17 Aralık 2024 Salı

Ağırlık Üzerine...

Paralize halim devam ediyor. Yaşamak, yaşamaya devam etmek için asgari faaliyetleri öyle ya da böyle yerine getiriyorum; aslında onlar da müthiş zor geliyor, parmağımı kıpırdatmak bile ciddi efor istiyor ama nihayetinde olabildiğince ötelesem de mecburum, bir şekilde harekete geçiyorum.


Onun dışında bende hiçbir yaşam emaresi yok aslına bakarsanız. Evdeki kedi gibi, onun kadar iştahlı değilim ama bisküvi de olsa yiyorum, sıçıyorum, banyo yapıyorum, uyuyorum. Bunlar haricinde insana dair, insana yaraşır bir fiil yok hayatımda. 


Yaklaşık 1,5 senedir KDO’nun müdavimiydim; takip ettiğim konularda ders/seminerleri taze öğrenci heyecanıyla bekler, gün sayardım yayınlansınlar diye. Yeni dönem, cazip konularla yeni derslerle başladı, 1-2 seminerden sonra 5 Kasım patlak verdi ve işte o zamandan beri hiçbir surette elim gitmiyor videoları açmak için. En ufak bir entelektüel faaliyete dair heyecan duymuyorum, halbuki dedim ya, felsefe, din, kelam, tasavvuf gibi ilgimi çeken ana başlıkların ufuk açıcı bir tarzda işlendiği ve zihnimi harekete geçiren, kimi sorulara cevap bulduğum, yeni sorularla karşılaştığım bir mecraydı orası. Sadece KDO değil, başkaca kanallarda da bilimsel, felsefi yayınları izlerdim. Bitti. Bittim. Mefluç bir beyin düşünebilir mi? Sıradan şeylere bile odaklanamazken ciddi ve ağır konuları kafamda kuracak melekelerim buzula dönüştü. Dondu.


Kitap okurdum. O da bitti. 5 Kasım darbesinden sonra hayatımda kitap filan yok artık. Hiçbir şey okuyamıyorum. Elim gitmiyor, istemiyorum. İstesem bile odaklanamam ki. Zaten kurgu değil akademik ya da inceleme/araştırma kitapları tercih ederdim, nöronlarım kapılarına kilit vurdu o tarihten beri. Bazen anlık, bir kitap alayım mı diye geçiyor içimden, nefes alıp verdikten sonra kayboluyor hevesim. Halbuki okuyacak ne kadar çok, ne kadar güzel kitaplar var! Yapamıyorum. İç çekişlerim, oflamalarım tüm enerjimi buharlaştırıp atıyor içimden.


Saatlerce satranç oynayan biriydim Lichess’te, buraya kayıt düşmüştüm zamanında. Bir dakikalık Blitz oyunlar. Gene oynuyorum, evet, devam ediyorum, hiçbir şey yapmadığım onca geniş zamanda elim gayri ihtiyari telefondaki Lichess uygulamasına gidiyor. Fakat hem Blitz oyunda her salise önemli ve doğru hamleyi missclick olmadan yapmak şart, hem de oyunun doğası gereği tüm dikkatini yoğunlaştırmak elzem. Zaten missclik dediğim şey nikimde bile var, sıklıkla mağduru olduğum bir sakarlık o, şimdilerde ellerimin geçmeyen titremesiyle iyice zirve yaptı. Dikkat toplama meselesi ise hak getire, salaklaştım, oyunda acemiye dönüştüm. Ratingimin hali zaten meydanda, dibi gördü bu süreçte. 

Üç ayın rating grafiği: Satranç bile oynayamıyorum artık.

