimin eşi Z., korkunç beyin tümörünün yarattığı felçten ötürü hastanede yatıyor, Türker Kılıç’ın yapacağı büyük ameliyata gün sayıyordu. Bütün aile perişan haldeydi şüphesiz, geçmişte bahsetmiştim bunlardan. Ama en zor durumda olan kardeşimdi tabi ki: O günlerde yaşları 9-4 olan çocukları gözleri önünde annelerinin epilepsi benzeri bir krize girmesini, acilen gelen ambulansla evden götürülmesini ve annelerini haftalarca görememelerini gayet doğal olarak anlayamamışlardı. Onlara bir şey hissettirmemek için herkes, ama en başta babaları, kardeşim seferber olmuştu o günlerde. Evleri Bahçeşehir’deydi, çocukların okulları da hakeza. Z. ise Maltepe Başıbüyük’teki hastanede yatıyordu, sanırım 50km filandır iki destinasyonun arası. Söz gelimi ben her akşam iş çıkışı hastaneye gidiyordum, gece yarısına kadar duruyor, sonra Fatih’teki evime geçiyor, sabah mesai, akşam gene hastaneye, Başıbüyük’e. Hemen hemen tüm aile fertleri de böyleydi. Annem, Z.’nin annesi, başkaları. En zor durumda olan elbette kardeşimdi: Eşini göremiyordu, Z. yoğun bakımda yattığı için kendisinin geceleyebileceği bir servis odası yoktu, hastane bahçesindeki arabasında geceliyor, gün doğmadan doktorlardan bilgi alıyor, sonra hastaneden Bahçeşehir’e geçip çocukları gecelemeleri için bıraktıkları arkadaşlarının evinden alıyor, öpüp kokluyor, okullarına bırakıyordu, hemen ardından geri hastaneye, doktorlara. Hastane bahçesi, bekleme salonu, kafeterya, arabanın içi. Sürekli bir ziyaretçi akını vardı; bizler, yani iki ailenin fertleri her fırsatta oradaydık, kardeşimin arkadaşları, meslektaşları, öğrencileri, Z.’nin arkadaş çevresi. Yani, diyeceğim o ki, hastaneyi günlerce işgal etmiş gibiydik. Akşam yaklaşırken kardeşim gene yola çıkardı, tekrardan Bahçeşehir’e, çocukları okullarından almaya, biraz zaman geçirmek, sonra gene onları arkadaşlarının evlerine bırakıp tekrar hastaneye. Çocuklara bir şey hissettirmemek için. Onların annelerin görememelerini ve meraklarını bir şekilde giderebilmek için. Bu insanüstü çaba haftalar sürmüştü sayın okuyucu. Bir gün, bizler gene bekleme odasında yanındaydık,  kardeşim birden “çok yalnızım Allahım, çok yalnızım” diye haykırarak ağlamaya başladı. Ne yapacağımızı şaşırdık o an. Tam o sırada babam yanında oturuyordu, diğer yanında Z.’nin annesi vardı, ben karşısındaydım, annem, Z.’nin işe yaramayan babası ve kardeşleri de oradaydı. Hemen herkes kardeşime sarıldı, babam “biz buradayız oğlum, yalnız bırakır mıyız seni” gibi şeyler söyledi. Hatırlamıyorum kim ne dedi, ama herkes bir şeyler söylemişti destek niyetiyle. Evet, yanında gerçekten bir sürü insan vardı, hastaneye akın akın insan geliyordu geçmiş olsun demek için, ama bu fiziksel kalabalığın dışında, kardeşim kesinlikle yapayalnızdı. Tüm sıkıntıyı tek başına yüklenmek dehşet vericidir. 


Yapayalnızım diyorum. 


Mesele birilerinin olması değil. Kardeşimin etrafında kaç kişiydik, her ne lazım olursa hemen koşturup temin ediyorduk. Ama mesele bundan ibaret değil ki. 


Yapayalnızım. 


İçinden geçtiğim badireyi geçmişten anlattığım bu olayla kıyaslamıyorum elbette. Öyle anlaşılıyorsa çok büyük yanılgı olur. 


Bana bir “Allah hayırlısını nasip etsin” diyen annem yok ya. Tek derdi sevdiğimi bildiği hünkâr beğendi, patatesli yumurta gibi şeyler pişirip beni yemeğe çağırmak. Babamsa telefonu “siz de kendinize dikkat edin.” diye kapatmaktan hala vaz geçemedi. Bozuntuya vermiyorum. Biri 76, ötekisi 75 yaşında, iyi olsunlar yeter. 


İçim içimi yerken korkunç yalnızlığım beni bitiriyor. 


Annemin göz doktoru her şeyin farkında. Kadın görüyor.  


13 Aralık 2024 Cuma

Duruşma Üzerine...

“Dünyanın en hızlı boşanma davası” diye güldü avukat duruşma salonundan çıkarken. Hâkim ne bana, ne Still-Havva’ya tek bir soru bile sormadı, aslında yüzümüze baktığından bile emin değilim. Önündeki kağıtlardan kâtibe ne yazacağını çabucak okuyup dikte ettirdi, kâtip tutanağı hızla print edip “TC kimlik numaranızı kontrol edin” dedi, imzaları attık, çıktık. Avukatın dediğine göre bir ay sonra karar çıkarmış, müteakiben 15 gün istinaf başvuru süresi olurmuş, istinafa başvurulmaması durumunda boşanma işleminin tamamlandığına dair adreslerimize evrak gelirmiş. Yani hukuken boşanmamız için 45 gün daha var önümüzde. 


Devletin hantallığına bakar mısınız? Still-Havva 5 Kasım’da bana “bitti” dedi, 18 gün sonra bu evden ayrıldı, 21 gün sonra avukatın ofisinde dilekçe imzaladık, 23 gün sonra nakliye aracı getirdi ve yatağını, kitaplarını, kıyafetlerini, biblolarını, pılısını pırtısını… ben ve kediden başka yanına almak istediği her şeyi götürdü. Bugün, bana “bitti” demesinin ardından geçen 39. gün, hâkim karşısına çıktık. 


Olabilecek en barışçıl boşanma kararı, olabilecek en hızlı duruşmanın sonrasında bile 45 gün geçtikten sonra neticeleniyormuş. 


Belki de devlet hantal değil normaldir, belki Still-Havva aşırı bir telaş içinde, benden kaçarak, panik duygusuyla ayrılmıştır. 

Belki ‘her şey çok hızlı oluyor’ diye şaşkınlık ve dehşetle olan biteni takip etmeye çalışırken çok da haksız sayılmazdım. 


Allah’ı canımı hemen almama kararından vazgeçirecek bir kudretim yok. Netice itibarı ile sefil bir kuluyum. Bunu yapmayı kendim de beceremediğime göre, kaderime küsmekten başka elimden bir şey gelmiyor. Gelmeyecek. 


