Dün akşam, geç saatte kardeşim aradı. Bu cümleyi yazarken telefona baktım, bir saat elli dört dakika konuşmuşuz. Yalnızdı, rahattı, ben zaten hep yalnızım. Biriyle ilk defa açık, sansürsüz, şeffaf konuşabildim bu süreçte yaşadıklarıma dair. İnsanın 11000km ötede dahi olsa bir kardeşi olması harika bir şey. Konuşmanın seyri, ‘şu adamı üzmeyeyim’ kaygısından uzaklaştırdı beni, ne var ne yok anlattım; ne yaptığımı, nasıl yaşadığımı, neler hissettiğimi. Aslında blogu konuşma diline aktardım diyebilirim. Berbat halde olduğumu tahmin ediyordu, hatta biliyordu ama bu kadar çıplak bir tarzda anlatınca resmi daha net görmeye başladı sanırım. Çok huzursuz oldu tabi ki. ‘Karanlık düşüncelerimden’ bahsetmedim, hayır, o kadar da değil, ama onun dışında kâh ağlayarak, kâh tıslayarak, kimi zaman onun titreyen sesini işiterek her şeyi konuştum. Canım kardeşim, daha önce, geçmişte yaşananlardan hareketle bir gün, bir yerde Still-Havva ile gene bir araya geleceğimize inandığını söyledi. Şimdiki mevcut durumun geçmişte yaşananlardan farkını dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım, bir şey demedi. Sonra bana bazı önerilerde bulundu: Bu evden taşınmalıymışım, hatta İstanbul’u terk etmeliymişim, başka bir şehirde kendime yepyeni bir hayat kurmalıymışım. (Hamsi pişirmekten daha mantıklı geliyor kulağa) Ancak bu şekilde hem üzerimdeki bu kasveti ve kederi atabilirmişim, hem kendimi toplayabilirmişim, hem de Still-Havva bana o zaman saygı duyabilirmiş. Anne-babayı bu halde, bunca hastalık ve dertleriyle bana böylesine muhtaçlarken bırakmamın mümkün olmadığını, ayrıca yaşadığım evi çok sevdiğimi, her köşesindeki Still-Havva’nın kokusu bana ıstırap verse de netice olarak hayatımda ilk defa bir yeri yuvam olarak benimsediğimi, her şeyin ötesinde parmağımı oynatacak mecalim ve isteğim olmadığını anlattım. İstek ve mecal konusunu zamana bırakmamı vurguladı, daha çok erkenmiş, her şey çok tazeymiş. Anne-baba konusunda bir şey söylemeye tereddüt etti önce, sonra onlar için kendi hayatımı mahvetmemin, vereceğim kararları geciktirmenin yanlış olacağına dem vurdu, benim yanlarında/yakınlarında olmamın onun içini bunca yıldır rahat ettirdiğinin altını çizme gereği duydu, ama bir yerden sonra da “Allah’a emanet etmen gerek” diye net konuştu. Önemli olan benim iyi olmammış. On yıl Amerika’da yaşayınca havasından ya da suyundan bir şeyler bulaşıyor sanırım. Her şey bir tarafa, bu konuşma bana hem çok zor, hem de çok iyi geldi. İyi ki var.
Sabah kalkıp berbere gittim. Yürürken 'bloga artık yeni bir şey yazamam, çünkü bu konuda, yani Still-Havva’nın benden bıkması, evi terk etmesi ve boşanmamız üzerine ne yaşadığımı, ne hissettiğimi, durumumu, düşüncelerimi, acılarımı aylardır yeterince döktüm. Spesifik bir olay olmadığı takdirde aynı şeyleri tekrar tekrar kusmanın anlamı yok' diye geçirdim içimden. Berberden çıktıktan sonra fırına gittim, iki kaşarlı poğaça, bir çay. Sonra eve yürürken birden karşından gelen “Aaaaa merhaba!” diye canlı bir sesleniş geldi kulağıma. Karşımda durup gözümün içine bakan 65-70 yaşındaki bu kadını tanıyamadım. Bütün diyalog boyunca da hatırlayamadım kim olduğunu. En başta beni biriyle mi karıştırıyor diye düşünmedim değil. Kıpır kıpır bir sesle konuşmaya başladı:
“Nasılsınız?”
“Teşekkür ederim, siz nasılsınız?”
“İyiyim, sağ olun. Still-Havva hanım hiç görünmüyor, geçenlerde bir araç geldi, eşyalar taşınıyordu?”
“Biz boşanıyoruz. Eşyalarını taşırken görmüşsünüzdür.”
“Aaaaa. Siz uzun zamandır evli değil misiniz?”
“Sekiz yıldır.”
“Anladım, o zaman ikinizin de ikinci evliliğiydi öyle mi?”
“Benim ilk, onun ikinci evliliğiydi.”
“Hay Allah. Hayatta böyle şeyler var, ben de ilk evliliğimi çok erken yaşta yapmış, sonra ayrılmıştım, sonra beş yaşındaki oğlum kucağımdayken evlendik, şimdi 38 yıllık evliyiz.”
“Evet, hayatta her şey var.”
“Üzüldüm, ya Still-Havva Hanım çok tatlı biriydi.”
“Yani… Hala tatlı.”
“Ama Virgilius Bey, biz sizi çok üzgün görüyoruz.”
“Yani… O ayrılmak istedi sonuçta.”
“Bunlar hayatın içinde olağan şeyler. Kendinize çok iyi bakın.”
“Teşekkür ederim, siz de selam söyleyin.”
Kime selam gönderdiğim konusunda hiçbir fikrim yok. Apartmandan komşu olduklarını kesin, eşini belki tanıyorumdur. Gayet zarif konuşan bu hanımefendinin dedikodu malzemesi olmayı pek istemedim aslına bakarsanız, ama bir yandan da dışarıdan nasıl üzgün görüldüğümü de onun ağzından işitmiş oldum. Konuşma boyunca sesimin titremesi de tuz biber ekti zaten.
Yıkık demek daha doğru sanırım.
Gerçekten bu konuda yeni bir şey olmadığı takdirde bir şey yazmak istemiyorum.
Kendimden bıktım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!