3 Aralık 2024 Salı

Dokuzuncu Halka Üzerine...

Beni içine koyduğu, gırtlağıma kadar battığım cehennemin en dibinde, dokuzuncu halkasında maruz kaldığım azap, “umursanmamazlık.” Yok sayıyor beni, hatta ölmüşüm de benden nihayet kurtulmuş gibi rahat. Biz evlenmeden çok önce, bu kadının dünyalar güzeli bir kedisi vardı; hatta yavruyken kendi evine alması için onu cesaretlendirmiş, ön ayak olmuştum. Dünyanın en güzel kedisiydi fakat o kadar çok sağlık sorunu vardı ki, maddi ve manevi olarak Still-Havva’yı aşırı yormuştu. Böbrekleri rahatsız diye çişini tutamıyor, evin her yerine işiyordu. Arada veterinerin hayatından ümit kestiği bir başka hastalığı oldu, gene de tutundu. Onca şeyin üzerine, ayrı olduğumuz dönemde kedi beşinci kattan düştü, dişleri, kemikleri kırıldı, haftalarca alçıda kaldı ama yaşamaya devam etti Still-Havva’nın görülmemiş sevecenliği ve bakımıyla. Daha da yıllar boyu sakat sakat kediliğini yaptı. En nihayetinde günü doldu, biz evlilik hazırlıkları yapıyorduk, son nefesini verdi. Hatta, bunu da yazayım, kedinin son gecesinde Still-Havva’nın ofisinde beraber sabahladık, bilinci tamamen gitmiş, hiçbir uyarıcıya tepki vermeyen zavallı kedinin son nefesini vermesini bekledik, kedi masada dururken Still-Havva ve ben onun yanında, sandalyelerde sabaha kadar oturduk. Sabah olduğunda mesai başlayacağı için ben çıkmıştım, arkamdan dilini ısırdığı için kedinin ağzından kan gelmeye başladı diye apar topar veterinere götürmüş, uyutulmadan orada ruhu terk ettiğini ben çıktıktan sonra hüngür hüngür ağlayarak telefonda anlatmıştı bana.  Hala aradan geçen onca sene sonra, Still-Havva’nın o dünya güzeli, bahtsız ama inanılmaz bir sevgiyle yaşattığı kedisini anmadığı gün yoktu(r.) 


Kendimi bir kediyle kıyaslamıyorum. Ama bu kadar umursanmamayı da kalbim kabul etmiyor. Hayatlarımızın neredeyse üçte biri beraber geçti. Sekiz yılı evlilikle, öncesi kâh ayrılık kâh beraberlik, ama daha çok candan sevgililikle. Ayrılıklar benim yüzümdendi, çok anlattım burada, zehir ve doz serisi zaten duruyor arşivde. Hepsini geride bıraktık. Bunca şey yaşadık. Yıllar geçti. Beni kalbinden, aklından, hatta anılarından tümüyle silmiş gibi bir halde şimdi. Ne yiyip ne içtiğimi, idare edip edemediğimi sorsun demiyorum, bana dayanma gücü, moral, enerji vermeye çalışsın da demiyorum. Burada dediğim başka: İyi ya da kötü, ne durumda olduğum Still-Havva’yı zerre kadar ilgilendirmiyor, umurunda değil. Aklından geçtiğimi sanmayın, sanmıyorum, çünkü o derece taş yürekli yazdıklarıma verdiği cevabi mesajlarının tonu. 'Defol git, beni rahat bırak' havasında. Sokakta karşınızdan gelen yaşlı kadın tökezlediğinde yanına gider, elinden tutarsınız. Bahçenizdeki kedilere mama veren komşuya siz de destek çıkarsınız. Annesinden kaçan çocuk yola koşarken engellemek için hamle yaparsınız. Bunlar tanımadığınız insanlar için yapacağınız küçük iyilikler.


Beni tanıyor. Beni biliyor. Herkesten iyi tanıyor, herkesten çok biliyor. ‘İşte o yüzden kaçmış, uzatma artık’ mı diyeceksiniz? 


Onu ne kadar sevdiğimi bilmiyor mu?

Ona ne kadar düşkün olduğumu bilmiyor mu?

Onsuz yaşayamayacağımı ta evlilik teklifi günlerinde şahit olduklarından bilmiyor mu?

Ona bir fenalık yapmadığımı, yapmayacağımı bilmiyor mu?

Ona zarar vermektense öleceğimi bilmiyor mu?

Onsuz yapabilsem, onca zaman, 2,5 senelik ayrılıktan sonra birdenbire ortaya çıkıp kendisine evlilik teklif etmeyeceğimi de bilmiyor mu? 


Bütün bunları bilmiyor olamaz. 


Böyle, bu şekilde, beni ölü bir kedi yavrusuna duyacağı merhamet ve üzüntüden bile mahrum etmesi, ancak bilinçli bir tutumun sonucu olabilir. Beni daha fazla acıtarak eline ne geçer ki? Benden gözle görülmeyen kanlar akıyor, kalbimden, kafamın içinden. Kan kaybediyorum. Yok oluşa gidiyorum.


Zerre kadar onu enterese etmiyor. Bana karşı en insani duyguları sadece törpülenmemiş, baltayla ormana girip ağacı kökünden hoyratça kesiyor. 


Dokuzuncu halkadan anlatıyorum size. Kahır hissi orada yaşanıyor. Çünkü artık ayrımındayım ki, ölsem ‘alas poor Yorick’ bile demeyecek, mezarcı gibi davranacak. 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!