11 Aralık 2024 Çarşamba

Puan Durumu Üzerine...

Toparlanıyorum desem de her günüm aynı değil maalesef.


Bu sabah ağır bir ruh halinde uyandım. Kahvaltı yaptıktan sonra (bu bir gelişme) üst kata, evdeki yaşam alanım(ız)a çıktım, kahve makinesini ayarladım, bilgisayarı açtım. Elimde telefon, gün boyu kalkmadım koltuktan; kahve almak ve tuvalete gitmek dışında. 


Still-Havva’ya yazmaya niyetlendim yüzlerce defa. Mutlu olup olmadığını, bu evden gittikten sonra kendini daha iyi hissedip hissetmediğini sormadım hiç, cevabı mutluyum olursa benimle yaşamaktan duyduğu mutsuzluğu yüzüme vurmuş olacak, mutsuzum derse, bu defa geri dönmeyi reddettiğine göre bu mutsuzluğun benimle yaşamaktan evla olduğunu ima edecek. Soramıyorum bu soruyu. Ama onu o kadar merak ediyorum ve özledim ki, görebilmek için can attığım da doğru yani. Ardından bu ‘görmek için can atma’ konusu içimi kor gibi yaktı. Sanki bir süre sonra, o süre elbette belirsiz ama işte, bir süre sonra geri dönmeyi düşünecek, gene benimle olmayı isteyecekmiş ümidime değinmiştim son yazılardan birinde, ulan biz daha boşanmadık bile! Neyim ümidi bu? Mahkeme cuma günü. (13. Cuma) Bu yazıyı akşam yazdığıma göre, temiz 1,5 günümüz var.  Doğmamış çocuğa don biçmek derler ya, bu örnekten devam edersek gerdeğe girmeden don biçer gibiyim ben. Dönecekmiş!!!


Öte yandan öyle huzursuz, tatsız bir sabahtı ki, aslında gözümü açtığım andan itibaren Still-Havva’yı aramak istediğim de inkâr edilemezdi hani.


İyi ama ne diyecektim?

‘Seni çok özledim’ mi? Bunu duymasının hiçbir hükmü yok ki.

‘Beni bırakma’ mı? Arkasına bakmadan kaçan birine ne tesiri var bu yakarışın?

Üstelik artık bana saygı duymadığını yüzüme karşı haykıran birinden bahsediyoruz. 

Bu kadar gurursuz olmayı nasıl yedirebilirim kendime? “Seni özgüvenli biri sanıyordum, özgüvensiz çıktın” demişti bana, bu kadarcık özsaygım da mı yok yani, böylesine ağır, hakaret niteliğinde sözü işittikten sonra hala dizlerimin üzerine çökeceğim onun önünde?

Gurbet yaşıyorum. 51 yaşında bu hallere düşen zavallı bir adamım! 

Gün içinde birkaç kez ağlama krizine girdim. 

Elim telefona gidiyor, uygunsa görüşelim mi yazacağım, parmaklarım ekrana basamadı. Kaç defa aynı şey. 

Cuma mahkeme var. 

Bir parça da olsa bana şefkat ve ilgi göstermesine ihtiyacım var.

Beni ‘ben’ olduğum için terk ettiğini söyleyen birinin şefkati ne kadar samimi olur ki? 

Onu herşeyden çok seven kocasını, ilk görüşte aşık olup ben içeride emlakçıyla konuşurken adamın arkasından bana kalp işareti yaptığı evini, ailemize katılması için can attığı kedisini, gönlünce düzenlediği çalışma odasını, rahat yatak odasını, bir başına kulandığı ayrı tuvaletini, 220 metrekarelik yuvasının konforunu sırf bana katlanamadığı için bırakıp giden ve annesinin evinde 15metrekarelik bir odada yaşamayı kabullenmesini gördükten sonra benimle alakadar olmasını ummak ne kadar aptalca!!!

Ne söyleyeceğim? “Önümü görmek için ışığına ihtiyacım var” mı? 50 yaşındaki kadın kararını verdi, kulaklarını ve elektrik saatini kapattı, arkasını döndü, kapıyı çekti gitti. 

Öyle bir sarmalın içindeyim ki, “sensiz yaşayamıyorum” dediğimde, kendisine bağımlı olmama dair söylediği sözleri tasdik etmiş oluyorum.

“Sensizliğin yarattığı travmayı aşamam” dediğimde, zaten travmalarımı aşmaya yönelik çaba göstermediğimi, artık gayret etmemi, bunu kendim için yapmamı söyleyecek, nasıl da bullshit laflar. 

Hoş görsün demiyorum, ama bu ne acımasız bir hor görü!

Böylesine katlanılamayacak bir insan mıydım ben?

Onun üzerine titrediğimi de mi unuttu?


Saatler geçti. Yemin ediyorum defalarca whatsapp ekranını açıp mesaj yazmaya niyetlendim, her defasında duraksayıp kapattım. En sonunda saat 4pm gibi ne olacaksa olsun psikolojisiyle bugün müsait olduğunda kahve içelim mi diye mesaj gönderdim.


“Ödev yetiştiriyorum ya.”


Bazı cümleler bıçak şeklini alır. Sivri uçlu, keskin ağızlı. Sonra gider muhatabına saplanır. Bunca şeyin üzerine nasıl hala kanayabildiğimi, böyle bir mesajdan sonra neden aklımın başına gelmediğini, bu defa niye daha da şiddetli, sarsılarak ağlayabildiğimi bilmiyorum. Ellerimin titremesine mani olamadığımı hakeza.  Hayatım psikolojik otopsimi yaparak geçti, ama bu durumu çözümleyemiyorum. 


Birinin gözündeki önem ya da değer sıralamasında küme düşme potasına demir atmışken, nasıl olur da hala şampiyonluk hülyalarına dalabildiğimi gerçekten bilmiyorum. Dönecekmiş. Bu sadece geri zekâlılıkla açıklanamaz. 


Hiçbir kıymetim yok. Bırakın özeli, sıradan bile değilim. 


Bunu kabullenmek ne kadar acı. 


Cuma mahkeme var. 


Ben tek başıma kahvaltı yapmayı başarıyorum diye kendi kendimi gaza getirmeye devam ederken, aslında onun gözünde yetiştirdiği ödevden daha değersizim. Ben mahvoluyorum, o ödevinden iyi bir not alma derdinde. Varlığımla yokluğum bir değil, çünkü onun nazarında var olsam, böyle davranmazdı bana. 


O kadar zavallıyım ki, tam Still-Havva’nın ‘işte seni bu zavallılığına katlanamadığım için bıraktım’ diyeceği türden bir sefillik bu. 


Çaresizlik sarmalı. 


