4 Ocak 2015 Pazar

Diamonds And Rust Üzerine… (Veya ‘Zehir ve Doz Üzerine’ye Dair Dağınık Yazılmış Bir Şerh.)





Blogta hiçbir videoyu bilinçsizce, tesadüfen kullanmadığımı tahmin edersiniz. Bazen sözlerin yetersiz kaldığı yerde suskunluk gösterme ve onun yerine bir resim ya da müzik kullanmak sembolizmin göze parmak sokma türünden işlevini yerine getirebiliyor, söz gelimi yüz sayfa yalnızlıktan bahsedip sızlanma yerine Caspar D. Friedrich’in bir tablosunu koymak kâfi. Laf kalabalığına gerek yok. Ne var ki, ‘Nirvana, sessizlik okyanusunda bütün sembol putları boğmaktır.’ diyen şaire saygım sonsuz da olsa insan kimi vakit konuşmadan, anlatmadan rahatlayamıyor. Eh, bunca zamandır içimde sakladığım onca şeyi madem blog tarihimin en yoğun gündemi olacak şekilde kusarcasına ard arda döktüm içimden, biraz daha devam etmemde sakınca yok. Ayrıca süreci anlattıktan sonra bugünle eş zamanlı döneme geldiğim son (yedinci) bölüm lüzumundan fazla baştan savma ve çalakalem zırvalanmıştı, geçmişi değerlendirmek, hal-i hazır üzerine konuşmaktan çok daha kolay olmaz mı zaten? Şimdiki zaman, zorluyor insanı.

O kadar yazdım, gevezelik ettim, aslında –her şeyden sonra- farkına vardım ki tek başına Diamonds and Rust, (bundan sonra D&R) tüm anlattıklarımın özeti olabilecek bir içeriğe sahip. Bir gün Ex ile beraber oturuyorken karşı konulmaz metal krizim baş göstermişti, müsaadesini istemiş, youtube’da bu şarkıyı açmıştım. Judas Priest’in 1977 senesine ait Sin After Sin albümünde yer alan, sözleri hüzünlü değişik tınılı şarkısı. Şarkı çalarken Ex birden doğruldu, yüzündeki afallamış ifadeyle bu ‘D&R mı ???’ diye sordu, yanıma gelip şaşkın mimiklerle bir şeyler mırıldanmaya başladı. Bir Judas Priest şarkısını O’nun biliyor olması da benim garibime gitmişti doğrusu, derken mesele açıklığa kavuştu: Judas’ın sandığım D&R, aslında bir Joan Baez şarkısıymış meğerse, Ex bu parçayı üniversite yıllarından bilir, hala da çok severmiş. Hemen wiki, Google derken öğrendik ki Joan Baez bu parçayı 1975 senesinde bestelemiş, O’ndan iki yıl sonra Judas Priest asıl versiyondaki kimi sözleri makaslayıp kendince cover’lamış. Joan Baez’in titrek ve asi sesinden orijinalini bulduk sonra, ardından Judas’ın değişik yıllarda D&R’a birbirinden tümüyle farklı cover’lar (e.g.) yaptığını öğrendik. En beğendiğimiz ise bir alttaki postta yer alan versiyon olmuştu. Güldük, eğlendik, yeni bir şeyler öğrenmiştik, keyifli bir paylaşımdı falan filan. Unutuldu gitti. Lakin gerek beraberken, gerekse ayrılığımızın ardından ne vakit playlist’te bu şarkıya denk gelsem, aklıma Ex’in düşmesi de bir oldu sonrasında.

