31 Aralık 2025 Çarşamba

Bomboş Geçen Bir Sene Üzerine...

Her sene sonu, o yılın kısa bir özetini yaptığım yazıları adet edinmiştim. Geçen sene bile yapabilmişim bunu, az evvel baktım, hayret ettim. Şimdi ise, istediğimden değil de, biraz âdet yerini bulsun nevinden karalıyorum bu yazıyı. Aslında geride bıraktığımız Kasım ayının 23’ünü, yani 1. senenin dolmasını, bir başka deyişle sene-i devri kendimce yeni yılbaşı olarak hissetmiştim, ama olsun, dediğim gibi âdet yerini bulsun. Ne olsa bir sürü takvim sistemi var, Julian, Gregoryan, Hicrî, vs. Virgilius’un takvimini kullanan başka kimse yok neticede, öyle olsa bütün dünya “bugün HS 403. gün” diye düşerdi tarihe. O kadar da değil. Doğru, hasta ruhlu rezil bir depresifim, fakat şizofren değil. Henüz değil. 


Sağlığım daha fazla bozuldu. 53 yaşında birinin sigara tüketimini birden iki misline çıkarması, günde üç paketten fazla içmesi bunun aslî sebebi. Henüz kalp krizi geçirmemiş olmam bence sürpriz, çünkü sigaranın yanısıra bu bir senede on kilodan fazla şişmanladım, 106kg oldum. Üstelik hayatımda hiç olmadığı kadar çok yürüdüğüm bir seneydi, telefondaki uygulamaya göre günde ortalama 9317 adım atmışım. Avare, boş beleş bir adam olarak her fırsatta sokağa çıkıp adımlıyorum sokakları. Aşırı öksürüyorum, dakikalar süren öksürük krizleri bunlar, öyle ki gözümden yaş geliyor bazen. Sigaradan elbette. Bir ay önceye kadar Nutella – Sarelle- Çokokrem grubundan günde bir kavanoz tüketiyordum, azaltmaya karar verdiğimden haftada bire düşürdüm. (Tek akıllıca kararım.) Gözlerimin bozukluğu iyice arttı ve artık yakın gözlüğü kullanmaya başladım, sürekli değil, gerektiğinde.


Her sene sonu yazımda o yıl boyunca okuduğum kitapların fotoğrafını koyar, haklarında birkaç kelam ederdim burada. Bu sene sıfır kitap, sıfır kelam. Artık ne felsefe, ilahiyat ya da sosyoloji videoları izliyorum, ne de ilgileniyorum. Sıfır merak, sıfır ilgi. Eğer entelektüel bir şalterden bahsedilebilirse, ben o şalteri 403 gün önce indirdim. Zifir. Vaktimi amazon ve disney+ dizileriyle, filmlerle geçiriyorum. Tabi ki satranç oynuyorum. Bunların yanında, daha önce bana tahammül edilemez gelen, eskiden kesinlikle korkunç olduğuna inandığım bir hâl daha var, artık alıştığım: Hiçbir şey yapmadan oturmak. Koltuğa çöküyorum ve uzun süreler patates çuvalı misali kalıveriyorum. Hayalimde Still-Havva ile konuşuyorum hep. Bu konuda olabildiğimce objektif davranmaya çalışayım, içinde bulunduğum kasvetli ve perişan ruh durumu, dışarıdan bakıldığında ilk başlarda “yazık adama, ne kadar üzülmüş karısı gitti diye”, sonraki safhada, “üzüntüsünü atlamamış mı, yazık, bu böyle sürmez ama” diye düşünülmesini olanaklı kılıyordu, şimdilerde ise “ayıp ama hala toparlanamaması, hala ayrılık travması yaşaması, bu kadarı düpedüz zavallılık” eleştirisine kapı açıyor. Bunun farkındayım. Sempati bitti, hissedilir bir antipati başladı. Sikimde mi ne düşündükleri? Vallahi değil. Ne var ki şunun ben de ayrımındayım: Sevmeyi beceremediğim gibi yas tutmayı da beceremiyorum.


Annemle üç aydan fazla süredir konuşmuyoruz. Hiçbir iletişimimiz yok. Babamla doktor işleri devam ediyor, demansı artık elle tutulur bir hal aldı, eski hastalıklarının arasına bir de hematolojik sorunlar eklendi. Yaşlanıyorlar elbette. 


Her gün 33 defa “Canımı al ya Rabbim” diye dua etmeye devam, bir de Kedi kızım olmasa ne yapardım ben?









23 Kasım 2025 Pazar

Bir Senenin Geçmesi Üzerine...

Bugün, mahvoluşumun ilk yıl dönümü. Geçen sene, işaretlerini önceden vermeye başladığı ayrılık kararını bana 5 Kasımda kesin olarak bildirmiş, evi de 23 Kasımda terk etmişti. Kelimenin tam ve literal anlamıyla kaçarcasına gitti. Kişisel eşyalarını, kitaplarını, kıyafetlerini, bir de TV ve çamaşır kurutma makinesini götürdü annesinin evine, dayalı döşeli bu koca evi olduğu gibi geride bıraktı hızla uzaklaşırken. Onun yokluğunda bomboş kalan bir ev. Kendisine evlenme teklif ederken Mark Twain’in Adem’inden ilhamla “sen neredeysen cennet orasıdır” dediğim ve oradan hareketle evliliğimiz boyunca blogta kendisinden Havva olarak bahsettiğim kadın, ardında bıraktığı cehennem alevleri arasında saplanan cesedime “üstesinden gelmek zorundasın” diyerek kestirip attı, gitti. 


Üstesinden gelemedim. Bir sene doldu bugün. Üstesinden gelmek; kabullenmek, alışmak, unutmak ve yeniden başlamak olsa gerek, kabullenmeyi yaşadığım tüm ıstırapla çaresiz -ne yapabilirim ki başka- sindirdim sayılır ama diğerleri? Mümkün mü? Mümkün olmadığını O daire kapısından elinde valizi ve bilgisayarıyla çıktığı tam bir sene önce de biliyordum, bende değişen bir şey olmadığını ve olmayacağını adım gibi söyleyebilirim size. 


Onursuzca geçti bir sene. Yüzüme beni sevmediğini, saygı duymadığını söyleyen Still-Havva, niteliksizliğimi, değersizliğimi, önemsizliğimi, işe yaramazlığımı haykırdı ve kendisine layık görmediği, yok saydığı bu adamın hala göz yaşlarıyla kendisiyle konuşmaya çalıştığını, karşısında heyecanla titrediğine pek çok kez şahit oldu. Halimden keyif aldığını sanmıyorum, ama umurunda olduğunu da. Onursuzca dedim, söz gelimi bir senedir posta kutusuna her ay bırakılan doğalgaz, su vs. faturaları hep onun adına gelmeye devam etti, elbette ben ödüyorum hepsini ama kurumlara başvurup üzerime almak yerine Still-Havva’nın ismini o faturalarda görmenin bana verdiği acı-mutluluk karışımı duyguyu yaşamayı sürdürüyorum. Ya da, Amazon ve Disney+ hesaplarından film ve dizi izlemeye devam ediyorum hala. Yanlış anlamayın, parazitlik yapmak değil bu, kendisine ücretlerini ödemek istediğimi söylemiştim – normal bir insan bunu yapacağına kendi adına bir hesap açar ve ücreti gene öder değil mi? Bense onun hesap şifresiyle girdiğimde izlediği filmleri, dizileri görüp kendimce pasif stalk yapmaya devam ediyorum böylece. Her gün defalarca kez Kitapyurdu’na göz atıp yeni bir kitabı çıkmış mı diye bakmak da öyle. 