9 Aralık 2024 Pazartesi

Bir Ay Sonra Sakalları Kesmek Üzerine...

Toparlanıyor muyum? Çok yavaş, dalgalı bir seyirde ama evet. Bu dalga, okyanuslarda görülen ‘ölü dalga’ ismi verilen doğa olayı gibi, fark edilen rüzgârdan veya gel-gitten ötürü değil de, yerçekimi ve dünyanın manyetik yapısına bağlı olarak meydana gelen dev deniz kabarmaları şeklinde. Dün Still-Havva ve Mustang eve geldiler, taşınırken still-Havva’nın yanlışlıkla götürdüğünü söylediği (haberim bile yok) atkılarım, berelerim, birkaç parça daha malzeme vardı, onları geri getirdiler. Yarım saat kadar oturup kalktılar, Still-Havva’ya bazı sorular sordum evle ilgili, yarımşar kupa kahve içtiler o kadar. Mustang de sıfırladığım telefonla ilgili düzeltemediğim şeylerde yardımcı oldu. Ne kadar normal görünmeye ve davranmaya gayret etsem de sürekli biraz daha oturmalarını rica etmem ve bir de ellerimin feci halde titremesi çok dikkat çekici olmalı; Mustang bir ara fısıltıyla sordu, “senin ellerin mi titriyor?” diye. Hayır demek mümkün mü? “Yeni değil ama bu aralar arttı, geçer, sorun yok” dedim üzerinde durmayıp. 23 yaşındaki çocuğa da ajitasyon yapamam, o kadar da değil hani. 


Toparlanıyorum dedim. İnişli çıkışlı da olsa bu açık bir durum. Still-Havva’nın evden ayrılmasından 15 gün sonra bugün ilk defa çay yaptım, sonra da evde kahvaltı. Demlik küflenmişti, onlar gittikten sonra yıkamamıştım ki. Neyse ki yedek demlik varmış. Yani, 15 gün sonra zeytin, kaşar peynir filan yedim. Evi terk ederken geride yemek yapıp gittiğini yazmıştım ya hani, o tencerelerdeki her şeyi çöpe attım, başkaca ne varsa bulaşık makinesine koyup onları da hallettim. İki haftadır aynı pantolonu giyip, iki üç parça kıyafetle idare ediyordum ama giyecek iç çamaşır kalmamıştı, bir de çamaşır makinesine attım her ne varsa. Bunlar size çok komik geliyordur okurken, ama iki hafta diyorum, aynı kupayla hiç yıkamadan kahve, aynı bardakla su içen, kahvaltılarını ya su-bisküvi, ya da yakındaki fırında simit-çayla yapan biri için aslına bakarsanız bir düzelme belirtisi. İlaçlarımı kullanmaya da tekrar başlamalıyım. 


Geçen perşembe günü yaşadığımın bir daha yanından bile geçmek istemiyorum. 


Ölü dalga dedim. Şöyle bir hal o: Sakin sakin otururken, bir işle meşgulken ansızın öyle sessizce, içli, kırılgan filan değil, basbayağı haykırarak ağlamaya başlıyorum, birkaç dakika sonra hiçbir şey olmamış gibi gene normale dönmek dediğim şey. Bugün Küçükyalı meydanındayken bir an durdum, ayakta dikildim etrafıma bakınıp: Hayat akıyordu, insanlar her zamanki koşturmacalarında. Hilltown’a giden minibüsler, koltuk değnekli dedeler, motosikletli yemek kuryeleri, çocuklarına söylenen anneler… 


Olağan hayat, tuhaf şeyler yaşayan ya da hissedenler için olağan dışı. 


6 Aralık 2024 Cuma

Kabullenmeye Başlamanın İlk Minik Adımı Üzerine...

Krizlerime alışıksınız, ama dün yaşadığım zirvenin, bahsettiğim diğer krizler ve duygusal patlamalar arasında sıradışı bir yeri olduğunun da hakkını teslim etmeliyim. Gece de uyuyamadım sabaha kadar. Sanki uçurumun kenarına kadar yürüyüp, bir adımı boşluğa atmışım da son anda geri çekilmişim gibiydim, literal ve mecazi anlamda. 3-4 saatlik uykudan sonra farklı bir ruh halinde uyandım. Bu işi toparlayamayacağım belli. En azından ufukta hiçbir kara parçası görünmüyor, albatros bile yok ortalarda. Ama gemiden atlamayı da erteledim, en azından şimdilik aklımdan çıkardım.


Bugün Still-Havva’ya yazdım, kendisiyle ‘normal’ konuşmak istediğimi, kahve ısmarlamak için müsaadesini istedim. En başta çok oralı olmadı, çünkü son günlerde yazdığım blog uzunluğundaki mesajların dengesizlik, ajitasyon, isyan, yakarma vs. dozu onu da çok huzursuz etmiş gayet tabii olarak. Kimi etmez, sizin bile içiniz şişiyor, bir de o ağlamaların muhatabı olduğunuzu düşünsenize? Önce telefonda kısaca konuştuk ve gayet net olarak bana düşman hukuku uygulayıp uygulamadığını sordum. Öyle bir şey olmadığını söyledi. Kahve teklifimi yineledim, kuaföre gidecekmiş, öncesinde yarım saat vakti varmış, kabul etti. Her şeyi yazmaya gerek yok, (özel hayatın gizliliği var diyeceğim de küfür edeceksiniz diye korkuyorum) ama medeni insanlar olarak konuşabileceğimizde fikir birliğine vardık; o kendisine yazdığım ve feci şekilde rahatsız olduğunu belli ettiği ‘geri dön’ temalı mesajları istemiyor – zaten cevap vermiyordu hiçbirine, ben de dün cinnet halinde olduğumu (olan biteni tabi ki anlatmadım) ama bugünden itibaren kategorik olarak onsuz yaşamayı reddetme halimden uzaklaşmaya başladığımı, (evet, doğru) kendisiyle normal konuşabilmeyi istediğimi söyledim. Sanırım biraz rahatladı, hatta memnun göründü. Yarım saat konuştuk, sonra kuaförün kapısına kadar yürüdük beş dakika, orada bıraktım onu. 