Tanıyan, benimle konuşmak, neler yaşandığını, hele nasıl olup da evliliğimizin böyle yıldırım hızında yıkıldığını merak eden insanlar var. Onlarla ağlamadan konuşabilecek hale gelmeyi bekliyorum aslına bakarsanız. Still-Havva aleyhinde bir şey söylemeyeceğim için gene bahsedilmese de dahi benim boktanlığım ve bu ayrılık haline müstahak olmam gündeme gelecektir. Still-Havva’yı yıllarca göklere çıkaran, onun hakkında -kalben inandığım şekilde- yeryüzü harikası gibi konuşan bendim, kimseye şimdi ne kötü bir şey söylerim, ne de söylemelerine müsaade ederim. Hem dedim ya, ağlamadan bu durum üzerine konuşabilmeliyim, bunu nasıl, ne şekilde, ne zaman yapabileceğime dair öngörüm yok. Hala durup dururken zırlamaya başlıyorum. Sokakta yürürken yalnızlığım, Still-Havva’sızlığım aklıma geliyor, gözlerim sulanıyor. Konumuzla alakası yok ama ben Still-Havva’yı çok seviyorum. Hala çok seviyorum. Beni ezip geçmesine rağmen…


Gülemiyorum. Bunun farkındayım. Haftalardır gülümsemedim sanırım. Kahkaha mı, hadi canım sen de. Hiçbir zaman dünyanın en neşeli adamı olmadım, ama gülmeyi sevmediğimden değildi bu. Şimdi ise buz kalıbı gibiyim. Nezaketen bile olmuyor, yüz kaslarım izin vermiyor değil, ama daimî bir yas halindeyim, gırtlağıma kadar battım oraya. Still-Havva ellerini benimkilerden çektikten sonra keder ve kahır yapıştı onlara, beni dibe çektiler, bırakmıyorlar sanki. Annem cumartesi günü doktora gittiğimizde – aşağıdaki yazı- sanırım biraz idrak etti durumumu, çünkü gerekli olmadıkça ağzımdan tek kelime çıkmadığına şahit oldu. Zorunlu olmadıkça konuşmuyorum. Ne kadar anladı bilemiyorum elbette. Bugün de babamın doktor işi için onunla birlikteydim ama babam eskiden de anlamazdı ki. 


Still-Havva’dan rica etmiştim, prime video, disney+ şifrelerini benimle paylaşır mı diye. Zaten okul dersleri öyle çok vaktini alıyor ki, tereddüt etmeden verdi şifrelerini. (Benim gibi yas tutmuyor malum, YL yapıyor kendisi.) Ben pek dizi izlemem, GoT, BCS, BB gibi şaheserler dışında. Şimdi ise ne görsem izliyorum ama sadece fantastik, distopik, Sci-Fi dizileri, yani hareket ve aksiyon konulu diziler. Öyle politikmiş, dramaymış, komediymiş, hiç çekemem. Kafam kaldırmaz bir kere. Çocuklaşmadım, henüz Marvel seyretmiyorum. Çok şükür. Müziğe gelince, hiç. Hiç. Evet ben, müziksiz yapamayan, Slayer delisi, klasik sevdalısı ben, Still-Havva gittikten sonra bir kere dahi müzik açmadım, dinlemedim. Yegâne istisnası telefonu sıfırladıktan sonra telefonun zil seslerini yeniden ayarlamaktan ibaret. İstemiyorum. İçimden gelmiyor ki.


Şaka değil, abartı değil, ajitasyon değil: Bana yöneltilen ithamlardan biri hiç bir uğraşım olmamasıydı, şimdi ise gerçekten hiç bir uğraşım yok. Blogtan başka hiçbir şeyle düzenli olarak ilgilenmiyorum; buna da ne kadar uğraş, ne kadar düzgün denirse artık. Üzerimden silindir geçmedi, silindir üzerimde kaldı demek yanlış olmaz. 


Öyle kaldı, kımıldamıyor. O yüzden aylardır sadece Still-Havva ile aramızdakileri yazıyorum buraya. Yarın kanser olduğumu öğrensem, gene Still-Havva'yı bir şekilde bloga kayda geçeceğim cümleye eklerim. 




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!