Şiddetli artçı sarsıntıları çok uzun müddet sürecek devasa bir depremi yaşadığım (ve hala yaşıyor olduğum) korkunç bir yıl sona eriyor. Rutin olduğu üzere, bu bir yılsonu yazısı, yılın kendimce özeti. Çok şey oldu.
Birlikte yaşamak, birlikte yaşlanmak, birlikte ölmek, yan yana defnedilmek, beraber haşrolmak dileği ve ümidiyle sekiz sene önce evlilik teklif ettiğim kadın, bu sekiz sene sonunda benim beraber yaşamayı, yaşlanmayı vs. istemeyeceği bir insan olduğuma kanaat getirdi, mayıs ayında ilk emarelerini, ağustos ayında ilk açık uyarısını gösterdikten sonra kasım ayında beni terk etti, iki hafta önce bugün boşanma duruşmasındaydık. Evlilik teklif etmeden on sene kadar tek başına yaşamış bir adamdım, sevdiğim kadının benden -bir cürüm işlemediğim takdirde- ayrılmak isteyeceğini aklıma bile getirmezdim. Öyle olmadı. Beni ‘ben’ olduğum için, beni benden ‘bıktığı’ için, beni kendisine ‘layık’ ve ‘yeterli’ görmediği için bıraktı. Üstelik arkasını dönüp gittiğinde geride kalan büyük oranda onun kurduğu, onun için düzenlenmiş bir hayattı. O, bu hayatı terk etti, ben onun istekleri, beklentileri ya da konforu için tanzim edilmiş hayatta bir başıma kalakaldım. Ruh uçtu gitti, ceset de bana kaldı. Bu yaşıma dek kendimi iyi, özel, sıra dışı bir insan olarak tahayyül ederken Still-Havva tarafından yavan, basit, değersiz olduğum yüzüme vuruldu. Her şeyine hayran olduğum, sevdiğim insan tarafından düpedüz hakir görüldüm. Bunun acısını ne zaman atlatabileceğimi bilmiyorum. Yara ne zaman kabuk bağlayabilir, göz yaşlarım ne zaman diner, tahmin etmekten acizim. Gerçekten çok berbat bir insan olmalıyım: İstatistiklere göre evli çiftlerin en sık boşandığı zaman aralığı 5-10 yıllık evliliklermiş. Biz sekiz sene evli kaldık. Dolayısıyla bu istatistiği destekleyen bir veriyiz. Bununla beraber gene istatistiklere göre evlilik yaşı genel olarak 25-30, halbuki biz evlendiğimizde ben 44, Still-Havva 43 yaşındaydı. Yani çocuk değildik, genç, yaşama dair deneyimsiz değildik. Olgun, aklı başında insanlardık. Dahası, Still-Havva az önce değindiğim 25-30 yaş grubuna dahilken bir evlilik yaşamış, sonra geçimsizlikten ilk evliliğini bitirmişti. Yani bu da istatistiği destekliyor. Datanın şaştığı nokta, benim. İlk evliliğimi geç yaşamış olmak, buna -Still Havva’ya yüklediğim değer ve sevgi çerçevesinde- atfettiğim önem ve 51 yaşında birden kendi kıymetsizliğimin yüzüme vurulması ve yalnız bırakılmak. Genç evlenip boşanan çiftlerin önündeki hayatla, geç evlenip boşanan çiftlerin önlerindeki hayatları arasında fark var. 25 yaşında kolu kırılan birinin iyileşmesiyle 50 yaşında kolu kırılan birinin iyileşmesi, kemiklerin kaynaması nasıl aynı değilse, gönül yarası, benlik yarılması da aynı şey. Aynı sürede tedavi olmuyor. Üstelik bana kendimi değersiz, önemsiz, beraber yaşlanmaya değmeyecek ve katlanılmayacak hissettiren insan; hayatımda en çok değer verdiğim kişi. KHK ile ihracımda yanımda duran, bu darbeye rağmen elimi tutan insan. Bir uydu gibi yörüngesinde dönerken hiç şikâyetim olmayan, aksine bunu sevgi ve sadakatle yaptığım yıldızım(dı.) Netice olarak geldiğimiz nokta; bana siktir çekildi. Uzay boşluğunda serseri bir gezegene, rüzgârda savrulan eski ve yırtık bir çöp poşetine dönüştüm birden. Açıkçası toparlanabileceğimi sanmıyorum. Somut bir sebep ya da cürüm olmadan defedilmek daha da fazla ıstırap veriyor insana. On dokuz yıldan uzun süredir blog tutuyorum, az önce baktım da bu senenin sadece kasım ve aralık aylarında bloga yazdığım yazı sayısı, çoğu yılın toplamından fazlaymış. Öylesine içim kanıyor, öylesine göz yaşlarım gayzer gibi birdenbire fışkırıyor, parmaklarım da hiç durmadan yazmış işte. 2024 hayatımın açık ara en kötü senesiydi. 2016’da KHK ile ihraç edildiğimde sosyo-ekonomik hayattan koparılmış, haksızca lekelenmeye ve ekonomik yokluğa mahkûm edilmiştim ama evlilik hazırlıkları yaptığım canım Still-Havva sevgisi ve desteğiyle elimden tutmuştu, hayallerimizi yaşamak için. 2024’te ise bu defa Still-Havva bir KHK yayınlamış gibi oldu, beni bizatihi hayattan kopardı, verdiği kararla kahretti. Daha önce de demiştim buralarda, benim için gerçek, en dayanılmaz ve dehşetli KHK bu işte. Yıl sonu yazısı evet, ama yeni yılda düzelebileceğime dair hiçbir ümidim yok. Çünkü Still-Havva artık yok. Yerine bir şey koyamam, eksikliğini telafi edemem, dahası beni terk etme nedenini, yani ‘beni artık beraber yaşamaya değer görmemesini, bana saygı duymuyor ve önemsemiyor olmasını’ aklımdan çıkaramam.
