5 Aralık 2024 Perşembe

Final + Üzerine...

Duygusal anlamda en kaotik gün bitiyor birazdan. Hala da sakinleşemedim, sinirlerim alt üst.


Dün annemlerle konuştuğumuzda bugün onlara gideceğimi söylemiştim. Fakat bir yandan da bu halet-i ruhiyede onlara gidemeyeceğimin de farkındaydım. Öğlen vakti alttaki postu buraya bıraktıktan sonra, üç mektup yazdım karalar gibi çabucak, biri anne-babama, biri Still-Havva’ya, sonuncusu da kardeşime hitaben. Hepsini ayrı zarflara koydum, günler öncesinden kapıya yapıştırdığım notu attım, daha tafsilatlı ve özenilmiş bu üç mektubu gene kapıdan girildiğinde hemen görülecek şekilde yerleştirdim. Sonrasında bilgisayardaki Google hesabını kapattım, hızla giyindikten sonra kediye fazla mama ve fazla su bırakıp evden çıktım koşarak. 


Annemlere filan gitmeye niyetim yoktu. Doğruca Ayrılık Çeşmesi Marmaray durağına. Orada trenlerin çoğu istasyonda olduğundan daha hızlı perona yanaştıklarını düşünmüştüm daha önceleri gözlemlediğimde. Evet, vücut bütünlüğünü filan boş verdim anlayacağınız. Oraya gittim, peronun en başında, tünele doğru parke taşı gibi şeyler koymuşlar üst üste. Leş gibi sidik kokuyor, kuytu bir yerde olduğundan belli ki gece seferlerinde bazı yolcuların uğrak köşesi. Gittim oraya oturdum. Ne yapacağımı biliyorum. Kararlıyım. Telefonu çıkardım cebimden, önce Still-Havva, ben- avukat whatsapp grubundan çıktım, sonra Still-Havva’ya kedi bu sabah kucağımdayken çektiğim fotoğrafı yolladım, altına da not düştüm, “bu melek ve masum kızına bir yuva bul” diye. Cevap filan beklemedim. O parke taşlarının üzerinde otururken telefonun ayarlarına girip iphone’u sıfırlama işlemi başlattım, yani içinde ne var ne yok buharlaştırdım. O iş de bitti. Tren beklemeye başladım sonra. Ne yapacağım belli. İlk birkaç trende gözlem yaptım, nereden nasıl atlarım diye. Tam kendimi hazırlamıştım, bisikletli bir çocuk geldi yakınıma, durdu, adap ya da kural bilmiyorum, en arka vagona biner bisikletler. Ortaokul talebesi yaşlarında. Onun yanında, önünde yapmak istemedim, duraladım. Duygu yoğunluğu ilginç bir şey, duraklayınca, kendini tekrar toplaması gerekiyor insanın. On dakika filan gene taşlarda oturdum, iki tren daha gelip geçmiş olmalı. Sonra gene kesafet sardı beni, kalktım, bu defa da iki tane genç kız bıcır bıcır geldiler yanıma, neyin dedikodusunu yapıyorlarsa artık, anlamadım da. Onların kâbusu olmaktan geri durdum bu sefer. Evden çıkmadan evvel internette tren önüne atlamaların olduğu güvenlik kameraları videolarını izlemiştim, çığlık çığlığa oluyor herkes. O kızların haberi yok ama kıyamadım işte. Gene gittim oturdum. Bir daha deneyeyim diye cesaretimi topladım, evet, cesaret gerekiyor bunun için, bu defa da bir anne ve elinden tuttuğu çocuğu... Yani evet, Allah benimle dalga geçiyor demiştim ya, yalan değil. En sonunda içim şişti, çıktım istasyondan, Nautilus AVM var orada, oraya geçtim. Aksi gibi karnım acıkmıştı ama ne saçma bu şey bu halde yemeği düşünmek. Gittim Nero’ya, bir kahve aldım. İçtikten sonra basbayağı uyudum orada. Cafede uyudum ya. Bir saat filan sonra gene çıktım, aynı hedefe doğru. Bu defa da mesai bitimi ve okul çıkışı saatine denk gelmişim; peron çok daha kalabalık. Sinirim bozuldu iyice. Beni bekleyen ve üstelik telefonum sıfırlanmış halde kapalı olduğu için arasalar da ulaşamayacak annemleri düşündüm, endişeli olmalılardı, beni bekliyorlardı. Kendimi toplayıp onlara gittim. Babam yatsıya gitmiş, annem mutfakta. Çok merak etmişler, defalarca aramışlar, mesajlar yazmışlar, bu arada kardeşim de arayıp ulaşamamış, anneme sormuş beni. Babam yatsıdan eve geldikten sonra meğer çıkıp benim eve gelmeyi kafalarına koymuşlar. Yani aslında Allah dalga geçiyor diyorum ya, yardım da ediyor elbette, ben daha dolansam filan evime gelip o mektupları zamansız okuyacaklardı hafazanallah. Telefonum bozuldu dedim, geçiştirdim. Patatesli yumurta hemen. Annem “senin elin mi titriyor” diye sordu, fark edilmeyecek gibi değil ki. Babam geldi sonra, çok mutlu oldu beni görünce. Sarıldık, öpüştük. Yarım saat sonra ayrıldım onlardan. 


