22 Aralık 2014 Pazartesi

Zehir ve Doz Üzerine... (Birinci Bölüm.)



Erzurum’a döndüm. İstanbul’a “gidiyorum”, Erzurum’a “dönüyorum”. Evi kiraya verdiğim için ailemin yanında kalmak durumundayım, boğucu bir deneyim bu. Onlar da benim gibi alışık değil bu hale, çoğu zaman iki taraf da nasıl davranacağını bilmiyor; sürekli tetikteyiz birlikteyken. Mayın tarlasında yürümek misali yanlış bir sözün, ikircikli bir mimiğin kıyamet koparacağını karşılıklı bildiğimizden onların beni kızdırmama, ben onları üzmeme hususuna azami derecede dikkat ettiğimiz bir hafta geride kaldı gene. Hava birazcık ılık olsa yazlığa gideceğim ama olmuyor, bahardan evvel mümkün değil bu. Beni her şeyden çok seven – ve benimde üzerlerine titrediğim ailemle yedi gün dahi bir arada olmaya (o da akşamları ve geceleri) zor tahammül eden biriyim, yalnızlığıma asla ortak kabul etmeyen arıza herifin teki. Tahammülsüzlüğüm artık had safhaya ulaştı, kendisine bile tahammül etmekte zorlanan tahammül edilemez birine dönüştüm iyice. Eskiden hayatı tahammül edilemez bulurdum, şimdilerde bizzat kendime yöneldi huzursuzluğum… ‘İnsan kendisiyle barışık olmalı’ safsatasının karşıt önermesinden bahsetmiyorum burada, hiçbir olumsuzluğa katlanamayan, sabretmeyi zûl sayan bir adamın ruhsal aynadaki görüntüsünden duyduğu rahatsızlık sözünü ettiğim. Doğrusu bu ya, anlattığım durum hep bir parça vardı içimde; hiçbir vakit pamuk prenses olmadım ben, fakat son zamanlarda öylesine arttı ve yoğunlaştı ki, Paracelsus’a atfedilen “zehiri zehir yapan, dozdur.” vecizesini andırır şekilde iyiden iyiye somutlaştı, hissedilir ve rahatsızlık verir hale geldi. Şimdi buraya kadar okuyup da ‘madem böyle hissediyorsun, o zaman bu dertten arınmanın yollarını ara’ filan diyen olursa ağzını yırtarım ona göre. Akla ihtiyacım yok, akıllıca olsa bile. Akıl ne işe yarar ki, paranı ne şekilde değerlendireceğin ya da hava durumuna göre ne giyeceğine karar vermekten başka? 



Üç kişi kaldınız, itiraf edeyim ki her birinizle ayrı ayrı hukukum olmasa, sizlerin bundan sonra yazacaklarımı okumanızı engellemek için blogu tümden takipçilere kapatırdım. İçimdekileri kimsenin üzerine kusmaya meraklı ya da istekli değilim, hep söylüyorum ya, bu blog benim ağlama duvarım. Elin yahudisi duvarla konuşuyor, ben de blogla yazışıyorum işte.  


İlk Gördüğümde Aşık Olmuştum. Ta Amerikalardan getirttim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!