Gene sabah oldu. Bir gün daha doğdu. Hala buradayım.
Saat 10am. Fırına gittim çay söyledim, bir de simit, oturup yedim bir köşede.
Günlük rutinimi yazayım birazda. Ne yaptığımı, ne yapmadığımı, Still-Havva beni terk ettikten sonra nasıl yaşadığımı.
Kısa özetle başlayayım: Hiçbir şey yapmıyorum. Hiç.
23 kasımda O evden ayrıldıktan sonra bu evde hiçbir şey yenmedi, bisküvi haricinde. Benimle dalga geçer gibi dolaba yemekler yapıp bıraktığını anlatmıştım. Dolabın kapağını açmadım, bir kere hariç. Onda da baktım, baktım, ağladım, kapattım. Kahvaltılıklar filan vardı, ne haldedirler kim bilir. Hiç çay pişirmedim kahvaltı da yapmadığım için. Bazen bugün olduğu gibi fırına gidip çay-poğaça ya da çay-simit yiyorum. Akşamları da bisküvi, ayrıca iki defa dışarıda kebap yediğimi söylemiştim size, dün akşam da geç saatte çıkıp çorba içtim geldim. Peynir, zeytin ya da sebze – meyve, sıfır. Hiç. İstemiyorum, canım çekmiyor, yapamıyorum, yiyemiyorum. Acıkmıyorum. Hissetmiyorum.
Hiçbir ilacımı almıyorum. Elim gitmiyor. Vitamin desteği filan da yok, kafamdaki en kesif karanlık düşünceler oradayken, ne anlamı var? Aklımı yitirmiş olabilirim ama kendi içinde tutarlı bir deliyim.
Dört paket sigara. Ne içtiğimi, ne kadar içtiğimi fark edemiyorum aslında, Boş paketlerden anlıyorum anca. Sigarayı kartonla alma alışkanlığım olduğundan evde hep var çok şükür.
Aralıksız kahve. Evet, hiç durmadan kahve içiyorum. Aynı kupayla. Mekân temizliğiyle ilgili hiçbir eylemim yok, sifonu çekiyorum en azından.
Sadece iç çamaşırımı değiştiriyorum, onun haricinde gittiği günden beri aynı pantolon, aynı sweatshirtler. Elim elbise dolabına da gitmiyor.
Doğrusunu isterseniz kolum kalkmıyor.
İlk başlarda deli gibi sokaklara atmıştım kendimi, durmadan yürüyordum. Şimdilerde halim ve mecalim yok. Hem gücüm kalmadı belli ki, hem de istemiyorum. Evdeyim hep. Ayaklarımı sürüyerek yürümekten alıkoyamıyorum kendimi, bacaklarım titriyor. Bir de üşüme hissi var, geçmeyen.
Ev. Tavan, kapı ve duvar. Müzik dinlemedim hiç. O gittiğinden beri tek bir şarkı yok. TV zaten yok evde. Still-Havva annesine götürmemiş olsa gene açmazdım. Hiçbir ses istemiyorum Still-Havva’nınkinden başka. Onunla da eşyalarını nihai olarak nakliyecilerle taşıdığı günden beri hiç konuşmadık. Görülen o ki, mahkeme günü olarak belirlenen 13 Aralık’a kadar da konuşmayacağız. Evden ayrıldıktan sonra neredeyse uzunca bir blog yazısı hacmindeki birkaç mesajıma da tuvalet kâğıdı muamelesi yaptığını hissettirdi kısa ve soğuk cevaplarıyla. Akşamları bazen game of thrones açacak oluyorum, sahne sahne, replik replik ezberlemişim sanki, hiç zevk almadan bakıp sonra kapatıyorum. Yeni hiçbir şey yok. Tek bir satır kitap yok. Ne çok kitap var aslında okuyacak… Ne çok kitap vardı... Bıraktım okumayı. Hemen her akşam bir şekilde maç var, hiçbirini açmadım, izlemedim. Namibya’daki milli parklardan canlı yayınlar da öyle.
Neredeyse bir aydır, aile terapisinden çıkıp da kesinlikle kafasında bitirdiğini anladığım günden bu yana sakallarımı kesmedim. Seneler önce sakal bırakmıştım bir dönem, şimdikinden daha uzundu ama İran mollaları gibi değildi, temizlemeye, biçimlemeye gayret ediyordum. Şimdiyse dokunulmamış haldeler.
Bu halimi sürdürebilmenin en basit açıklaması yalnız olmam: Annemler şehir dışında, Armutlu’dalar. Yoksa eve gelip kolaçan etmeyi isterdi biliyorum. Ne almışlar, ne bırakmışlar merakından bahsetmiştim. Telefonda sürekli “yemek yedin mi?” merakı var bir de.
Annem, Still-Havva’nın geride nasıl bir yaşayan ölü bıraktığını tam idrak edemedi galiba. Zavallı babam zaten idrak etme yetisinden de mahrum.
Still-Havva’nın geç yatmamdan ötürü baha çok kızdığını hatırlıyorum. Şimdi çok daha erken yatıyorum, ama milyon defa bölünen uykudan hiçbir şey anlamadan, üstelik erken kalkıyorum yataktan, sanki gerekiyormuş gibi. Yapacak bir şeyim varmış gibi.
Still-Havva’yla ayrılmadan önce, on sene kadar tek başıma bekar yaşadım ben. Bekar yaşama deneyimim var yani, üstelik iki senesi Erzurum gibi yeryüzü cehenneminde geçmişti bu sürenin.
Mesele kendini idare edememek değil. Mesele yalnız kalamamak değil. Mesele kendine bakamamak değil.
Mesele, Still-Havva’sız yaşayamamak. Bunu kategorik olarak reddetmek. O’nun benimle yaşamaya tahammülü bitmişken, benim onsuz bir hayata katlanamıyor oluşum. Katlanamayacak oluşum.
51-50 yaşlarımızı doldurduk ve geldiğimiz şu hale bakın.
Yeni bir gün. Ağzından dua düşmeyen bir adam olarak günlerdir tek dediğim “Allahım, al canımı.” Onun işine karışamam, haşa, ama bu işi bana bırakmasını da istemiyorum. Ertelediğim her gün, bir bahane, bir açıklama getiriyorum kendime. Söz gelimi kardeşimin yeğenimle gece vakti ben sahilde yürürken aramaları… yani Allah kadir-i mutlak, orası tamam ama haşa, bir de oynuyor benimle sanki. İki gece evvel gene vücut bütünlüğü konusuna takılıp son anda geri çekildim. Psikiyatrist-xanax meselesine değinmiştim, onu da vermediler bana. O doktor bir de Cuma günü beni aradı, hastane kayıtlarından bulmuşlar sanırım numaramı, nasıl olduğumu sordu, kontrole çağırdı. Böyle iyi doktorlar istediğinizde çıkmaz karşınıza. Gitmedim tabi ki. Gene “hastaneye yatmanız gerekiyor” diyecek. Bana hastane gerekmiyor. İhtiyacım olan Still-Havva’nın eli. Artık benden çok uzakta, beş dakika ötede, dünyanın bir ucundaki sureti.
Bütün bu okuduklarınız, “bu kadın seni bırakmakta haklıymış” sonucuna mı götürüyor sizi?
Siktirin gidin ya. Halimi Still-Havva bile anlamıyor, umursamıyor, ciddiye almıyor, siz mi anlayacaksınız Allahaşkına?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!