Kafam ve duygularım iyice çorba olunca, eve gelmeye karar verdim. Geldim telefonu tekrar kurmak için. Böyle konularda çok yetersizim aslında, bu işlerde Still-Havva’nın eli benden çok daha yatkındı(r), teknolojik kurulumları o yapardı normalde. Şimdi iş başa düştü, bin bir güçlükle, defalarca isyan ederek, küfürler yağdırarak uzun uğraşlardan sonra hallettim. Bütün uygulamalar, her şey sıfırlanmış, teledonda hiç bir şey kalmamış. Ama en akıl almazı şu: Eski hesaptan geri yüklemeyi seçtiğimde whatsapp’ta Allahü Teala benimle acı acı dalga geçti: Bu sabah Still-Havva’ya telefonu sıfırladan önce gönderdiğim mesaj da yok, dünkü de, geçen ayki de, geçen senelerdeki mesajlarda. Ama Still-Havva ile 2016 mesajlarımız orada. En son gelen mesaj 1OCAK 2017! Evlenmemize beş aydan fazla var ya! Nişanlıyız o zaman, ikimiz de babalarımızın evinde yaşıyoruz, daha şantiyede çalışmaya başlamamışım, işim olsun da evlenelim hayalindeyiz, özlem doluyuz, aşk taşıyor bizden, mesajların romantizm dozu arş-ı alaya varıyor neredeyse. Açığa alınmadan, KHK ile ihraç edilmeden, tabi ihraç sonrasında bana destek olmak için Erzurum'a gelip eşyaları toplamama yardım etmesi... Fotoğraflar... Videolar... Karşıma çıktılar öylece. Okudum, baktım, baktım, baktım. Ben daha devlet memuruyum, o evlenip yanıma, Erzurum'daki lojmana yerleşecek filan...Yani, Allahım, senin kulunum, aciz ve zavallı nesnenim, sen şüphesiz her şeyin en iyisini bilirsin, eylersin ama bu kadarını da bana yapmasaydın daha iyi olmaz mıydı? 


Ruh halim hala Ayrılık Çeşmesi tren istasyonunda. Annemlerden nispeten toparlanmış dönerken bu mesajlar Mike Tyson kroşesi gibi oldu. Üzerimden tren geçti ama başka şekilde. Acayip, çok acayip bir haldeyim. Ruhum aşırı yorgun. Nasıl kalp krizi geçirmiyorum hayret. O da Allahın işi. How all occasions do inform against me hali bu. 


Hamlet de ölüyordu sonunda. 


a.q. benden başka herkes ölüyor. 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!