Evet, şarkı Joan Baez’indi, üstün körü okuyup anlam veremediğim sözlerinde de gizemli bir şeyler hissediliyordu ama çok üzerinde durmamış, pek ilgilenmemiştim. Ex’ten ayrıldıktan çok çok sonra, internette boş boş gezindiğim bir gün karşıma Joan Baez’in bu şarkıyı Bob Dylan için yazdığı bilgisi çıktı. Şaşkına dönmüş bir şekilde aradaki bağı kurmaya çalışırken öğrendim ki, Joan Baez ve Bob Dylan henüz yirmili yaşlarındayken tanışmışlar, iki sene kadar sevgili kalmışlar. Hatta Bob Dylan’ın meşhur olmasında Baez’in rolü ve etkisi azımsanmayacak kadar büyükmüş meğerse. Sonra hak vâki olmuş,  bu ikisinin zehri ve dozu her neyse ayrılık kaçınılmaz hale gelmiş ve her biri kendi yoluna dönmüş, başkalarıyla beraberlikler, evlilikler, ayrılıklar yaşanmış. Derken, on sene sonra, Joan Baez bir akşam otelin birinde gecelerken Dylan pat diye O’nu arayıp yeni yazdığı bir şarkının sözlerini okuyarak Baez’in düşüncelerini sormuş. Zavallı kadıncağız kim bilir nasıl dumur olmuştur o sırada. Alt üst hale geldiği kesin ki, konuşmanın ardından oturup D&R gibi damar diye niteleyebileceğimiz bir yazmış.

Bunları okuduktan sonra şarkının sözlerini tüm duyargalarımı açıp okumaya niyetlendim. Hadisenin geçmişini öğrendikten sonra anlam kazandı pek çok şey… Ayasofya’nın kubbesi altında candy crush oynayan adam gibi, ben de gözlerimin önündeki bu dehşetli sözlerin farkına varmadan yaşamışım bunca zaman.

Bunları o günlerde, sanırım yazın başıydı, (ikili oynayan ama aslında benim tarafımda olduğunu bildiğim) biricik ortak arkadaşımızla paylaştım. Ardından şöyle fısıldadım yavaşça: “Bana öyle geliyor ki, Ex ile ben, belki beş sene belki on sene sonra, ne zaman olacağını bilemem elbette ama tekrar bir araya geleceğiz. Ben O’nun gibisini bulamam. O da benim gibisini bulamayacak. Mutlaka hayatlarımıza birileri girecek ama bu sadece birbirimizin eksikliğini daha fazla hissettirecektir.” Şaşkın bir yüz ifadesiyle muğlak cevaplar verdi arkadaşım, olabilirmiş de, olamayabilirmiş de, falan. Elbette ki ihtimal üzerine konuşmuştum ben, hayat neler gösterecek kim bilebilir ki? Yarına çıkacağımızın garantisi yok. Fakat, bu noktada ben inandığımı, ümit ettiğim şeyi dile getiriyorum işte. [Uyarı: Yazı burada yüz seksen derece evrilmeye başlayacak.] Hayatım boyunca hem Murphy Kanunlarına lüzumundan fazla değer veren bir karamsar, hem de umut dolu biri oldum. Yalan, hayatım boyunca değil ama sanırım son birkaç yılda bu umut duygusu kök saldı içimde. Olgunlaşmamla ilgisi olabilir. Bu ikisi, yani karamsarlık ve umutlu olma hali karşıtlık içermiyor; karamsarlık bir durum karşısında olumsuzluğa daha fazla ihtimal vermek o kadar. Ümit ise ister deus ex machina olarak hayat bulsun, ister kişinin ettiği duanın yegâne gücünü oluşturan etken olsun, insanın Tanrı’ya yönelik en değerli duygusu bence. Şimdi meseleyi nereye getirdin demeyin, mevcut paradoksal durumumda iç dünyam can çekişir bir halde iken Leyla’nın Mecnun’u da olamayacağıma göre bu halime çözüm diliyorum Allah’tan, ya kalbimi ya gözümü açması için dua ederek. Duygusal algılarımın kapılarını açması için. Umut… Pusulası kırılmış bir ruhun gelişi güzel sürüklenmesinin son bulması için Tanrı’ya yakarmaktır umut. Çaresizliğimi ve ne yapacağımı bilmezliğimi O’na şikâyet etmektir. Mikro ya da makro planda, ümit sahibi olmak inançlı insanın en bariz vasfı gibi. Şurada da yazmıştım: Hiçbir konuda ümidimi kaybetmiyorum. Ümidimi kaybedersem Tanrı’ya inancımı da yitirmiş olurum. Evet, şu an, bugün, bir süredir sifonu arızalı bir tuvaletteki bok gibiyim, evet, üzerinden kamyon geçmiş gibi kırık döküğüm, evet, tükürülüp atılmış bir sakız eskisi bir halim var. Ama ümidimi yitirmiyorum. Bu halim böyle süremez. Toparlanacağım. Kırık bir kolun alçıya alınıp kemiklerinin kaynamasının beklendiği bir süre gibi sıkıntı içindeyim şu an, çözümsüz ikilemler arasında dolanıp kararsız bir slalom yapıyor, her seferinde tepetaklak yuvarlanıp durduğumu biliyorum; olan bitenin bilincindeyim. Zeburda, Kuranda, İncil’de, sürekli ümit pompalanıyor kullara. Tıpkı (adamım) Kierkegaard’ın dediği gibi davranmaya çalışıyorum, aksi halde kaybedenlerden olurum:

“Ve kum saati, dünyanın kum saati boşaldı ve yüzyılın tüm gürültüleri sustu; çılgın ve kısır çabamız bitti, yakınlarına gelince sonsuzlukta olduğu gibi –erkeğin veya kadının, zenginin veya yoksulun, kölenin veya efendinin, mutlunun ya da mutsuzun olduğu gibi- her şey sessizlik içindedir; başın ister tacın pırıltısını taşısın ister basit insanların arasında kaybolsun, ister yalnızca günlerin sıkıntılarına ve alın terlerine sahip ol, ister dünya durduğu sürece ünün yüceltilsin, ister isimsiz ve unutulmuş sayısız kalabalıkların arasında kaybol, ister seni kaplayan bu görkem tüm insansal betimlemeleri aşsın, ister insanlar, ne olursan ol seni yargıların en acısı, en alçaltıcısı ile vursunlar, Sonsuzluk milyonlarca benzerinden her biri için olduğu gibi senin için de tek bir konuda bilgiyle donanacaktır: Yaşamının umutsuz olup olmadığı ve umutsuzsa bunu bilip bilmediğin veya bu umutsuzluğu bir kaygı gizi gibi, suçlu bir aşkın meyvesi gibi içine sokup sokmadığın veya umutsuz olarak ve diğerlerine nefret duyarak öfkeye kapılıp kapılmadığın konusunda. Ve eğer yaşamın yalnızca umutsuzluğu taşıyorsa gerisinin hiçbir önemi yoktur! İster zaferler, ister yenilgiler söz konusu olsun, senin için her şey kaybedilmiştir, Sonsuzluk seni artık hiç içine almaz, seni hiç tanımamıştır veya daha da kötüsü seni tanırken seni kendi Ben’ine, umutsuzluğun Ben’ine çiviler!”

Fazla mı ilahi geldi? Umutsuzluk denilen şeyin Tanrı’ya karşı kapris yapmaktan başka bir şey olmadığına inanan ben, kalbim ve beynim arasında kısıldığım kapandan kendi imkânlarımla şu an çıkamıyor olabilirim, ama ya kapan değişecek, ya ben değişeceğim, şuuruna erdiğim mesele bundan ibaret. Bunu bekleme ve sabretmeye de umut deniliyor kısaca.

Kalbimin yarısı, ruhumun eşi, beynimin arkadaşı, tenimin tamamlayanı hayatımda kayıp bir süredir.  Böyle olmak zorundaydı çünkü ölmeden ölümü yaşamaya başlamış gibiydim, can çekişir gibi.  Şimdi de başka türlü bir acı çekiyorum, tümüyle farklı. Daha da bu eksiklik ne kadar zaman sürecek, hiçbir fikrim yok. Tanrı, ya beni böyle yaşamaya alıştıracak, ya da lego misali noksan parçaları birleştirecek. Merhameti ile –sadece bana karşı değil, Ex’e karşı da- bizi bir gün, bir zaman sonra, bir şekilde, belki yetmişimize dayadığımız merdivenin son basamağında bir araya getirecek. Ve ben, o güne kadar geçmişteki elmas ve pastan söz edip ‘bunların hepsini çektim, artık istemiyorum’ diye sitem eden D&R’ı ya da başka umutsuz şarkıları değil, Judas Priest’in Angel’ini dinleyeceğim. Hem de o arıza kadının değil, orijinal Judas Priest şarkısı bu.   













Bu blogu okuyan da Judas Priest’i kız müzikleri yapan soft bir şey sanacak.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!