Blogta hiçbir videoyu bilinçsizce, tesadüfen kullanmadığımı
tahmin edersiniz. Bazen sözlerin yetersiz kaldığı yerde suskunluk gösterme ve
onun yerine bir resim ya da müzik kullanmak sembolizmin göze parmak sokma
türünden işlevini yerine getirebiliyor, söz gelimi yüz sayfa yalnızlıktan
bahsedip sızlanma yerine Caspar D. Friedrich’in bir tablosunu koymak kâfi. Laf kalabalığına gerek yok. Ne var ki, ‘Nirvana, sessizlik okyanusunda bütün sembol
putları boğmaktır.’ diyen şaire saygım sonsuz da olsa
insan kimi vakit konuşmadan, anlatmadan rahatlayamıyor. Eh, bunca
zamandır içimde sakladığım onca şeyi madem blog tarihimin en yoğun gündemi
olacak şekilde kusarcasına ard arda döktüm içimden, biraz daha devam etmemde
sakınca yok. Ayrıca süreci anlattıktan sonra bugünle eş zamanlı döneme geldiğim
son (yedinci) bölüm lüzumundan fazla baştan savma ve çalakalem zırvalanmıştı,
geçmişi değerlendirmek, hal-i hazır üzerine konuşmaktan çok daha kolay olmaz mı
zaten? Şimdiki zaman, zorluyor insanı.
O kadar yazdım, gevezelik ettim, aslında –her şeyden sonra-
farkına vardım ki tek başına Diamonds and Rust, (bundan sonra D&R) tüm
anlattıklarımın özeti olabilecek bir içeriğe sahip. Bir gün Ex ile beraber oturuyorken
karşı konulmaz metal krizim baş göstermişti, müsaadesini istemiş, youtube’da bu şarkıyı açmıştım. Judas Priest’in 1977 senesine ait
Sin After Sin albümünde yer alan, sözleri hüzünlü
değişik tınılı şarkısı. Şarkı çalarken Ex birden doğruldu, yüzündeki afallamış
ifadeyle bu ‘D&R mı ???’ diye
sordu, yanıma gelip şaşkın mimiklerle bir şeyler mırıldanmaya başladı. Bir
Judas Priest şarkısını O’nun biliyor olması da benim garibime gitmişti doğrusu,
derken mesele açıklığa kavuştu: Judas’ın sandığım D&R, aslında bir Joan Baez şarkısıymış meğerse, Ex bu parçayı üniversite yıllarından bilir, hala da
çok severmiş. Hemen wiki, Google derken öğrendik ki Joan Baez bu parçayı 1975
senesinde bestelemiş, O’ndan iki yıl sonra Judas Priest asıl versiyondaki kimi
sözleri makaslayıp kendince cover’lamış. Joan Baez’in titrek ve asi sesinden orijinalini bulduk sonra, ardından Judas’ın değişik
yıllarda D&R’a birbirinden tümüyle farklı cover’lar (e.g.) yaptığını öğrendik. En beğendiğimiz ise bir alttaki postta yer
alan versiyon olmuştu. Güldük, eğlendik, yeni bir şeyler öğrenmiştik, keyifli
bir paylaşımdı falan filan. Unutuldu gitti. Lakin gerek beraberken, gerekse
ayrılığımızın ardından ne vakit playlist’te bu şarkıya denk gelsem, aklıma Ex’in
düşmesi de bir oldu sonrasında.
Evet, şarkı Joan Baez’indi, üstün körü okuyup anlam
veremediğim sözlerinde de gizemli bir şeyler hissediliyordu ama çok üzerinde
durmamış, pek ilgilenmemiştim. Ex’ten ayrıldıktan çok çok sonra, internette boş
boş gezindiğim bir gün karşıma Joan Baez’in bu şarkıyı Bob Dylan için yazdığı bilgisi çıktı. Şaşkına dönmüş bir şekilde aradaki bağı kurmaya çalışırken
öğrendim ki, Joan Baez ve Bob Dylan henüz yirmili yaşlarındayken tanışmışlar,
iki sene kadar sevgili kalmışlar. Hatta Bob Dylan’ın meşhur olmasında Baez’in
rolü ve etkisi azımsanmayacak kadar büyükmüş meğerse. Sonra hak vâki olmuş, bu ikisinin zehri ve dozu her neyse ayrılık
kaçınılmaz hale gelmiş ve her biri kendi yoluna dönmüş, başkalarıyla beraberlikler,
evlilikler, ayrılıklar yaşanmış. Derken, on sene sonra, Joan Baez bir akşam
otelin birinde gecelerken Dylan pat diye O’nu arayıp yeni yazdığı bir şarkının
sözlerini okuyarak Baez’in düşüncelerini sormuş. Zavallı kadıncağız kim bilir
nasıl dumur olmuştur o sırada. Alt üst hale geldiği kesin ki, konuşmanın
ardından oturup D&R gibi damar diye niteleyebileceğimiz bir yazmış.