Günlerdir ne haldeysem artık, nabzım 60’larda dolanıyordu. Bu akşam 112’yi gördüm. Dün öyle bir gündü ki, depresyonun en dibinden, bir tür manik-depresif bir dönüşüme geçtiğimi hissediyorum gecenin köründen itibaren. Bu bir toparlanma sayılmaz, düzeldiğimi, travmayı atlattığımı iddia etmiyorum, hala bok gibiyim. Ama dünde kalmadım, oradan devam ettim, bu da açık.  Aslını size en kısa şekilde itiraf edeyim mi? Şimdi şuradayım, şu yazıyı yazdığım psikolojide. Gayb Allah’ın, onun ilminde gizli. Ölür müyüz, kalır mıyız, bilmiyorum. Belki ağır bir hastalık, belki deprem, belki bir kaza. Belki yeni bir aşka yelken açar. Gayb bu. Ne getireceği bilinemez. Bir şey için mücadele edemem artık, çünkü söylenecek her şeyi söyledim. Kendimi bilirim: İkna gücüm ısrarımla birleşince etki göstermiştir çoğu zaman, ama Still-Havva bu niteliğime karşı da feci halde bağışıklık kazanmış halde, yani fikrini vaatlerle, sözlerle değiştiremeyeceğimi idrak ediyorum yavaş yavaş.Gücüm yetmiyor. Ancak bekleyebilirim, üzerime düşen hayatta kalmak, dua etmek, benimle iletişimi tümden kesmesine sebep olacak, nefret etmesine yol açacak büyük bir hata yapmamak olabilir. Tabi ki bunca büyük bir aşkla sevdiğim kadının mutluluğunu istiyorum ve o kendisi için iyi olduğuna inandığı her neyse, onu seçme özgürlüğüne, kararına ve muhakeme yeterliliğine sahip. Kendim için iyi olanda diretip onu mutsuz etmekte ısrarcı olmak da büyük haksızlık. 


Sakin olun, hemen telaşa kapılmayın: Düzelmedim ben, ellerimin titremesi geçmiyor mesela. Kahve içerken sürekli ağlamaklı bir sesle konuştum. Evde hala Still-Havva’nın hayaleti var. Onsuz yaşam bana tahammül edilemez geliyor. Tek söylediğim, durumu kabullenmeye başlamaktan ibaret. Şimdi olmuyorsa olmuyor, bu açık. İlerde, gelecekte olmayacak demek değil bu. Evet, gitti, evi terk etti, haftaya bugün hâkim karşısına çıkacağız, soyadımı bırakacak, birbirimize karşı tüm hukuki görev ve yükümlülüklerden arınacağız. Beni boşayacak. Bunun önüne geçemiyorum. Ne var ki bizim hayatımız ayrılıklar ve yeniden bir araya gelmelerle dolu. Olacak demiyorum. Dönecek demiyorum. Pişmanlık duyacak demiyorum. Onca ayrılık yaşadık geçmişte, vuku bulanlar o kadar yara açmıştı ki bizi tanıyan insanlar o yaşananlardan sonraki kopuşlarımıza bakıp da "bunlar gene birleşirler, ayrılamazlar" dememiştir, ihtimal bile vermemiştir. Ama işte, neler yaşandı sonrasında. Bu sözünü ettiğim umut şimdi size ne kadar elle tutulamayan, dayanağı bulunmayan, çocukça kafada uydurulan bir hayal, hatta hezeyan gibi görünse de bir başka açıdan sağlıklı sanırım, çünkü tecrübelerimiz bu yazdıklarımın muhal olmadığını gösterdi bize. Sağlıklı diyorum, ancak bu umutla onu geri kazanmayı bekleyebilirim. Olup olmayacağını, olacaksa zamanını bilemem, bilinemez, hepsi kader. Ben uğraşırım, dilerim, dua eder ve beklerim; Still-Havva belki yumuşar, belki yumuşamaz.  Yineliyorum, Gayb, Allahındır. 


Bu kadar Allah dedim, ben de tekrar namaza başlasam iyi olacak. Dün kenarından döndüğüm şey ancak O’nun takdiri ile açıklanabilir. Dalga geçiyor benimle, onu biliyorum, tamam, ama çok şükür ki bu kulunu terk etmiyor. Terk etmesin.


Dün eğer kafamdaki karanlık düşünceleri hayata geçirmiş olsaydım, bugün Still-Havva ile kahve içemeyecektim. Aslında bu cümle yeterli bütün yazıyı özetlemek için.

Allaha şükür. 


5 Aralık 2024 Perşembe

Final + Üzerine...

Duygusal anlamda en kaotik gün bitiyor birazdan. Hala da sakinleşemedim, sinirlerim alt üst.


Dün annemlerle konuştuğumuzda bugün onlara gideceğimi söylemiştim. Fakat bir yandan da bu halet-i ruhiyede onlara gidemeyeceğimin de farkındaydım. Öğlen vakti alttaki postu buraya bıraktıktan sonra, üç mektup yazdım karalar gibi çabucak, biri anne-babama, biri Still-Havva’ya, sonuncusu da kardeşime hitaben. Hepsini ayrı zarflara koydum, günler öncesinden kapıya yapıştırdığım notu attım, daha tafsilatlı ve özenilmiş bu üç mektubu gene kapıdan girildiğinde hemen görülecek şekilde yerleştirdim. Sonrasında bilgisayardaki Google hesabını kapattım, hızla giyindikten sonra kediye fazla mama ve fazla su bırakıp evden çıktım koşarak. 