Kitap dedim, bir sene geçti kitap almayalı, okumayalı. Müzik dinlemeye başladım demiştim daha önce, ama sadece metal. Zamanı nasıl çarçur edilmesi gereken bir olgu olarak ele aldığıma da değinmiştim; aylarca Chat GPT ile saatler süren sohbetler yaptım, zaten dizi ve filmle geçiyor günlerim. Bir de satranç. Elle tutulur hiçbir şey yapmadığım, üretmediğim, irade ve çaba göstermediğim, üstelik bir de para kazanamadığım için bir zamanlar bana “en büyük hayranınım” diyen kadın tarafından bir böcek, daha doğrusu sanki iğrenç bir keneymişim de acilen kendisinden kurtulunması gereken bir adam olduğum kanaati pekişmişti Still-Havva’da, şimdiki durumum ise kat be kat beter halde. Kimin umurunda? Still-Havva’nın değil elbette. 


Eski kızına, eski çiçeklerine tüm özenimle bakıyorum. Artık benim kedi kızım, benim çiçeklerim onlar. Ne tuhaf, o evden giderken çiçeklerin hepsi ölmüştü halbuki. Bitkilerden birinin kuruduğunu, üçünün de gövdelerini Still-Havva’nın kestiğini gayet iyi hatırlıyorum. Hayatım boyunca saksı, çiçek işlerinden uzak durmuş ve hiçbir ilgisi de bilgisi de olmayan biri oldum, Still-Havva gittikten sonra ise kuru saksıları ısrarla ve düzenli olarak – ne yaptığımı, ne kadar sıklıkla yapmam gerektiğini tam bilmesem de- aylarca sulamaya devam ettim, fotoğraflarını çekip Chat GPT’ye gönderdim ve sorular sordum, bir de sürekli konuştum onlarla. Sonuçta hepsi canlandı, hayat buldular tekrar. Konuşmak derken, Still-Havva’yı anlattım hep, ona kızmamalarını, beni terk ederken çiçeklerini yanında götürmesinin mümkün olmadığı için bu evde kaldıklarını söyledim devamlı. Kedi kızıma söylediklerim gibi yani. Dilleri yok, ikna oldular mı bilemiyorum. 


Ben inanılmaz kilo aldım. O bu evden gittikten sonra, bir sene içinde on kg kadar şişmişimdir, göbeğim kocaman. Üstelik hayatımda hiç olmadığı kadar çok ve uzun yürüdüm bu bir sene boyunca, buna rağmen öyle. Sürekli abur cubur yemeğe, günde üç paket sigara içmeye devam ediyorum. İntihar edemediğim belli oluyordur. Çıkan manileri, beklenmedik olayları defalarca yazmıştım, en var ki yaşamım bir an önce ölmek üzere kurgulu. 


Mahkeme, tapu vs. gibi resmi işlemler bittikten sonra benimle bir kez olsun kahve içmeye bile yanaşmayan, tekliflerimi püskürten Still-Havva’dan bir fatiha bile istemeyecek kadar kırgınım doğrusunu isterseniz. Bir kez olsun “nasılsın?” diye sormamış birinin “Alas, poor Yorick” demesi samimi gelmez ki. 


Ama daha önce de buraya yazmıştım, konuşabildiğim tek insan olan kardeşime de telefonda defalarca vurguladım, içimde Still-Havva’ya karşı zerre miktarda kızgınlık, öfke filan yok. Tarifi imkânsız kırgınlığım ise tamir edilemez düzeyde. 


Yaşamak dediğimiz şey nefes almak, sigara içmek, sıçmak, kediyi gurlatmak değildir ki. Özsaygı, özgüven, onur ve sevdiğimizce sevilmek yani birliktelik, aidiyet değil midir yaşamak? 


Benim için game over’ın birinci yıldönümü bugün. 


Namazı da bırakalı bir sene olduğuna göre, dünyada olduğu gibi ahiretteki reel cehennem için de kuvvetli bir aday olarak dibin de dibindeyim. Bekliyorum.


Sağdan ikincinin yaprakları sonbaharda döküldü, yoksa ne kadar güzeldi yazın.











Not: Aslında yazı burada bitecekti ama bir şeyler daha karalayayım istiyorum. Ölmüş kurumuş çiçeklerinden bahsederken sanki bir metafor yapıyor gibi olduğumu hissettim: Yani Still-Havva’nın bana dair sevgisi ve saygısı ölmüş olsa da, onun nezdinde artık yok hükmünde yaşamaya itirazımla tekrar canlandırdığım ve hayat bulduklarına şahit olduğum bu bitkiler üzerinden kozmosa bir mesaj gönderiyormuşum gibi. Bırakın Allah aşkına. Vallahi yok öyle bir şey. Ben size metaforun şahını geçen sene de yazmıştım, şimdi tekrar altını çizeyim o zaman: Still-Havva geçen sene evi bugün terk etmişti, 23Kasımda. Ertesi gün, yani 24Kasım ise onun doğum günüydü. Yani bıkıp geride bırakmak için sabırsızlandığı, arkasını dönüp kaçarcasına uzaklaştığı benden ayrılmasının bir gün sonrası, yeni hayatının ilk günü, aynı zamanda 50. doğum günüydü. Masonluğa giriş ritüelinin olduğu günü mason biraderler gerçek doğum olarak nitelerler ya, işte tam o misal. 

Son olarak, yarın ben de -tek kişilik- pastamı alıp Still-Havva’nın yokluğunda onun için kutlamasını yapacağım, bir tür gıyabî cenaze namazı gibi. 


7 Kasım 2025 Cuma

Melun ve Meş'um Kasım Ayının İlk Olayları Üzerine...

Uğursuz Kasım ayı gelince, bende tekrar bloga üst üste yazılar döşeme arzusu depreşti ama kendimi bir şekilde frenliyordum. Bugün ne değişti de bu yazıyı karalıyorum peki?


349 gün sonra, bugün bu eve yabancı bir insan geldi: Tesisat ustası çağırmak zorunda kaldım; üst kattaki tuvaletin sifonu ne zamandır su sızdırıyordu ama akan su miktarı artmaya başlayınca, gömme sifonlar da puzzle gibi olduğundan benim becerimin çok üzerinde, bir usta lazımdı tamir için. Conta yavşamış, değiştirdi, gitti. Adam evin kapısından girerken ona yalnız yaşadığımı, 349 gün sonra bu eve gelen ilk insanın kendisi olduğunu, ayrıca temizliğe de kimse gelmeye razı olmadığı için evin pisliğini hoş görmesini söyledim, gülerek alışık olduğunu söyledi.


Eskiden pek meraklı olan ve eve her kim gelse mutlaka tadına bakan kedim, ücra bir köşeye saklanıp burnunu bile çıkarmadı bu defa, usta gidene dek. Still-Havva ile evliyken onun annesi, benimkiler filan arada gelirlerdi, kedim de hep ortalarda çantalarını, kıyafetlerini, ayaklarını koklar, dolanırdı. Bu vesileyle farkına vardım ki 349 gün boyunca benden başka hiç kimseyi görmeyen kedimin dünyası da küçüldü, benimle sınırlandı. Gerçekten ben olmazsam ne yapar bu kuyruklu prensesim, bilemiyorum.