Bunları okuduktan sonra şarkının sözlerini tüm duyargalarımı
açıp okumaya niyetlendim. Hadisenin geçmişini öğrendikten sonra anlam kazandı
pek çok şey… Ayasofya’nın kubbesi altında candy crush oynayan adam gibi, ben de
gözlerimin önündeki bu dehşetli sözlerin farkına varmadan yaşamışım bunca
zaman.
Bunları o günlerde, sanırım yazın başıydı, (ikili oynayan ama
aslında benim tarafımda olduğunu bildiğim) biricik ortak arkadaşımızla paylaştım.
Ardından şöyle fısıldadım yavaşça: “Bana
öyle geliyor ki, Ex ile ben, belki beş sene belki on sene sonra, ne zaman
olacağını bilemem elbette ama tekrar bir araya geleceğiz. Ben O’nun gibisini
bulamam. O da benim gibisini bulamayacak. Mutlaka hayatlarımıza birileri
girecek ama bu sadece birbirimizin eksikliğini daha fazla hissettirecektir.”
Şaşkın bir yüz ifadesiyle muğlak cevaplar verdi arkadaşım, olabilirmiş de,
olamayabilirmiş de, falan. Elbette ki ihtimal üzerine konuşmuştum ben, hayat
neler gösterecek kim bilebilir ki? Yarına çıkacağımızın garantisi yok. Fakat,
bu noktada ben inandığımı, ümit ettiğim şeyi dile getiriyorum işte. [Uyarı: Yazı
burada yüz seksen derece evrilmeye başlayacak.] Hayatım boyunca hem Murphy Kanunlarına lüzumundan fazla değer veren bir karamsar, hem de umut dolu biri
oldum. Yalan, hayatım boyunca değil ama sanırım son birkaç yılda bu umut
duygusu kök saldı içimde. Olgunlaşmamla ilgisi olabilir. Bu ikisi, yani
karamsarlık ve umutlu olma hali karşıtlık içermiyor; karamsarlık bir durum
karşısında olumsuzluğa daha fazla ihtimal vermek o kadar. Ümit ise ister deus ex machina olarak hayat bulsun, ister kişinin
ettiği duanın yegâne gücünü oluşturan etken olsun, insanın Tanrı’ya yönelik en
değerli duygusu bence. Şimdi meseleyi nereye getirdin demeyin, mevcut paradoksal
durumumda iç dünyam can çekişir bir halde iken Leyla’nın Mecnun’u da
olamayacağıma göre bu halime çözüm diliyorum Allah’tan, ya kalbimi ya gözümü
açması için dua ederek. Duygusal algılarımın kapılarını açması için. Umut…
Pusulası kırılmış bir ruhun gelişi güzel sürüklenmesinin son bulması için Tanrı’ya
yakarmaktır umut. Çaresizliğimi ve ne yapacağımı bilmezliğimi O’na şikâyet
etmektir. Mikro ya da makro planda, ümit sahibi olmak inançlı insanın en bariz vasfı
gibi. Şurada da yazmıştım: Hiçbir konuda ümidimi kaybetmiyorum. Ümidimi kaybedersem Tanrı’ya inancımı da yitirmiş olurum. Evet,
şu an, bugün, bir süredir sifonu arızalı bir tuvaletteki bok gibiyim, evet,
üzerinden kamyon geçmiş gibi kırık döküğüm, evet, tükürülüp atılmış bir sakız
eskisi bir halim var. Ama ümidimi yitirmiyorum. Bu halim böyle süremez.
