Günler ayrı dayanılmaz, gecelerim ayrı. Hangisi daha korkunç bilmiyorum. Akşam olduktan sonra galiba. Gündüzleri okula giderdi bazen, annesine gittiği olurdu ya da başka şeyler. Ama gece evdeydi hep. Odasında ders çalışır, bazen freelance işlerini yapar, dizilerini izlerdi. Sürekli kahve servis ederdim ona. Erkenden uyurdu yorulduğu için.
Koca evde on gündür yalnızım. Bu, 11. gece olacak. Eminim Still-Havva bu yaşadığım şeyi bilse, "bağımlılıktan kurtulmak için geçirdiğin yoksunluk atakları bunlar, biter” der, kestirip atardı. Hoş, anlatmaya çalıştım ama o kadar nafile bir çabaydı ki, verdiği karşılığı bana hakaret etmiş gibi duyumsadım. Kedi bile daha yumuşak ve anlayışlı davranıyor bana.
Duvarlar üzerime geliyor, kafamın içindeki sesler hiç durmuyor. Nefes alan bir cesedim, evse sıcak kalorifer petekleriyle Sibirya’dan farksız.
Ne kadar korkunç her şey.
Ben ne kadar kötü ve kaçılası biriymişim.
Evlendikten sadece iki hafta sonra, ilk kedimizi edinmiştik, şimdiki Kepçe kızım geldikten sonra evden kaçan Mİ’ye yuva olmuştuk. Ben de Still-Havva da kedileri seviyorduk zaten. Merhum kayınpeder -ki o bütün hayvanları severdi-bu kararımızı şüpheyle yaklaşmış; “ikiniz de çalışıyorsunuz, kedi yanında can ister, nefes ister, bence yapmayın, bütün gün yalnız olacak, yazık” demişti.
Bu evde benim için can yok artık. Nefes yok.
Bana yazık değil.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!