Dün ilginç bir şey geldi başıma: Yürüyüşe çıkmıştım, Garanti ATM’sinin köşesine doğru yavaşça adımlarken uzaktan gördüğüm bana doğru yürüyen silüetin Still-Havva olduğunu düşündüm, kırmızı yeleği vardı ama fiziği ona çok benzeyen ve hemen aynı yaşlarda bir kadın daha oturuyor bu civarda, onun da kırmızı yeleği var, o nedenle hemen emin olamadım, gözlerim de bozuk olduğundan iyice yaklaşmadan anlayabilmem mümkün değildi. ATM önüne aynı anda vardık sayılır, o sırada onun yüzünde huzursuz bir mimik oluştu ve başını çevirdi, ben de yanından geçerken “merhaba” dedim hafifçe. Bana doğru dönüp “Aaaaaa” diye şaşkınca ses çıkardı, hiç durmadan elimi sallayıp yürümeye devam ettim. 

O ATM hemen her zaman boş olur, o sırada 2-3 kişilik bir sıra vardı, o nedenle yüzünü ekşitmiş olabilir mi? Yoksa beni gördüğü için mi suratını astı ve görmezden gelerek başını çevirdi, gerçekten bilmiyorum.


Merhaba demeyip yanından usulca geçse miydim? O beni görmezden gelmeyi tercih ediyorsa, benim iğrendiği bir böcek olmama rağmen kendimi görünür kılmam ne kadar doğru bir davranıştı?

Belki de beni tanımamıştı, kep, güneş gözlüğü… Bakmamış bile olabilir.


Çıkardığı “Aaaaaaa” şaşkınlık nidası samimi miydi, yoksa rol icabı mı? 


Kendimi “merhaba” diyerek aşikâr kıldıktan sonra hal-hatır bile sormadan el sallayıp yanından geçmem ve yürümeye devam etmem de tuhaf ya da ayıp mı? 


Benden iğrendiğini, uzak durmak istediğini biliyorum. Ayrılırken ‘arkadaş kalmak istediğini’ söylediğinde ona inanmıştım, ya sonradan fikrini değiştirdi, veya o vakitler gazımı almak için beni kandırmıştı, bilemiyorum orasını.


Eve geldikten sonra, onca haftanın ardından ilk defa doyasıya ağladım. Zavallılığıma.


Bu da benim november rain'im.  


25 Ekim 2025 Cumartesi

İkna Olmak Üzerine...

Uzun zaman oldu buraya uğramayalı.

  

11 ay geçti Still-Havva gideli. 


336. gündeyim. 


Son iletişimimiz üzerinden iki aydan fazla geçti.


Merak ediyorsanız şayet, söyleyeyim, sıçılası ruhumdaki, sikilesi kalbimdeki kanama bir süre önce durdu. Pıhtılaştı. Hayır, yara kabul bağlamıyor. Hep açık. Kanamıyor olması iyiye mi işaret? Bilmiyorum.


Daha somut yazayım: Artık gözlerimden durup dururken yaşlar boşalmıyor. Ama gözlerimin boş ve manasız bakışlarla dolu olduğunu söylediler. Yüzüm de öyle, donuk. 


Her insan hak ettiğinden fazlasına sahip olmak ister.

Daha iyi bir iş,

Daha yüksek kazanç,

Daha çok sevilmek, 

Daha fazla beğenilmek,

Daha sağlıklı olmak,

Daha çok mutluluk,


Özetle, daha iyi bir hayat sürmeyi hayal ederiz.



Merdivensiz bırakıldığım kör kuyuda geçirdiğim 335 günün ardından şunu kabullendim; ben hiçbir şeyi hak etmiyorum. 


Kendimden başka kimseye bok atamam.


Halim buysa, kimseyi kötüleyemem.


Still-Havva bir kere bile “nasılsın?” diye sormadı bunca zaman.


Ayrılığımıza çok üzüldüğü zannına (başlangıçta) kapıldığım Mustang, bu 335 günde bana dört defa mesaj yazdı; iki bayram, bir doğum günü, bir de “Ole, Beşiktaş’a gelmiş duydun mu?”, o kadar. 


Kendisine çok iyi bir damat olmaya çabaladığım ve gönülden sevdiğim eski kayın validem ya da hep samimi ve yakın olduğum baldızım da, tek bir kere olsun sormadılar, aramadılar.


Demek ki -benden başka- herkes benim orospu çocuğu bir götveren olduğuma kanaat getirmiş. 


‘Hayaller Paris, gerçekler Bağcılar’ diye bir söz vardır ya, hayallerimin bu kadar karşılıksız ve muhal olduğunu da bu süreçte anlamış oldum.


Hiçbir şeyi hak etmiyorum ki. Hak etmiyormuşum ki. 


Bir aydan fazla oldu, annem de benimle konuşmuyor. Aramızda geçen tartışmadan sonra tümüyle koptuk. Üstelik bu durumdan üzgün veya rahatsız da değilim. Karşılıklı söylenen laflardan sonra artık ne ben onun oğluyum, ne de o benim annem. 


Hiç kimsenin hiçbir şeyi değilim.


Akıl sağlığımı kaybetmek de, benden sağlığımı yitirmek de beni korkutmuyor.


Yaşamam için sebep yok. Sadece kedim- ona karşı sorumluyum.




Böyle bir hayatım olacağını düşünmemiştim için.

Kendimi sevilen, beğenilen, saygı duyulan, değerli ve özel sanıyordum.




Ansızın karşıma çıkan bu korkunç gerçeklik, terk edildikten hemen sonra bende dehşet ve iğrenti hissi yaratmıştı. İsyan ediyordum başıma gelenlere. Haksızlığa uğradığıma emindim o dönemde. Yazdıklarımdan belli oluyordur zaten.



Still-Havva’yı son gördüğüm tapu devir işleminden sonra tam olarak idrak ettim ki ben neysem, neyi hak ediyorsam onu yaşıyorum. Çocukça isyanlar, şımarık itirazlar, kendimi paralamalar, acındırmalar… Onlar neydi öyle Allah aşkına? 



Tedavülden kalkmış bir banknottan farkım yok. Geçmişte de kredibilitesi düşük bir para birimine ait bir baknottum, ama şimdi tamamen silindim piyasadan. Bunu kabullenmek ne kadar uzun zaman aldı!! “Hayır, yanılıyorsunuz, bakın ne çok sıfır var, ben aslında çok kıymetliyim!” diye sızlanmak ve kendini olduğundan daha değerli göstermeye gayret etmek gibi zavallıca bir çaba.  


Evet, doğru biliyorum, EQ’um her zaman düşüktü, ne var ki bu ölçüde bir yanılgıya kapılmak?! 


Tükettiğim oksijen bile israf, ziyan.


Hiçbir şeyi hak etmiyorum. Başıma ne geldiyse müstahak. 


Herkes benim orospu çocuğu bir götveren olduğumu düşünmekte haklı olsa gerek. 


Bunu kabul ediyorum. İkna oldum.  


10 Ağustos 2025 Pazar

Doğmamış Olmanın Hayali Üzerine...

Az evvel Still-Havva, doğum günüm için mesaj attı. Dört kelime tebrik, virgül, üç kelime dilek…

Nezaketinden ötürü teşekkür ettim. Bu kadar hepsi.


Diyemedim tabi, sabahtan beri doğduğum güne lanet ettiğimi, beni yarattığı için Tanrı’ya küfrettiğimi, içime ruh üfleyip beni 53 yıl önce bugün dünyaya getiren Allah’a lanetler yağdırdığımı. Bunlar Still-Havva’yı hiç ilgilendirmez; neden söyleyeyim ki. Ben neyim, kimim ki.


Bunları buraya neden yazıyorum ki…


26 Haziran 2025 Perşembe

Cüret ve Cesaret Üzerine...

