Toparlanıyorum desem de her günüm aynı değil maalesef.
Bu sabah ağır bir ruh halinde uyandım. Kahvaltı yaptıktan sonra (bu bir gelişme) üst kata, evdeki yaşam alanım(ız)a çıktım, kahve makinesini ayarladım, bilgisayarı açtım. Elimde telefon, gün boyu kalkmadım koltuktan; kahve almak ve tuvalete gitmek dışında.
Still-Havva’ya yazmaya niyetlendim yüzlerce defa. Mutlu olup olmadığını, bu evden gittikten sonra kendini daha iyi hissedip hissetmediğini sormadım hiç, cevabı mutluyum olursa benimle yaşamaktan duyduğu mutsuzluğu yüzüme vurmuş olacak, mutsuzum derse, bu defa geri dönmeyi reddettiğine göre bu mutsuzluğun benimle yaşamaktan evla olduğunu ima edecek. Soramıyorum bu soruyu. Ama onu o kadar merak ediyorum ve özledim ki, görebilmek için can attığım da doğru yani. Ardından bu ‘görmek için can atma’ konusu içimi kor gibi yaktı. Sanki bir süre sonra, o süre elbette belirsiz ama işte, bir süre sonra geri dönmeyi düşünecek, gene benimle olmayı isteyecekmiş ümidime değinmiştim son yazılardan birinde, ulan biz daha boşanmadık bile! Neyim ümidi bu? Mahkeme cuma günü. (13. Cuma) Bu yazıyı akşam yazdığıma göre, temiz 1,5 günümüz var. Doğmamış çocuğa don biçmek derler ya, bu örnekten devam edersek gerdeğe girmeden don biçer gibiyim ben. Dönecekmiş!!!
Öte yandan öyle huzursuz, tatsız bir sabahtı ki, aslında gözümü açtığım andan itibaren Still-Havva’yı aramak istediğim de inkâr edilemezdi hani.
İyi ama ne diyecektim?
‘Seni çok özledim’ mi? Bunu duymasının hiçbir hükmü yok ki.
‘Beni bırakma’ mı? Arkasına bakmadan kaçan birine ne tesiri var bu yakarışın?
Üstelik artık bana saygı duymadığını yüzüme karşı haykıran birinden bahsediyoruz.
Bu kadar gurursuz olmayı nasıl yedirebilirim kendime? “Seni özgüvenli biri sanıyordum, özgüvensiz çıktın” demişti bana, bu kadarcık özsaygım da mı yok yani, böylesine ağır, hakaret niteliğinde sözü işittikten sonra hala dizlerimin üzerine çökeceğim onun önünde?
Gurbet yaşıyorum. 51 yaşında bu hallere düşen zavallı bir adamım!
Gün içinde birkaç kez ağlama krizine girdim.
Elim telefona gidiyor, uygunsa görüşelim mi yazacağım, parmaklarım ekrana basamadı. Kaç defa aynı şey.
Cuma mahkeme var.
Bir parça da olsa bana şefkat ve ilgi göstermesine ihtiyacım var.
Beni ‘ben’ olduğum için terk ettiğini söyleyen birinin şefkati ne kadar samimi olur ki?
Onu herşeyden çok seven kocasını, ilk görüşte aşık olup ben içeride emlakçıyla konuşurken adamın arkasından bana kalp işareti yaptığı evini, ailemize katılması için can attığı kedisini, gönlünce düzenlediği çalışma odasını, rahat yatak odasını, bir başına kulandığı ayrı tuvaletini, 220 metrekarelik yuvasının konforunu sırf bana katlanamadığı için bırakıp giden ve annesinin evinde 15metrekarelik bir odada yaşamayı kabullenmesini gördükten sonra benimle alakadar olmasını ummak ne kadar aptalca!!!
Ne söyleyeceğim? “Önümü görmek için ışığına ihtiyacım var” mı? 50 yaşındaki kadın kararını verdi, kulaklarını ve elektrik saatini kapattı, arkasını döndü, kapıyı çekti gitti.
Öyle bir sarmalın içindeyim ki, “sensiz yaşayamıyorum” dediğimde, kendisine bağımlı olmama dair söylediği sözleri tasdik etmiş oluyorum.
“Sensizliğin yarattığı travmayı aşamam” dediğimde, zaten travmalarımı aşmaya yönelik çaba göstermediğimi, artık gayret etmemi, bunu kendim için yapmamı söyleyecek, nasıl da bullshit laflar.
Hoş görsün demiyorum, ama bu ne acımasız bir hor görü!
Böylesine katlanılamayacak bir insan mıydım ben?
Onun üzerine titrediğimi de mi unuttu?
Saatler geçti. Yemin ediyorum defalarca whatsapp ekranını açıp mesaj yazmaya niyetlendim, her defasında duraksayıp kapattım. En sonunda saat 4pm gibi ne olacaksa olsun psikolojisiyle bugün müsait olduğunda kahve içelim mi diye mesaj gönderdim.
“Ödev yetiştiriyorum ya.”
Bazı cümleler bıçak şeklini alır. Sivri uçlu, keskin ağızlı. Sonra gider muhatabına saplanır. Bunca şeyin üzerine nasıl hala kanayabildiğimi, böyle bir mesajdan sonra neden aklımın başına gelmediğini, bu defa niye daha da şiddetli, sarsılarak ağlayabildiğimi bilmiyorum. Ellerimin titremesine mani olamadığımı hakeza. Hayatım psikolojik otopsimi yaparak geçti, ama bu durumu çözümleyemiyorum.
Birinin gözündeki önem ya da değer sıralamasında küme düşme potasına demir atmışken, nasıl olur da hala şampiyonluk hülyalarına dalabildiğimi gerçekten bilmiyorum. Dönecekmiş. Bu sadece geri zekâlılıkla açıklanamaz.
Hiçbir kıymetim yok. Bırakın özeli, sıradan bile değilim.
Bunu kabullenmek ne kadar acı.
Cuma mahkeme var.
Ben tek başıma kahvaltı yapmayı başarıyorum diye kendi kendimi gaza getirmeye devam ederken, aslında onun gözünde yetiştirdiği ödevden daha değersizim. Ben mahvoluyorum, o ödevinden iyi bir not alma derdinde. Varlığımla yokluğum bir değil, çünkü onun nazarında var olsam, böyle davranmazdı bana.
O kadar zavallıyım ki, tam Still-Havva’nın ‘işte seni bu zavallılığına katlanamadığım için bıraktım’ diyeceği türden bir sefillik bu.
Çaresizlik sarmalı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!