Annemlere filan gitmeye niyetim yoktu. Doğruca Ayrılık Çeşmesi Marmaray durağına. Orada trenlerin çoğu istasyonda olduğundan daha hızlı perona yanaştıklarını düşünmüştüm daha önceleri gözlemlediğimde. Evet, vücut bütünlüğünü filan boş verdim anlayacağınız. Oraya gittim, peronun en başında, tünele doğru parke taşı gibi şeyler koymuşlar üst üste. Leş gibi sidik kokuyor, kuytu bir yerde olduğundan belli ki gece seferlerinde bazı yolcuların uğrak köşesi. Gittim oraya oturdum. Ne yapacağımı biliyorum. Kararlıyım. Telefonu çıkardım cebimden, önce Still-Havva, ben- avukat whatsapp grubundan çıktım, sonra Still-Havva’ya kedi bu sabah kucağımdayken çektiğim fotoğrafı yolladım, altına da not düştüm, “bu melek ve masum kızına bir yuva bul” diye. Cevap filan beklemedim. O parke taşlarının üzerinde otururken telefonun ayarlarına girip iphone’u sıfırlama işlemi başlattım, yani içinde ne var ne yok buharlaştırdım. O iş de bitti. Tren beklemeye başladım sonra. Ne yapacağım belli. İlk birkaç trende gözlem yaptım, nereden nasıl atlarım diye. Tam kendimi hazırlamıştım, bisikletli bir çocuk geldi yakınıma, durdu, adap ya da kural bilmiyorum, en arka vagona biner bisikletler. Ortaokul talebesi yaşlarında. Onun yanında, önünde yapmak istemedim, duraladım. Duygu yoğunluğu ilginç bir şey, duraklayınca, kendini tekrar toplaması gerekiyor insanın. On dakika filan gene taşlarda oturdum, iki tren daha gelip geçmiş olmalı. Sonra gene kesafet sardı beni, kalktım, bu defa da iki tane genç kız bıcır bıcır geldiler yanıma, neyin dedikodusunu yapıyorlarsa artık, anlamadım da. Onların kâbusu olmaktan geri durdum bu sefer. Evden çıkmadan evvel internette tren önüne atlamaların olduğu güvenlik kameraları videolarını izlemiştim, çığlık çığlığa oluyor herkes. O kızların haberi yok ama kıyamadım işte. Gene gittim oturdum. Bir daha deneyeyim diye cesaretimi topladım, evet, cesaret gerekiyor bunun için, bu defa da bir anne ve elinden tuttuğu çocuğu... Yani evet, Allah benimle dalga geçiyor demiştim ya, yalan değil. En sonunda içim şişti, çıktım istasyondan, Nautilus AVM var orada, oraya geçtim. Aksi gibi karnım acıkmıştı ama ne saçma bu şey bu halde yemeği düşünmek. Gittim Nero’ya, bir kahve aldım. İçtikten sonra basbayağı uyudum orada. Cafede uyudum ya. Bir saat filan sonra gene çıktım, aynı hedefe doğru. Bu defa da mesai bitimi ve okul çıkışı saatine denk gelmişim; peron çok daha kalabalık. Sinirim bozuldu iyice. Beni bekleyen ve üstelik telefonum sıfırlanmış halde kapalı olduğu için arasalar da ulaşamayacak annemleri düşündüm, endişeli olmalılardı, beni bekliyorlardı. Kendimi toplayıp onlara gittim. Babam yatsıya gitmiş, annem mutfakta. Çok merak etmişler, defalarca aramışlar, mesajlar yazmışlar, bu arada kardeşim de arayıp ulaşamamış, anneme sormuş beni. Babam yatsıdan eve geldikten sonra meğer çıkıp benim eve gelmeyi kafalarına koymuşlar. Yani aslında Allah dalga geçiyor diyorum ya, yardım da ediyor elbette, ben daha dolansam filan evime gelip o mektupları zamansız okuyacaklardı hafazanallah. Telefonum bozuldu dedim, geçiştirdim. Patatesli yumurta hemen. Annem “senin elin mi titriyor” diye sordu, fark edilmeyecek gibi değil ki. Babam geldi sonra, çok mutlu oldu beni görünce. Sarıldık, öpüştük. Yarım saat sonra ayrıldım onlardan. 


Kafam ve duygularım iyice çorba olunca, eve gelmeye karar verdim. Geldim telefonu tekrar kurmak için. Böyle konularda çok yetersizim aslında, bu işlerde Still-Havva’nın eli benden çok daha yatkındı(r), teknolojik kurulumları o yapardı normalde. Şimdi iş başa düştü, bin bir güçlükle, defalarca isyan ederek, küfürler yağdırarak uzun uğraşlardan sonra hallettim. Bütün uygulamalar, her şey sıfırlanmış, teledonda hiç bir şey kalmamış. Ama en akıl almazı şu: Eski hesaptan geri yüklemeyi seçtiğimde whatsapp’ta Allahü Teala benimle acı acı dalga geçti: Bu sabah Still-Havva’ya telefonu sıfırladan önce gönderdiğim mesaj da yok, dünkü de, geçen ayki de, geçen senelerdeki mesajlarda. Ama Still-Havva ile 2016 mesajlarımız orada. En son gelen mesaj 1OCAK 2017! Evlenmemize beş aydan fazla var ya! Nişanlıyız o zaman, ikimiz de babalarımızın evinde yaşıyoruz, daha şantiyede çalışmaya başlamamışım, işim olsun da evlenelim hayalindeyiz, özlem doluyuz, aşk taşıyor bizden, mesajların romantizm dozu arş-ı alaya varıyor neredeyse. Açığa alınmadan, KHK ile ihraç edilmeden, tabi ihraç sonrasında bana destek olmak için Erzurum'a gelip eşyaları toplamama yardım etmesi... Fotoğraflar... Videolar... Karşıma çıktılar öylece. Okudum, baktım, baktım, baktım. Ben daha devlet memuruyum, o evlenip yanıma, Erzurum'daki lojmana yerleşecek filan...Yani, Allahım, senin kulunum, aciz ve zavallı nesnenim, sen şüphesiz her şeyin en iyisini bilirsin, eylersin ama bu kadarını da bana yapmasaydın daha iyi olmaz mıydı? 


Ruh halim hala Ayrılık Çeşmesi tren istasyonunda. Annemlerden nispeten toparlanmış dönerken bu mesajlar Mike Tyson kroşesi gibi oldu. Üzerimden tren geçti ama başka şekilde. Acayip, çok acayip bir haldeyim. Ruhum aşırı yorgun. Nasıl kalp krizi geçirmiyorum hayret. O da Allahın işi. How all occasions do inform against me hali bu. 


Hamlet de ölüyordu sonunda. 


a.q. benden başka herkes ölüyor. 


Final Üzerine...

 Yazılacak her şey yazıldı. Yaşanacak her şey yaşandı.


Yazılmaması gerekenler de, yaşanmaması gerekenler de. 


Bu benim hayatımdı. 

4 Aralık 2024 Çarşamba

İki gündür yazdığım onlarca mesaja tek bir cevap vermedi. 


Kendimi nasıl kasıyorsam, dişlerimden birinin küçük bir parçası kırıldı, ona bakarken fark ettim ki bir başkası çatlamış. 


Bugün annemler Armutlu’dan İstanbul’a döndüler. Bizim (?) ev yollarının üzerinde, aslında biliyorum, uğramak istiyorlardı geçen senelerde yaptıkları gibi. Hem oradaki çarşı-pazardan bizim için aldıkları sebze meyveleri bırakırlardı, hem de babam biraz uyur, dinlenirdi. Annem kibarca ağzımı yokladı gelsinler mi diye. Ben de kibarca kendimi çok iyi hissetmediğimi, eğer onlar için sakıncası yoksa şimdilik gelmemelerinin daha iyi olacağını söyledim, hiç ikiletmedi bile. Benden beklenen, onları Bakırköy’deki evlerinde karşılamam olurdu, hoşgeldiniz der, öte berilerini taşır, öpüp ayrılırdım. Bu defa öyle olmadı; dersten çıkış vaktini hatırladığım kadarıyla Marmaray istasyonuna gittim, Still-Havva’yı bir ümit görürüm diye bekledim iki saate yakın. Belki sınav zamanıdır, ders yoktur, belki erken çıkmıştır, belki dersten sonra kalmıştır okulda. Bilemiyorum. Boşuna bekledim. 


Hiçbir mesajıma cevap vermiyor. Ya yok sayıyor okuduklarını, ya bana kızıyor onu rahatsız ediyorum diye, belki de içinde bir yere dokunuyordur yazdıklarım ama cevap vermiyor. Boşanana kadar sabredip sonrasında beni telefonundan bile engellemesi çok muhtemel. 