On dakika önce kapı çaldı. Garipsedim, yemek ve damacana su siparişlerim dışında kapıma kimse gelmez ki. Merdivenden alt kata inerken kim olabilir diye aklımdan geçiriyordum. Kapıyı açtığımda karşımda şu yazıda bahsi geçen hanımefendiyi gördüm, apartman komşularımdan biri. Coşkulu merhabasına kapıyı geç açtığım için özür dileyerek mukabele ettim; terasta olduğumu tahmin ettiğini gülümseyerek söyledi. Sonra ansızın heyecanla, her zamanki nezaketiyle ve kıpır kıpır konuşmaya başladı; aklına spontane olarak gelmiş, benimle paylaşmak istemiş, bir kuzeni varmış, İş Bankasından emekliymiş, hiç evlenmemiş, bakımlı ve çok iyi kalpli biriymiş, yalnız yaşıyormuş, kendi evi varmış, beni kuzeniyle çok yakıştırmış, acaba düşünür müymüşüm, tanışmak ister miymişim?


Donakalmış olmam biraz daha konuşması için onu cesaretlendirdi sanırım: Beni çok beyefendi, düzgün biri olarak görüyormuş. “Ablanız olarak söylüyorum, ikinize de çok iyi geleceğini, anlaşacağınızı düşünüyorum” diye eklerken merakla kapı ağzına gelen kediyi gördü ve gülümsedi, “onun da iki kedisi var.” 


Cüret genelde haddini bilmezlere, cahillere yakıştırılır, cesaret ise aklı başında olanlara. Burada hangisiyle karşı karşıya olduğumdan emin değilim. Neticede beni, 226 gündür yalnız, Still-Havva’sız zavallı bir hayat süren Virgilius’u kuzeni ile tanıştırmayı hayal eden benden yaşta çok büyük bir hanımefendi söz konusu. 


Bütün kibarlığımla beni onore ettiğini, böyle bir şey düşünmüş olmasının bana ne kadar değerli hissettirdiğini dile getirdim; duyduğu güvenden ötürü teşekkürlerimi ardı ardına sıraladıktan sonra “Still-Havva’yı unutamıyorum, ben aslında hala onunla yaşıyorum” dedim. Anlamadı, “Aaa, gene beraber olma durumunuz var mı?” diye sordu. Hayır, öyle bir şey olmayacak şeklindeki cevabımı işitince de ayıplar gibi “ama bu durum doğru değil, sağlıklı da değil, toparlanmanız lazım” yorumunu yaptı. (İşte bu, cüret. Ne cüretle bunu söyler? Haklı olmasına haklı ama bunu söylemek haddi değil.) 


Zamana ihtiyacım olduğunu söyleyince geri adım attı, hak verdiğini söyledi. Daire kapısından asansöre hareket ederken “beni kuzeninize layık gördüğünüz için onur duydum, çok teşekkür ederim” dedim. Kocaman gülümsedi, geri çevrilmiş olmanın huzursuzluğunu yansıtmamaya çalışıp iyi günler diledi. 


Bir alttaki yazıyı okusa bu teklifi yapmayı bırakın, daire kapımın önünden bile geçmezdi hanımefendi.


Kadının ismini hala bilmiyorum bu arada. Linkteki yazıyı yazdığımda da bilmiyordum. 


Adını bir şekilde öğrenmeliyim. Kuzeniyle beni evlendirmeyi hayal eden bu çöpçatan hanımefendinin ismini bilmiyor olmak da benim ayıp haneme yazılsın.


Ne tuhaf şeyler yaşıyorum Allahım.   


14 Haziran 2025 Cumartesi

214 Günün Özeti ve Yeni Anlatımı Üzerine... (veya "Bir KHK'lının Uzun ve Acılı Ölümü.)

Tapu devir işini hallettikten ve annemle yaşadığım son krizden sonra, ta 5 Aralık’ta yazdığım (ilerleyen zamanlarda da tarih düşüp içlerine kimi notlar eklediğim) ve hala masanın üzerinde duran intihar mektuplarını artık güncellemem gerekecek sanırım. Hepsinin içeriklerini değiştirmem lazım. Yok edecek değilim onları, çünkü ölüm düşüncesi, her şeye bir son verme arzusu çivilenmiş gibi, kafamdan çıkmıyor. 


 Dün gece, medyascope’da kendisi de KHK’lı olan bir sosyoloğun katıldığı bir programa denk geldim. Bugüne kadar konu hakkında karşıma çıkan en derli toplu tespitleri paylaşıyordu kadın. KHK’lıların toplumdan dışlanmaları, lanetlenmeleri, eşleriyle ve çocuklarıyla yaşadıkları sorunlar, hayattan kopmaları, çalışamamaları, intihar ve depresyon gibi hususları yerli yerinde anlattı konuşmacı. Geniş bir saha çalışması veri havuzuyla ‘boş konuşmuyordu’, şahsen bir KHK’lı olarak tespitlerinin hepsine imzamı atarım. 


Still-Havva’yı benden koparan, arkasına bakmadan kaçmasına sebep olan temel unsur, KHK sonrası benim ruhen bozulmamdan, çürümemden, yozlaşmamdan kaynaklanıyordu. Bu cümleyi detaylandıracağım, bu yazıda ince ince açıklayacağım şimdi size.  Beni “ya beni olduğundan farklı göstererek kandırdın, ya da değiştin, ben bir adamla evlendiğimi sanmıştım, sen çocuk çıktın” diye itham eder ve saygısını yitirdiğini gözümün içine bakıp söylerken haklı olmadığını kim iddia edebilir? Onu elbette kandırmadım, ama kişiliğimin, özümün bu süreçte nasıl yok olduğunu, yok edildiğini, bana devletin ve toplumun reva gördüğü iğrenç muameleyi atlatamadığımı ve ezik, korkak, rezil, nefret dolu bir ruhun içime kök saldığını, beni ele geçirdiği inkâr edemem. 


Beni tüm bu yaşadıklarıma rağmen hayatta tutan gene Still-Havva olmuştu halbuki. Onca karmaşık ve kendisine mutsuzluk veren mazimize rağmen uzak kaldığımız yılların ardından bir gün pat diye karşısına çıkıp evlenme teklif etmemle gene yıldırım çarpmışa dönmüştü; öyle büyük ve pür bir sevgisi vardı ki bana, tüm güvenilmezliğime rağmen kabul etmişti teklifimi. Duyanlar inanamıyordu. Psikiyatrist bile “sizin gibi çiftlere çok rastlanmaz” demişti. 

Bana evet dediği 2016, 15 Nisan’ının ardından,

8 Temmuz’da nişanımızı yaptık, parmaklarımıza yüzük takıldı. 

15 Temmuz’da darbe girişimine ve ülkenin tepetaklak oluşuna tanık olduk. 

19 Ağustos’ta açığa alındım. Büyük bir şok yaşadık.

1 Eylül’de ise KHK ile ihraç edildim. İşimden, statümden, geleceğimden, planlarımdan, sosyal hayattan kovuldum. İlkçağlarda hiçbir hakkı olmayan köleler kollarından, omuzlarından ya da alınlarından tanınsınlar-bilinsinler diye kızgın ateşle damgalanırdı, benim sadece kızgın ateşim eksikti. Damgalıydım ama. Paryaydım. 

Nişan merasiminden önce “eylül ayında evleniriz” diye konuşuyorduk. Eylül ayı geldiğinde ise ben paralize olmuştum. Her şeyim gitmişti. Çırılçıplaktım. Soyulmuştum. Talan edilmiştim. 

Still-Havva, “böyle bir durumdayken seninle evlenmemin doğru olduğunu düşünmüyorum” deseydi, hangi babayiğit ayıplayabilirdi onu? Geleceği olmayan, sıfırlanmış biriyle gelecek mi planlanırdı? 