Bu sene başka nasıl geçti? Yürürken uyluk-kaval kemiklerimin birleştiği yerde daha önce yaşamadığım bir ağrı türü peydahlandı, kimi zaman yürümeme müsaade etmeyen bir rahatsızlık yaşıyorum. Küçük ve yavaş adımlarla yürümek daha güvenli, yoksa birden ortaya çıkan can acısı beni yere düşürecek kadar şiddetli olabiliyor. Bir covid geçirdim yıl başında, ilk covidimdi, epeyce zorladı. Terk edildikten sonra ellerimin -kimi zaman aşırı- titremesi ve bazı denge sorunları yaşamaya başlamam da vaki. Ara ara kum dökmeye devam.
Az kitap okudum. Bunda son dört ayın, yani Still-Havva ile yaşadıklarımızın rolü büyük. Nöronlarım donmuş halde. Daha evvel bloga yaşananlardan sonra entelektüel tüm faaliyetlerimin nasıl da iptal olduğunu yazmıştım. Kitap, seminer ya da ders videosu hak getire. Normalde hiç ilgimi çekmeyen fantastik, cadılı zombili dizilerle bütün günümü tüketiyorum.
![]() |
| Hepsi bu işte. |
Anne-babam iyice yaşlandı. Hastalıklarını say deseler arada unutacaklarım olabilir. Zamanla daha kötüye gidecekleri muhakkak. Onlarla da bu süreçte yeterince ilgilenemediğim bilincindeyim. Still-Havva’nın beni terk etmesindeki dolaylı etkilerine rağmen annem hala onunla kakarakikiri modunda iletişimde, babam desem hala kızım diye bahsediyor ondan. Utanmasalar bana “senin neden canın sıkkın, yüzün asık?” diye soracaklar. Anlatıldığına göre Selahattin Eyyubi, Kudüs’ü Haçlılar’dan geri alana kadar gülmemeye yemin etmişmiş, güya iki sene hiç gülmemişmiş. Neden iki sene bilmiyorum, Selahattin doğduğunda Kudüs zaten Haçlılar’ın elindeydi. Aklına sonra gelmiştir belki. Benim gülmemek için bir yeminim yok, kendiliğimden gülemiyorum. Aylardan beri kahkaha atmadım, en fazla fırında markette filan kasadaki çalışana teşekkür ederken tebessüm etmişimdir. İnsanın kalbi kan ağlarken yüzünde maske filan durmuyor.
Sağlığım? Bilmiyorum. Aylardır doktora gitmedim, kasım ayında göründüğüm, verdikleri ilaçları kullanmadığım psikiyatristler hariç. Düzenli almam gereken ilaçları da kullanmıyorum. Elim gitmiyor ki. “Allahım, al canımı, bu işi bir cinnet anında bana bırakma” diye sürekli dua eden birinin sağlığına dikkat etmesi biraz çelişkili olur sanırım. Sigara konusu canımı sıkıyor, çünkü günde dört paketi bulduğu çok. Üç paket her halükarda bitiyor zaten. Kalbimde bazen yaşadığım sıkışma hissi sadece nefes almama bile mani olan sıkıntıdan değil, sigaranın bu kadar artmasından da meydana geliyordur.
Hayat pahalılığı inanılmaz seviyede. Sikik emekli maaşımla zor bir ekonomik gelecek bekliyor beni. Evliyken, iki kişi beraber idare ediyorduk. Bu hafta başında Still-Havva ile görüştüğümüzde bir ara “ekmek elden su gölden yaşıyorum” diye bir söz sarfetti. Annesinin evinde. Ben artık bu hayat gailesinde de yapayalnızım. Geçim endişesi hiç olmadığı kadar içimde endişe yaratıyor.
Fetullah öldü. Esad kaçtı. Trump kazandı. Nicko, Iron Maiden’den emekliliğini istedi. İsrail soykırım yapmaya devam ediyor. Bütün dünya faşist-totaliter çizgiye kayıyor. Gelir eşitsizliği servet sahiplerinin lehine daha da bozuldu, daha da bozulacak. İstanbul depremini, dünya kıyameti beklemeye devam ediyor. Bense Allah’a isyan içinde, namazlarını kılmaya bırakmış, bir yandan da nereden cesaret buluyorsam canımı alması için O’na dua ediyorum, O’ndan başka kimsem olmadığını bilerek.
Yıl bitiyor. Ben de bitiyorum. Tuzla buz olmuş halde bir adamın yazdıklarını okuyorsunuz.
Onuru yok, kendisine saygı duymadığını söyleyen birini hala seviyor, özlüyor.
Gururu yok, her fırsatta -çoğu gerekli olsa ve sonrasında canını yaksa da- iletişime geçmekten mutluluk duyuyor.
Ruh eşi yok, kendisini beğenmeyen diğer yarısı kapıdan çıktı, gitti.
Şimdisi yok, geleceğinin de olmayacağının farkında.
Ümidi yok, çünkü ümitlenmesi için bir ışık kalmadı.
Yıl bitiyor, benden geriye bir şey bırakmayarak. Yarak.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!