Fiziksel sağlığım gerçekten çok kötü. Karnım, göğsüm, sırtım, hepsi ayrı ayrı ağrımakta. Kafamın içinden düpedüz cızırtı geliyor, sanki trafodaki elektrik akımının sesi gibi. 


Mesajlarımda mücadele etmek istediğimi, buna fırsat vermesi için eve dönmesi için yalvarıyorum ama nafile. Kendim yazıyorum, vermediği yanıtları okuyup ağlıyorum. 


Of çekmelerim komşuları rahatsız ediyordur, ona şüphem yok. 


3 Aralık 2024 Salı

Dokuzuncu Halka Üzerine...

Beni içine koyduğu, gırtlağıma kadar battığım cehennemin en dibinde, dokuzuncu halkasında maruz kaldığım azap, “umursanmamazlık.” Yok sayıyor beni, hatta ölmüşüm de benden nihayet kurtulmuş gibi rahat. Biz evlenmeden çok önce, bu kadının dünyalar güzeli bir kedisi vardı; hatta yavruyken kendi evine alması için onu cesaretlendirmiş, ön ayak olmuştum. Dünyanın en güzel kedisiydi fakat o kadar çok sağlık sorunu vardı ki, maddi ve manevi olarak Still-Havva’yı aşırı yormuştu. Böbrekleri rahatsız diye çişini tutamıyor, evin her yerine işiyordu. Arada veterinerin hayatından ümit kestiği bir başka hastalığı oldu, gene de tutundu. Onca şeyin üzerine, ayrı olduğumuz dönemde kedi beşinci kattan düştü, dişleri, kemikleri kırıldı, haftalarca alçıda kaldı ama yaşamaya devam etti Still-Havva’nın görülmemiş sevecenliği ve bakımıyla. Daha da yıllar boyu sakat sakat kediliğini yaptı. En nihayetinde günü doldu, biz evlilik hazırlıkları yapıyorduk, son nefesini verdi. Hatta, bunu da yazayım, kedinin son gecesinde Still-Havva’nın ofisinde beraber sabahladık, bilinci tamamen gitmiş, hiçbir uyarıcıya tepki vermeyen zavallı kedinin son nefesini vermesini bekledik, kedi masada dururken Still-Havva ve ben onun yanında, sandalyelerde sabaha kadar oturduk. Sabah olduğunda mesai başlayacağı için ben çıkmıştım, arkamdan dilini ısırdığı için kedinin ağzından kan gelmeye başladı diye apar topar veterinere götürmüş, uyutulmadan orada ruhu terk ettiğini ben çıktıktan sonra hüngür hüngür ağlayarak telefonda anlatmıştı bana.  Hala aradan geçen onca sene sonra, Still-Havva’nın o dünya güzeli, bahtsız ama inanılmaz bir sevgiyle yaşattığı kedisini anmadığı gün yoktu(r.) 


Kendimi bir kediyle kıyaslamıyorum. Ama bu kadar umursanmamayı da kalbim kabul etmiyor. Hayatlarımızın neredeyse üçte biri beraber geçti. Sekiz yılı evlilikle, öncesi kâh ayrılık kâh beraberlik, ama daha çok candan sevgililikle. Ayrılıklar benim yüzümdendi, çok anlattım burada, zehir ve doz serisi zaten duruyor arşivde. Hepsini geride bıraktık. Bunca şey yaşadık. Yıllar geçti. Beni kalbinden, aklından, hatta anılarından tümüyle silmiş gibi bir halde şimdi. Ne yiyip ne içtiğimi, idare edip edemediğimi sorsun demiyorum, bana dayanma gücü, moral, enerji vermeye çalışsın da demiyorum. Burada dediğim başka: İyi ya da kötü, ne durumda olduğum Still-Havva’yı zerre kadar ilgilendirmiyor, umurunda değil. Aklından geçtiğimi sanmayın, sanmıyorum, çünkü o derece taş yürekli yazdıklarıma verdiği cevabi mesajlarının tonu. 'Defol git, beni rahat bırak' havasında. Sokakta karşınızdan gelen yaşlı kadın tökezlediğinde yanına gider, elinden tutarsınız. Bahçenizdeki kedilere mama veren komşuya siz de destek çıkarsınız. Annesinden kaçan çocuk yola koşarken engellemek için hamle yaparsınız. Bunlar tanımadığınız insanlar için yapacağınız küçük iyilikler.


Beni tanıyor. Beni biliyor. Herkesten iyi tanıyor, herkesten çok biliyor. ‘İşte o yüzden kaçmış, uzatma artık’ mı diyeceksiniz? 


Onu ne kadar sevdiğimi bilmiyor mu?

Ona ne kadar düşkün olduğumu bilmiyor mu?

Onsuz yaşayamayacağımı ta evlilik teklifi günlerinde şahit olduklarından bilmiyor mu?

Ona bir fenalık yapmadığımı, yapmayacağımı bilmiyor mu?

Ona zarar vermektense öleceğimi bilmiyor mu?

Onsuz yapabilsem, onca zaman, 2,5 senelik ayrılıktan sonra birdenbire ortaya çıkıp kendisine evlilik teklif etmeyeceğimi de bilmiyor mu? 


Bütün bunları bilmiyor olamaz. 


Böyle, bu şekilde, beni ölü bir kedi yavrusuna duyacağı merhamet ve üzüntüden bile mahrum etmesi, ancak bilinçli bir tutumun sonucu olabilir. Beni daha fazla acıtarak eline ne geçer ki? Benden gözle görülmeyen kanlar akıyor, kalbimden, kafamın içinden. Kan kaybediyorum. Yok oluşa gidiyorum.


Zerre kadar onu enterese etmiyor. Bana karşı en insani duyguları sadece törpülenmemiş, baltayla ormana girip ağacı kökünden hoyratça kesiyor. 


Dokuzuncu halkadan anlatıyorum size. Kahır hissi orada yaşanıyor. Çünkü artık ayrımındayım ki, ölsem ‘alas poor Yorick’ bile demeyecek, mezarcı gibi davranacak. 


Rutin Üzerine...

Gene sabah oldu. Bir gün daha doğdu. Hala buradayım.


Saat 10am. Fırına gittim çay söyledim, bir de simit, oturup yedim bir köşede.


Günlük rutinimi yazayım birazda. Ne yaptığımı, ne yapmadığımı, Still-Havva beni terk ettikten sonra nasıl yaşadığımı.