Öyle yapmadı. Benzeri olmayan bir sevgiyle bağlı olduğu kişinin, benim elimden tuttu sıkıca. Sarıp sarmaladı. Başka herkes Still-Havva’ya sevgimi ve bağlılığımı şüpheyle karşılar ve Still-Havva için endişelenirken (A.K.A. “Bu adam seni gene bırakır”) O, duygularımın içtenliğinden emindi, kendi kalbini serbest bıraktı ve bir tür nur yağmuru gibi geçmiş kabahatlerimi temizledi. 

Kendime dışarıdan baktığımda beni bile hayrete düşürecek coşkulu bir sevgiyle âşık olduğum kadın, KHK’lı olmama rağmen, ekonomik ve sosyal geleceğimin üzerine hidrojen bombası atılmasına rağmen -bunun birim değeri yoktur ama- belki benden bile büyük bir sevgiyle yanımdan ayrılmadı. Sımsıkı tuttu elimden. 

20 Mayıs 2017’de evlendi benimle. 

Çalınan hayatımın yerine yeni bir hayat kurmamı ümitle bekledi.

Ekonomik yönde bunu denedim. KHK’lı olmak, hiçbir yerde çalışamamak, işe alınmamak demekti. Terörist olarak görülmekti. Tüm yasal engellemelere, sosyal lanetlenmişliğe rağmen denedim. Hayatta en yakın olduğum dostumun yanında. Sonu hüsran oldu; para kazanamadığım gibi var olan bir miktar paramı da en yakın arkadaşım çaldı, üzerine yattı. KHK’nın yanında bu da benim nazarımda kişisel bir yıkım oldu, o kadar zavallı, ezik ve hakkını arayamayacak bir haldeydim ki, en yakın arkadaşım dediğim insan sanki parama yolda bulmuş gibi, sahipsiz mal muamelesi yapmaktan geri durmamıştı. Soyuldum.

O dönemde Covid-19 patlak verdi. Evlere kapandık can korkusuyla. Still-Havva da evden çalışmaya başladı ardından. Yaşanan ve aslında yıllar süren o toplumsal histerinin bu kadar kısa zamanda unutulmuş olması ne tuhaf değil mi? Halbuki anne-babalarımızla yaptığımız her telefon konuşmasını “hakkınızı helal edin” diye kapatıyorduk, bir daha belki bir daha görüşemeyiz diye.

İşim yoktu. Still-Havva evden çalışıyordu, bense evde oturuyordum. Dışarıda virüs vardı. İnsanlar patır patır ölüyordu; genci, yaşlısı. Sokaklar boşamıştı. 

Evde oturmak, zaten bir işim yokken, zaten bir iş bulamayacak durumdayken, zaten virüs yüzünden sokağa bile çıkamayacak haldeyken beni atalete önce mecbur etti, sonra alıştırdı.

Still-Havva da evdeydi ama evden mesaisine devam ediyor, yoğun ve yorucu çalışmasını sürdürüyordu. Bense hiçbir şey üretmeden, ekonomik katkıda bulunmadan kitapla, oyunla, internetle oyalanıyordum. Yapabilecek hiçbir işim yoktu ki. Üstelik ev işlerine de yatkın olmadığım için yardımcı olamıyordum eşime. Bir yere kadar anca, o da yetersiz. Still-Havva’nın yükünü hafifletemeyen, çaba da göstermeyen, KHK tarafından hukuken, Covid-19 tarafından can derdiyle engellenmiş saksı gibi birine dönüştüm.

Huzursuzluklar başlamıştı.

Tavan, kapı ve duvar oturur, virüsün etkisinin yıllar içinde hafiflemesini umduğumuz o dönem, babam ölümün eşiğinden döndüğü bir hastalığa yakalandı. Annemin de sağlığı bozuk olduğundan kendime yeni bir edindim; tek çocukları olarak onların doktor-hastalık işleriyle ilgilenmek. Diğerlerinin yanı sıra babamın sözünü ettiğim hastalığının tedavisi bir yıl sürdü, o hastalıktan kaynaklanan diğer sorunları ve tedavileri ise hala devam ediyor. Annemin de öyle. Yaşları ilerledi sonuçta, normal.

Bu arada emeklilik hakkım doğunca ve kuş kadar da olsa bana bir maaş bağlanınca, artık zaten giremediğim, KHK yüzünden katılamadığım iş hayatı ve bir şey üretme isteğim tamamen uçtu, gitti. 49 yaşında devletin KHK ile ezdiği, çalışmasına izin vermediği, geleceğini yok ettiği, toplumun da bu lanetlenmeye destek olduğu bir birey olarak, ne akla hizmetse bir emekli maaşım oldu. 

Ne var ki Still-Havva’nın huzursuzluğu artmaya devam ediyordu; Kendisinden harçlık istemeyi bırakmış olmam, yani para değildi ki mesele. Hiçbir şey yapmayan bendim. Üretmiyordum, içime kapanmıştım, kimseyle görüşmüyordum, ataletim, yaşananlara duyduğum öfkeyle at başı gidiyordu; kişiliğimdeki çürüme artık onun görmezden gelemeyeceği bir hal almaya başlamıştı. 

Birkaç defa, “bana yardım et” dediğini hatırlıyorum. Nasıl yardım edebileceğim konusunda gerçekten bir fikrim yoktu. Devlet çalışmama izin vermiyordu, en yakın arkadaşımın yanında işe girmiş ama dolandırılmıştım, aylak biri olarak ev işlerinden onun beklediği ölçüde anlamıyordum, ne yapabilirdim? Still-Havva’nın beklentisini tatmin edecek şekilde bir üretimim yoktu; söz gelimi bir roman ya da başka bir şey yazmıyordum ya da lisan öğrenmiyordum. 

Huzursuzluğunun daha da arttığını gözlemlemeye başladım. Kadife sesiyle konuşmayı bıraktı, bazen azarlamaya başladı beni. Önceden hayal dahi edemezdim bunu. Şirret olmadı, hayır, fakat sarıp sarmalamaya da gerek görmüyordu artık. 

Duygusal zekâsı düşük, belki de Asperger sendromundan mücrim bir adamla yaşamak kendisi için dayanılmaz bir hal aldı. (Sanırım) bunu saklamaya çalışması, sonra mutsuzluğunu belli etmeye direnmeyi bırakması ve nihayet açık ve sert bir şekilde yüzüme vurması seneler içinde aşama aşama gerçekleşti. 

Empatiden yoksun bense minik gezegeninde tek başına yaşayan Küçük Prens karakteri misali, yaşadığı ve gelecekte yaşamayı umduğu dünyası KHK ile yok edilmişken büyük bir saadet, huzur ve konfor alanı olarak Still-Havva’nın yörüngesinde bir uyduya dönüştüğümden, anlamıyordum. Anlam veremiyordum. Farkında bile değildim gelen felaketin. İşaretleri görüyordum, ama çözemiyordum. Rosetta Taşım yoktu. Bir yandan da sevdiğim kadına güzel bir hayat sunamadığım için kendime acımaya devam ediyordum.Bunların dışında kimi yan sebepler de vardı elbette: Benim özellikle evliliğin ilk yıllarında oğlu Mustang ile sağlıklı bir ilişki kuramamış olmam ya da annemin sinik yapısıyla Still-Havva’yı zehirlemesi gibi. Ama bunlar ikincil etkilerdi.

Nihayet, kaçınılmaz olan son geldi, hak vaki oldu.

Still-Havva beni terk etti. 

İlk anda yaşadığım şoku burada -2024 Kasım’dan itibaren- burada detaylıca, tekrar tekrar anlattım. Kendimi yineleyip durdum. Aldatmamıştım, aile içi şiddetin zerresi yoktu, parasını pulunu çalmamıştım, ailesine karşı kaba biri olmadım, neden? diye sordum defalarca. Terk edilecek ne yapmıştım?  