Toparlanacağım. Kırık bir kolun alçıya alınıp kemiklerinin kaynamasının
beklendiği bir süre gibi sıkıntı içindeyim şu an, çözümsüz ikilemler arasında
dolanıp kararsız bir slalom yapıyor, her seferinde tepetaklak yuvarlanıp
durduğumu biliyorum; olan bitenin bilincindeyim. Zebur’da, Kuran’da, İncil’de,
sürekli ümit pompalanıyor kullara. Tıpkı (adamım) Kierkegaard’ın dediği gibi
davranmaya çalışıyorum, aksi halde kaybedenlerden
olurum:
“Ve kum saati, dünyanın kum saati boşaldı ve yüzyılın tüm
gürültüleri sustu; çılgın ve kısır çabamız bitti, yakınlarına gelince
sonsuzlukta olduğu gibi –erkeğin veya kadının, zenginin veya yoksulun, kölenin
veya efendinin, mutlunun ya da mutsuzun olduğu gibi- her şey sessizlik
içindedir; başın ister tacın pırıltısını taşısın ister basit insanların
arasında kaybolsun, ister yalnızca günlerin sıkıntılarına ve alın terlerine
sahip ol, ister dünya durduğu sürece ünün yüceltilsin, ister isimsiz ve
unutulmuş sayısız kalabalıkların arasında kaybol, ister seni kaplayan bu görkem
tüm insansal betimlemeleri aşsın, ister insanlar, ne olursan ol seni yargıların
en acısı, en alçaltıcısı ile vursunlar, Sonsuzluk milyonlarca benzerinden her
biri için olduğu gibi senin için de tek bir konuda bilgiyle donanacaktır:
Yaşamının umutsuz olup olmadığı ve umutsuzsa bunu bilip bilmediğin veya bu
umutsuzluğu bir kaygı gizi gibi, suçlu bir aşkın meyvesi gibi içine sokup
sokmadığın veya umutsuz olarak ve diğerlerine nefret duyarak öfkeye kapılıp
kapılmadığın konusunda. Ve eğer yaşamın yalnızca umutsuzluğu taşıyorsa gerisinin hiçbir
önemi yoktur! İster zaferler, ister yenilgiler söz konusu olsun, senin için her
şey kaybedilmiştir, Sonsuzluk seni artık hiç içine almaz, seni hiç tanımamıştır
veya daha da kötüsü seni tanırken seni kendi Ben’ine, umutsuzluğun Ben’ine
çiviler!”
Fazla mı ilahi
geldi? Umutsuzluk denilen şeyin Tanrı’ya karşı kapris yapmaktan başka bir şey
olmadığına inanan ben, kalbim ve beynim arasında kısıldığım kapandan kendi imkânlarımla
şu an çıkamıyor olabilirim, ama ya kapan değişecek, ya ben değişeceğim, şuuruna
erdiğim mesele bundan ibaret. Bunu bekleme ve sabretmeye de umut deniliyor
kısaca.
Kalbimin yarısı, ruhumun eşi, beynimin arkadaşı, tenimin
tamamlayanı hayatımda kayıp bir süredir. Böyle olmak zorundaydı çünkü ölmeden ölümü
yaşamaya başlamış gibiydim, can çekişir gibi.
Şimdi de başka türlü bir acı çekiyorum, tümüyle farklı. Daha da bu
eksiklik ne kadar zaman sürecek, hiçbir fikrim yok. Tanrı, ya beni böyle
yaşamaya alıştıracak, ya da lego misali noksan parçaları birleştirecek. Merhameti
ile –sadece bana karşı değil, Ex’e karşı da- bizi bir gün, bir zaman sonra, bir
şekilde, belki yetmişimize dayadığımız merdivenin son basamağında bir araya
getirecek. Ve ben, o güne kadar geçmişteki elmas ve pastan söz edip ‘bunların
hepsini çektim, artık istemiyorum’ diye sitem eden D&R’ı ya da başka umutsuz şarkıları değil, Judas Priest’in Angel’ini
dinleyeceğim. Hem de o arıza kadının değil, orijinal Judas Priest şarkısı bu.
Bu blogu okuyan da Judas Priest’i kız müzikleri yapan soft bir şey sanacak.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!