Kısa özetle başlayayım: Hiçbir şey yapmıyorum. Hiç


23 kasımda O evden ayrıldıktan sonra bu evde hiçbir şey yenmedi, bisküvi haricinde. Benimle dalga geçer gibi dolaba yemekler yapıp bıraktığını anlatmıştım. Dolabın kapağını açmadım, bir kere hariç. Onda da baktım, baktım, ağladım, kapattım. Kahvaltılıklar filan vardı, ne haldedirler kim bilir. Hiç çay pişirmedim kahvaltı da yapmadığım için. Bazen bugün olduğu gibi fırına gidip çay-poğaça ya da çay-simit yiyorum. Akşamları da bisküvi, ayrıca iki defa dışarıda kebap yediğimi söylemiştim size, dün akşam da geç saatte çıkıp çorba içtim geldim. Peynir, zeytin ya da sebze – meyve, sıfır. Hiç. İstemiyorum, canım çekmiyor, yapamıyorum, yiyemiyorum. Acıkmıyorum. Hissetmiyorum.


Hiçbir ilacımı almıyorum. Elim gitmiyor. Vitamin desteği filan da yok, kafamdaki en kesif karanlık düşünceler oradayken, ne anlamı var? Aklımı yitirmiş olabilirim ama kendi içinde tutarlı bir deliyim.


Dört paket sigara. Ne içtiğimi, ne kadar içtiğimi fark edemiyorum aslında, Boş paketlerden anlıyorum anca. Sigarayı kartonla alma alışkanlığım olduğundan evde hep var çok şükür. 


Aralıksız kahve. Evet, hiç durmadan kahve içiyorum. Aynı kupayla. Mekân temizliğiyle ilgili hiçbir eylemim yok, sifonu çekiyorum en azından.


Sadece iç çamaşırımı değiştiriyorum, onun haricinde gittiği günden beri aynı pantolon, aynı sweatshirtler. Elim elbise dolabına da gitmiyor.


Doğrusunu isterseniz kolum kalkmıyor. 


İlk başlarda deli gibi sokaklara atmıştım kendimi, durmadan yürüyordum. Şimdilerde halim ve mecalim yok. Hem gücüm kalmadı belli ki, hem de istemiyorum. Evdeyim hep. Ayaklarımı sürüyerek yürümekten alıkoyamıyorum kendimi, bacaklarım titriyor. Bir de üşüme hissi var, geçmeyen. 


Ev. Tavan, kapı ve duvar. Müzik dinlemedim hiç. O gittiğinden beri tek bir şarkı yok. TV zaten yok evde. Still-Havva annesine götürmemiş olsa gene açmazdım. Hiçbir ses istemiyorum Still-Havva’nınkinden başka. Onunla da eşyalarını nihai olarak nakliyecilerle taşıdığı günden beri hiç konuşmadık. Görülen o ki, mahkeme günü olarak belirlenen 13 Aralık’a kadar da konuşmayacağız. Evden ayrıldıktan sonra neredeyse uzunca bir blog yazısı hacmindeki birkaç mesajıma da tuvalet kâğıdı muamelesi yaptığını hissettirdi kısa ve soğuk cevaplarıyla. Akşamları bazen game of thrones açacak oluyorum, sahne sahne, replik replik ezberlemişim sanki, hiç zevk almadan bakıp sonra kapatıyorum. Yeni hiçbir şey yok. Tek bir satır kitap yok. Ne çok kitap var aslında okuyacak… Ne çok kitap vardı... Bıraktım okumayı. Hemen her akşam bir şekilde maç var, hiçbirini açmadım, izlemedim. Namibya’daki milli parklardan canlı yayınlar da öyle.


Neredeyse bir aydır, aile terapisinden çıkıp da kesinlikle kafasında bitirdiğini anladığım günden bu yana sakallarımı kesmedim. Seneler önce sakal bırakmıştım bir dönem, şimdikinden daha uzundu ama İran mollaları gibi değildi, temizlemeye, biçimlemeye gayret ediyordum. Şimdiyse dokunulmamış haldeler. 


Bu halimi sürdürebilmenin en basit açıklaması yalnız olmam: Annemler şehir dışında, Armutlu’dalar. Yoksa eve gelip kolaçan etmeyi isterdi biliyorum. Ne almışlar, ne bırakmışlar merakından bahsetmiştim. Telefonda sürekli “yemek yedin mi?” merakı var bir de. 


Annem, Still-Havva’nın geride nasıl bir yaşayan ölü bıraktığını tam idrak edemedi galiba. Zavallı babam zaten idrak etme yetisinden de mahrum.


Still-Havva’nın geç yatmamdan ötürü baha çok kızdığını hatırlıyorum. Şimdi çok daha erken yatıyorum, ama milyon defa bölünen uykudan hiçbir şey anlamadan, üstelik erken kalkıyorum yataktan, sanki gerekiyormuş gibi. Yapacak bir şeyim varmış gibi. 


Still-Havva’yla ayrılmadan önce, on sene kadar tek başıma bekar yaşadım ben. Bekar yaşama deneyimim var yani, üstelik iki senesi Erzurum gibi yeryüzü cehenneminde geçmişti bu sürenin. 


Mesele kendini idare edememek değil. Mesele yalnız kalamamak değil. Mesele kendine bakamamak değil. 


Mesele, Still-Havva’sız yaşayamamak. Bunu kategorik olarak reddetmek. O’nun benimle yaşamaya tahammülü bitmişken, benim onsuz bir hayata katlanamıyor oluşum. Katlanamayacak oluşum. 


51-50 yaşlarımızı doldurduk ve geldiğimiz şu hale bakın.


Yeni bir gün. Ağzından dua düşmeyen bir adam olarak günlerdir tek dediğim “Allahım, al canımı.” Onun işine karışamam, haşa, ama bu işi bana bırakmasını da istemiyorum. Ertelediğim her gün, bir bahane, bir açıklama getiriyorum kendime. Söz gelimi kardeşimin yeğenimle gece vakti ben sahilde yürürken aramaları… yani Allah kadir-i mutlak, orası tamam ama haşa, bir de oynuyor benimle sanki. İki gece evvel gene vücut bütünlüğü konusuna takılıp son anda geri çekildim. Psikiyatrist-xanax meselesine değinmiştim, onu da vermediler bana. O doktor bir de Cuma günü beni aradı, hastane kayıtlarından bulmuşlar sanırım numaramı, nasıl olduğumu sordu, kontrole çağırdı. Böyle iyi doktorlar istediğinizde çıkmaz karşınıza. Gitmedim tabi ki. Gene “hastaneye yatmanız gerekiyor” diyecek. Bana hastane gerekmiyor. İhtiyacım olan Still-Havva’nın eli. Artık benden çok uzakta, beş dakika ötede, dünyanın bir ucundaki sureti. 


Bütün bu okuduklarınız, “bu kadın seni bırakmakta haklıymış” sonucuna mı götürüyor sizi?