Aslında cevap çok basitti: Ben, 2008 senesinden itibaren tanıdığı adam değildim. Defalarca onu yarı yolda bırakan, ama gönlüne söz geçiremeyip gene karşısına geçip af dileyen adam değildim. En nihayetinde, iki buçuk senelik ayrılığımız ardından ansızın zuhur eden ve önünde diz çöken, 15 Nisan 2016 günü evlilik teklifime “evet, sana inanıyorum” dediği adam da değildim.

O adam, KHK ile öldü. 

Still-Havva, KHK ile katledildikten sonra benim bedenimde nefes alan bir başka adamla evlendi.

Bana benzeyen, benim gibi konuşan, kendisini benim kadar seven bu KHK sonrası adamın aslında ben olmadığımı yıllar içinde yavaş yavaş fark etti. Gerçek değil, bir simülasyon olduğumun idrakine vardı. Ayrılık konuşmasını yaparken “beş sene önce Polente’ye senden boşanmayı düşündüğü söylemiştim” dedi bana, sekiz yıllık evlilik için aslında epeyce erken sayılır. Demek ki, kendisini ikna etmesi epeyce zaman almış. Sabretmiş. Beklemiş. Ümit etmiş, ta ki tükenene kadar. 


Gittiğinde geride bıraktığı adam, 23 Kasım 2024'te bu evin kapısından çıkıp asansörün önünde rahatlamış bir şekilde dönüp el salladığı eski eşi, aslında tanıdığı, bildiği, çok mutlu olacağını düşündüğü, severek evlendiği Virgilius değil, 

KHK ile ters yüz edilip bozulup çürüyen, sonunda da kendisini arkasına bakmadan telaş içinde kaçmak zorunda hissettiği, boşandığı Virgilius’un simülasyonu da değil artık.

Beni bırakması, üzerimde ikinci ve ilkinden bile korkunç bir KHK etkisi yarattı. 

1 Eylül 2016'daki resmî KHK ile devlet ve toplum beni şeytanlaştırmıştı.

Still-Havva'nın benden ayrılması, oun nezdinde şeytanlaştığımı ilan eden KHK oldu. 

İlk KHK'da söylendiğinin aksine şeytan olmadığımı biliyordum. 

Still-Havva'nın KHK'sına karşı ise itiraz edemiyorum. O'na hak verdiğimi defalarca yazmadım mı buraya?

Şeytandan kaçmaktan doğal ne var ki?

Ben artık bambaşka bir adamım artık. 

Diğer iki versiyonumdan da kötü. Berbat. Mağlup. Bitik.

Cenneti, arafı ve cehennemi sırayla yaşayan biri. 


Henüz Fatih’te oturduğumuz, evliliğimizin ilk yıllarında bir gün konu nereden nasıl açıldı anımsamıyorum, bana geçmişteki -evlilik öncesi- eğilimlerimi bildiğinden olsa gerek, “hala intihar düşüncesi aklına geliyor mu?” diye sormuştu.  KHK’nın bende yarattığı korkunç travmayı gözlemliyordu şüphesiz, yoksa bir kadın eşine böyle bir şey sorar mı? “Hayır” demiştim gözünün içine bakıp. Still-Havva ile evliyken, tüm hayatım boyunca kendimle savaşmış ve zarar vermişken, Rabbimin lütfu ile kendisiyle beraber bir yaşam kurduktan sonra, ne kadar perişan ve zavallı bir hale düşmüş olsam da nasıl bırakır giderdim onu? O beni sarmalamıştı, ben sımsıkı tutunuyordum ona. 


2020 senesinde, biz üç sene oturduğumuz Fatih’te ikamet ederken bloga şöyle bir yazı yazmışım. Evlenince intihar edebilme hürriyetimin ortadan kalktığını söylemişim.

Still-Havva beni başından atıp boşadıktan sonra bu özgürlüğüme kavuşmuş mu oldum yani?


Defalarca harekete geçtim. Hiçbiri tamama ermedi. Ya tam yapacakken Amerika’dan kardeşim ve oğlu tam da o dakika aradı (30 kasım), ya hiç tanımadığım bir anne-oğul mâni oldu (5 aralık) derken bu defa diğer yeğenim geldi Amerika’dan, derken babam gözünden ameliyat olmaya karar verdi, sonra o ve annemin birdenbire başka sağlık sorunları peydahlandı, derken bu işi evi satıp Still-Havva’ya borcumu ödedikten sonra yapayım dedim. Bunların hepsi de art arda geldi. Bir keresinde, kesinlikle en saçması da buydu, Still-Havva’ya, Anne-babama, kardeşime ve genele hitaben yazdığım mektupları sokak kapısının önüne koymuşum, kedinin su ve mama kaplarını ikilemişim, evden çıkmış kararlı bir şekilde tren istasyonuna giderken yolda babamın ansızın arayıp kulağının çok ağrıdığını, ertesi gün bir doktor randevusu ayarlamamı istemesi. Telefonda -hiç yapmayacağım bir şey- ona da "kendin git, beni rahat bırak" diye bağırmıştım, ne diyeceğini bilemedi. Ama ertesi gün gene beraberdik doktor muayenesinde. 


Yazının başında değindiğim mektuplar 5 Aralık’tan beri hala aynı yerdeler. Yarım sene geçmiş onları yazalı. Dedim ya en başta, artık onları güncellemem lazım. İçerikleri değişmek zorunda, bir sürü şey yaşandı.

Yırtmayıp, ortadan kaldırmayıp, onun yerine güncellemekten bahsediyorum. 214 gün geçti bu evden gideli, ben 214 gündür, intihar etmeyi düşünmediğim tek bir gün geçirmedim. Yaşamak yok. Bitti. Bu dünya da cehennem artık, ahiret de. 


“Artık bambaşka bir adamım” dedim, Still-Havva’nın terk ettiği adam da değilim. Daha kötü. Annem-babam ölsün istiyorum mesela. Bana ayak bağı oluyorlar. Seneler önce yazmışım ya buraya, evlenince insan intihar etme özgürlüğünü yitiriyor demişim, yaşlı anne-babanın ihtiyaçlarını karşılayabilecek tek çocuk olmak da öyleymiş. Kısıtlıyor. Varlıklarına sinir oluyorum artık. Hastalık, dert, ıstırap çekmeden söz gelimi bir trafik kazası geçirmelerini ve pat diye ölmelerini diliyorum. Vallahi rahatlarım. Bakın vallahi dedim, elim rahatlar, beni tutacak bir şey kalmaz böylece. Biri ölür diğeri kalırsa fena, çünkü hayatta kalan bana daha bağımlı olur o takdirde.


Ceset mezara konulmadan önce gassal tarafından güzelce yıkanır, temiz kefene sarılır, dualarla kabre konulduktan sonra üzerine -ne hikmetse- gül suyu dökülür, ardından küreklerle toprak atılır. 

Toprağın altında ceset bozulmaya başlar. Önce içindeki gazlarla karın nahiyesi patlar, akabinde çürüme gelir. Çürüyen et, kurtları, solucanları, çıyanları cezbeder, yem olur onlara. 

Zamanla geride sadece kemikler kalır. Onlar da toza dönüşür.


KHK ile beni öldürdüler. 

Öldüğümü ilk anda ne ben, ne Still-Havva anlamamıştık. Mis gibi yıkandım, yeni bir hayatla geçmiş günahlarımdan arındım sanıyordum evlendiğimiz zaman. Halbuki günü ve geleceği yok edilmiş, hayatına son verilmiş bir cesede dönüşmüştüm. Çürümeye başladığımı gören Still-Havva önceleri iyileşeceğimi ümit etmiş olmalı, sonra da baktı olmuyor, this parrot is no more, gerçekten, iğrenir gibi toparlanıp çabucak gitti. 