Siktirin gidin ya. Halimi Still-Havva bile anlamıyor, umursamıyor, ciddiye almıyor, siz mi anlayacaksınız Allahaşkına? 


2 Aralık 2024 Pazartesi

Cansızlık Üzerine...

Günler ayrı dayanılmaz, gecelerim ayrı. Hangisi daha korkunç bilmiyorum. Akşam olduktan sonra galiba. Gündüzleri okula giderdi bazen, annesine gittiği olurdu ya da başka şeyler. Ama gece evdeydi hep. Odasında ders çalışır, bazen freelance işlerini yapar, dizilerini izlerdi. Sürekli kahve servis ederdim ona. Erkenden uyurdu yorulduğu için. 


Koca evde on gündür yalnızım. Bu, 11. gece olacak. Eminim Still-Havva bu yaşadığım şeyi bilse, "bağımlılıktan kurtulmak için geçirdiğin yoksunluk atakları bunlar, biter” der, kestirip atardı. Hoş, anlatmaya çalıştım ama o kadar nafile bir çabaydı ki, verdiği karşılığı bana hakaret etmiş gibi duyumsadım. Kedi bile daha yumuşak ve anlayışlı davranıyor bana.


Duvarlar üzerime geliyor, kafamın içindeki sesler hiç durmuyor. Nefes alan bir cesedim, evse sıcak kalorifer petekleriyle Sibirya’dan farksız. 


Ne kadar korkunç her şey. 


Ben ne kadar kötü ve kaçılası biriymişim. 


Evlendikten sadece iki hafta sonra, ilk kedimizi edinmiştik, şimdiki Kepçe kızım geldikten sonra evden kaçan Mİ’ye yuva olmuştuk. Ben de Still-Havva da kedileri seviyorduk zaten. Merhum kayınpeder -ki o bütün hayvanları severdi-bu kararımızı şüpheyle yaklaşmış; “ikiniz de çalışıyorsunuz, kedi yanında can ister, nefes ister, bence yapmayın, bütün gün yalnız olacak, yazık” demişti. 


Bu evde benim için can yok artık. Nefes yok. 


Bana yazık değil. 


Garabet Üzerine...

 Bunu anlatmak çok kolay değil. 

O kadar yalnızım ve kimsesizim ki, duygularımı bloga yazmaktan başka hiç bir mecram yok içimi dökebileceğim... 

Geçmişte bu konuları konuşabildiğim tek insan Polente'ydi, olaylar bu raddeye gelmeden çok önce, vahametine dair beni uyarabilirdi aslında, kızcağızın ailesi, çocukları, bir sürü hastalık sorunu var, aleyhinde bir şey yazmak haksızlık ve ayıp olur. Gene de iş işten geçtikten sonra geçen akşam 'konuşmak istersem buradayım' içerikli mesajını okuyunca içim kalktı. Bunca şey olup bitmiş, şimdi yemeğin üstüne tatlı niyetine benden bir ısırık alma peşinde. Daha önce neredeydin? Still-Havva benimle konuşmayıp sorunu kendi kendime anlamamı beklediğinde, sana bundan bahsettiğinde neredeydin? O zamandan bu yana kaç defa görüştük seninle, beş sene önce sorunları ondan işittiğinde neredeydin? 


Evet, blogtan başka kimsem yok. Çok acıklı. 


Önce şok. Ardından acı. Yoğunlaştı, çaresiz halde olduğumu idrak edince kedere dönüştü. Haftalardır kedere gömülü bir şekilde zorlukla nefes alırken, ötesi yok sanırken, dünden beri kahır halini aldı durumum. 


Kanser olsam haber vermemi istemez. Evde kaza geçirsem onu aramamı garipser. İhtiyacım olsa sesimi çıkarmamı ayıplar. Gerçekten ya, sanki ona bir kötülük yapmışım, etini cımbızla koparmışım, parasını gizlice alıp sanal kumarda batırmışım ya da başka türlü bir eziyet etmişim gibi davranıyor, yetmiyor, benim de kendisinden o derece utanmamı umuyor gibi. Yüzsüzüm tekiymişim gibi davranıyor, imaya tenezzül ettiğinde.


"Ben sana ne yaptım?" sorusunun kısa bir cevabını veremiyor ama. 


Önemi yok. Bunların hiç birinin önemi yok artık. 


Daha önce de yazdım burada: Her ne yapacaksam, ona bir mesaj, teatral bir gösteri filan taşımayacak. 

Benim aldatılmayı kaldıracak gücüm kalmadı. Bıktım. O kadar.  


Kahır hissi...

1 Aralık 2024 Pazar

Seçimler Üzerine...

 Metodu belirleyemedim. Kararım açık. Yoksa hüküm belli.


Bugün zaten Still-Havva'nın gözünde ölü olduğumu öğrendim. İyi oldu. 


Vücut bütünlüğü önemli. Ama o zaman da işler zorlaşıyor. Düşünüyorum.

Şalter Üzerine...

Akşam kayınvalidenin, yani artık Still-Havva’nın yaşadığı eve, helalleşme ve veda görüşmesine gittim. Rica ettim "sen yanımızda olma" diye, Still-Havva bu isteğime saygı duydu. Yirmi dakika anca durmuşumdur, sonra da çıktım kahvemi bile bitirmeden.


Sinirlerim alt üst. Saatlerce yürüdüm, eve gece yarısına doğru geldim. 


Ben, insanlardan azıcık anlayışı da geçtim, minnak bir acıma duygusu bile beklemekte yanlış mı yapıyorum? Bu kadar alttan alıp da sonra hor görülmek niye? Direnip itiraz etmem, “boşanmıyorum, hadi elinden geleni ardına koma” mı demeliydim en baştan? Bunun Still-Havva’yı ne kadar yorup inciteceğini bilsem de öküz gibi mi davransaydım? 


Kayınvalide hiçbir şekilde müdahil olmak istemiyor, tamam. Saygı duyuyorum.


Baldızlardan salak olanı, sanki ortalığın amına koymuşum gibi davrandı utanmadan. Hiç bozuntuya vermedim, sonuçta şimdilik-kayınvalideme büyük saygım var. O kadıncağızı üzemem. En ufak bir renk vermedim orada.


Ben kendi anneme “Still-Havva beni yetersiz ve mücadeleden kaçan biri olarak görüyor, bundan ötürü bana saygısını kaybetti” diye açık açık anlatmıştım. Still-Havva’nın kendi ailesine neyi nasıl anlattığını bilmiyorum. 


Yoksa ortada hiçbir şey yokken kendi kendime gelin güvey olup deliye mi döndüm? 


Ruh sağlığım zaten malum.

Fiziksel sağlığımı hızla kaybettiğim belli.

Akıl sağlığım da mı tehlikede artık? O noktaya mı gidiyorum?