Şimdi üçüncü evreyi yaşıyorum. 


“Yaşıyorum” mu dedim?


Her şeyin farkındayım.


Tuhaf bir hadise denk gelmiştim. Hz. Peygamber savaştan sonra meydanda ölülere hitaben bir konuşma yapıyor, Ömer onların ölü olduğunu, duyamayacaklarını söylediğinde de "Benim söylediklerimi siz onlardan daha iyi duyamazsınız. Şu kadar var ki, onlar cevap veremezler." (Müslim, Cennet, 76, 77) cevabını veriyor.


Ölü olduğumu pek ala biliyorum. Yaşama dair hiçbir şey yok bende. Kedi kızımdan farklı değilim; yemek, içmek, sıçmak, uyumak, temizlenmek dışında bir eylemim yok. Düşünmüyorum, hissetmiyorum, dertlenmiyorum, tepki vermiyorum, merak etmiyorum, utanmıyorum, heyecanlanmıyorum, kaygılanmıyorum, istemiyorum. Ölü olduğum için ölümden de korkmuyorum. Bütün bunların ayrımına varıp kabullendikten sonra bir şey isteyemiyor artık insan.


KHK ile vücuduma enjekte edilen enfeksiyon beni bitirdi. This parrot is no more. 


Mektupları tekrar yazmam gerek. 


12 Haziran 2025 Perşembe

Annemle Yaşanan Kırılma Üzerine...

Bugün annemden, kardeşimi öne sürdüğü ve esasen -objektif bakıldığında- haklı olduğu bir para meselesinde ummadığım bir taleple karşılaştım. 


Detayları yazmıyorum. 


Still-Havva’nın beni terk etmesinde annemin rolü ve etkisi göz ardı edilemez. Bundan dolayı kendisini suçlu hissetmesin diye ne kadar gayret ettiğimi Allah biliyor.


Ne var ki, bu çabamda aşırıya kaçmış olmalıyım ki ne durumda olduğumu, halimi, nasıl ve neler yaşadığımı artık zerrece önemsemiyor. Daha da açık konuşmak gerekirse beni tam manasıyla gözden çıkardığını düşünüyorum. Açtığı konu ve talep ettiği para, benim ancak normal yaşayabilmem için gerekli olan bir meblağ çünkü. Yani, örnek vermek gerekirse kanser hastası bir kiracısını “çocuğum oturacak” diye evden çıkartan mülk sahibi gibi davranıyor. Haklı, ama vicdandan mahrum. 


Anne, eş değildir, terk edemez çocuğunu. Ama imkânı olsa onu da yapardı eminim. 


Bugün yaşanan kırılmayı hayatım boyunca unutmayacağım. 


Ben, çaresiz ki onun evladım. Zavallı kadın.

O da mecburen benim annem. Zavallı ben. 


4 Haziran 2025 Çarşamba

Devir Üzerine...

Az evvel tapu müdürlüğünden geldim. Sabah orada buluştuk, yarım saat kadar süren işlemin ardından evin tapu devir işlemi tamamlandı.


Uzunca, neredeyse bekleme süresinin üçte ikisinde tek kelime konuşmadık. Ben, ısırdığım dudaklarımı araladığım takdirde haykırarak ağlamaya başlayacağımdan gık bile diyemedim. Cesaret edemedim.Titrememden ve halimden fark etmiş olmalı. Acımıştır. Ona bile emin değilim. Still-Havva, konuşmak istemediği ya da gerek gerek görmediği için sustu. Evrakları içeri verip tekrar beklemeye geçtikten sonra ancak Mustang, aileler, kedi filan, sorduk birbirimize. 


Ayrılırken ona döndüm, “hayatımda ilk defa bir evi yuva olarak benimsedim ve orayı da yuva yapan sendin, sen beğenmiştin, sen istemiştin, sen kurmuştun. İşlem bitti, artık orası benim için seninle yaşadığımız bir saray değil, bir türbe oldu.” diye hızlıca konuştum, bir şey demedi, gerek bile görmemiştir, çabucak arkamı dönüp ters istikamette sarsılarak ağlamaya ve yürümeye başladım, uzaklaştım ondan.


Biz iletişimi kopuk iki ayrı insan değiliz. Tümüyle farklı iki canlıyız sanki, uskumru-kirpi ya da leylek-fil gibi. O kadar farklılaştık. Yabancılaştık. Hiçbir ortak paydamız kalmadı. 


Eve dönerken fırına uğradım, ponçik ekmek almak için. Fırıncı yarım jupiter şeklindeki göbeğime takıldı kibarca, “tabutumu taşıyacak olan düşünsün.” diye hafifçe söylendim.


Avukatın ofisine gidip protokol imzaladığımız gün, aile mahkemesindeki duruşma günü ve şimdi de bugün. Sıralı, üç ayrı cehennem kapısı. Artık bitti. Hiçbir resmî-hukukî bağ kalmadı.


Diğer bağları o çoktan koparmış ya da kesmişti zaten. 


Benim payıma dinmeyen göz yaşları kaldı.


17 Mayıs 2025 Cumartesi

Teslimat Üzerine...

Dün en fazla yarım saat, o kadar, cafede oturduk, kahvesini içip hemen kalktı. Benden irrite olduğundan değil, öyle hissetmedim, dediğine göre annesiyle işleri varmış. Gayet doğal. Klasörünü verdim, şaşırdı, hızlıca bir göz attı içindekilere gülümseyerek. Bana 2016’da yazdığı mektubu da fark etti ama hiç duraksamadan o sayfayı çevirdiğini görünce ‘bunu bir ara okursun’ diye mırıldandım. Pek takılmadı, hı hı deyip geçti. Buluşmaya giderken yolda daha önce gördüğüm bir yere uğrayıp kendisine kedi desenli şirin bir kahve kupası almıştım, takdim ettim, hoşuna gitti, teşekkürle kabul etti. O da taşınırken yanlışlıkla benim çocukluk fotoğraflarımı götürmüş beraberinde, onları da bu görüşmeden fırsat bulup bana verdi.


Buluşmaya gitmeden önce, o gece yazdığı mektuba ben de birkaç sayfalık bir mukabele içerek bir mektup yazmıştım. Niyetim aslında klasörün içine koymaktı, dokuz sene sonra o mektuba bir başka mektupla cevap vermekti. Son anda fikir değiştirdim, yapmadım öyle bir şey. Yakışık almayacağını anlayacak kadar kendimdeyim sanırım. Tuttum, kendime, o dürtüye mâni oldum. Beceremediğim intiharımın geride kalacak mektupları arasında, Still-Havva’nın isminin yazılı olduğu zarfın içine koyacağım. Hem okuyup da ne olacak? Konuşurken bir türlü engel olamadığım sesimin titremesi bile içinde şefkat uyandırmıyorsa, mektubun ne tesiri olabilir? Saçma.


Şefkat duymuyor. Sevgi duymuyor. Merak etmiyor. Acıyor olabilir. Acınacak bir haldeyim, yalan değil ki.


15 Mayıs 2025 Perşembe

Eski Bir Mektup Üzerine...

Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru için avukatın sorduğu – istediği gerekli evrakları ve bir yandan da evin tapu devir işleminde Still-Havva’nın ihtiyaç duyduğu belgeleri bugün arayıp bulmam gerekiyordu, her iki konu da aynı gün üzerime çullandı. O’nun odasındaki- aylardır, Still-Havva gittiğinden bu yana açıp bakmadığım dolapları ve içlerindeki klasörleri alt üst ettim bu yüzden. Bu arada, Still-Havva’ya ait son derece kişisel şeylerin olduğu bir klasör buldum. Yıllar önce yazdığı gazete köşe yazıları, gene bazı gazete küpürleri, birtakım notları, çocukluk – genç kızlık, nikahımıza ait fotoğraflar, davetiye filan. Bir de el yazısıyla kaleme aldığı bir mektup gördüm bana hitaben yazılan, 15 Ağustos 2016 tarihinde, ben daha Erzurum’dayken, açığa alınmama dört, ihraç edilmeme 45 gün varken yazmış. Bana gönderememişti, zaten birkaç gün sonra açığa alınmış ve İstanbul’a dönmüştüm. O mektubu okuduğumu hatırlıyorum ama o tarihten bugüne varlığını da, içeriğini de unutmuştum. Kalemin ucundan kâğıda mürekkep değil, anlatılmaz, tarifsiz bir sevgi, öylesine bağlılık, safi aşk dökülmüş sanki. Defalarca, defalarca okudum. Kaç defa ağlama krizine girdiğimi inanın bilmiyorum. Bu satırları da dolu gözlerle yazıyorum şu an. Bugün evden gittiği 174. gün, neredeyse altı ay olacak, zaten bok gibi, ölü gibi bir yaşam formunda debelenir, Still-Havva’sız bir anım geçmezken, o mektubu okuduktan sonra en karanlık günüm olan 5 Aralık’a değil, bu evi terk ettiği 23 Kasım’a da değil, bana ayrılık kararını açıkladığı 5 Kasım’a gittim. Oradayım. 173 gün geçmişken ben bütün gün ‘seni seviyorum! Beni bırakma ne olursun, bir şans daha ver!’ diye sessizce haykırıp durdum. 


Akşam mesaj yazıp o klasörden bahsettim. Görüşmek için gönüllü değil ama yarın sabah kısa bir buluşma eşliğinde kahve içerken kendisine ait olanı teslim edeceğim, kabul etti. Merhum anneannesi ve Mustang’le beraber fotoğrafları filan var en nihayetinde.


Daha fazla yazamayacağım çünkü ağlamaktan bilgisayar ekranını göremiyorum.


13 Mayıs 2025 Salı

Tonycan'ın Babası ve Tanıdık Travmalar Üzerine...

Artık yazmayayım diyorum ama bir yandan da kimi olay ve gelişmelere dair kayıt düşmek istiyorum, o yüzden gene geldim buraya.


Bugün Tonycan’ın babası H. Bey ile karşılaştım. Bir ay kadar önce gene yolda denk gelmiştim, o zaman haberdar olmuştu yaşananlardan. Tonycan, bu civarın en meşhur köpüşü, üç bacaklı, içinden çağlayan misali sevgi taşan bir husky. Onu seneler önce Bodrum’da henüz bir yavruyken yol kenarında bulan H., arabasına almış, sonra da sahiplenip İstanbul’a getirmiş. Hangi vicdansız bir husky’yi Bodrum’a götürmüştür, sonra da sokağa atmıştır bilmiyorum, ama H. ile aralarındaki ilişki ve bağlılık göz yaşartacak seviyede. H., altmışlarında, yaşına göre dinç, çok zarif bir beyefendi. Still-Havva ile çok önceden Tonycan’a duyduğumuz sempati nedeniyle tanışmıştık onunla, Ceku’yu sahiplendiğimizde de köpeklerin anlaşmasıyla daha da çok mülaki olduk zaman içinde. İkimiz de bu centilmen beye ısınmıştık. Ceku gideli iki sene olmuştur ama hala ne vakit sokakta beni görse Tonycan kucağıma atlar, ben sevmeyi bırakınca da sitemle ağlamaya başlar. H. ise o arada dostane sohbetini paylaşır benimle. Dediğim gibi bir ay, belki biraz daha fazla geçti uzun bir fasıladan sonra ilk kez konuşmamızın üzerinden, benden o zaman aldığı haberler -ve sanırım halim, titreyen sesim- onu hayrete düşürmüştü. Pek çok kişi gibi H. de bizi çok uyumlu ve mutlu bir çift sanıyordu. Sanıyormuş. (Ben de öyle zannediyordum.) Ne diyeceğini bilememişti. Böyle bir durumda spesifik bir kabahatim olmadığını ima etmek durumunda kalıyorum, yani şiddet yoktu, aldatma ihanet yoktu, gibi değinilerden bahsediyorum. Benimle daha fazla yaşamak istemedi, benden bıktı demek de artık zor gelmiyor. Elbette zor geliyor, tam ifade edemedim şimdi, fakat karşınızdaki insan şaşkınlıkla gözünüzün içine bakıp birkaç saniye susunca o soru işaretli sessizlik bir şekilde dağıtılmalı. Şerefsizin önde gideni değilim, öte yandan Still-Havva’ya hak verir ses tonuyla ve mimiklerle birkaç kelime sarf ediyorum işte. H., bugünkü karşılaşmamızda bir değişiklik, tekrar bir araya gelme ihtimalimiz olup olmadığını sordu. “Mümkün değil, kesinlikle böyle bir şey olmayacak.” dedim. Laf olsun diye değil, kaderin mutlak hâkimi Allah’ı provoke etmek için hiç değil, böyle bir olasılığı artık yok hükmünde gördüğüm için. O da eşinden on dokuz sene önce ayrılmış, onu da eşi terk etmiş, hissettim ki H. de bu ayrılığı istememiş. Mahalleden çocukluk arkadaşıymış hanımefendi. Bana “naçizane tavsiyem, benim gibi yapmayın, mutlaka gene evlenin, insanın hayatında biri olmalı” dedi ayaküstü konuşurken. Gözlerimi devirdim, böyle bir şeyi aklımdan bile geçiremeyeceğimi söyleyip. Hemen düzeltti aceleyle, en az iki-üç sene geçmesi gerekirmiş zaten toparlanabilmem için. (Bunu kendi tecrübesiyle paylaştığı o kadar belli ki. Sanki bir takım benzerlikler olduğu hissi uyandı bende.) Bir karşılık veremedim. Geçen karşılaşmamızda olduğu gibi, gene beni rakı sofrasına davet etti, o zaman da demiştim alkolü bıraktığımı, anımsıyor, “siz kahve içersiniz” dedi hemen. Destek olmaya, yardım etmeye, bir tür terapi yapmaya gayret ediyor, farkındayım. Sağolsun. Taa ne zaman telefon numaralarımızı birbirimize vermiştik, hatırlattı, bir ara beni arayacağını söyleyerek. Böyle gerçek bir centilmene hayır denmez. İnşallah aramaz, yoksa hayır diyemem ona. 


Geçen hafta Polente mesaj yazdı, telefonunu engellemiş miyim diye sordu, bana ulaşamıyormuş. Kontrol ettim, hatırlamıyorum ama evet, engellemişim. Benimle görüşmek istiyor. Dinlemek istiyor. Ne diyeceğimi bilmiyorum. Still-Havva ile mazimizi de çok biliyor sonuçta. Ona da artık hayır diyemem ama görüşecek olursak eğer, haykıra haykıra ağlamaktan geri duramam korkarım. Polente ikimizin de arkadaşı. 


Geçen hafta Still-Havva’ya mesaj yazıp tapu meselesini halletmeye hazır olduğumu bildirdim. Rahatladı galiba, derhal başvuru, randevu işlerine girişti. Bu yakınlarda o işlemi de nihayetlendireceğimizi sanıyorum. Bir yerde oturup kahve içtiğimiz son tarih 20 şubat (yaklaşık üç ay), daha sonraki kahve-yemek tekliflerimi geri çevirmişti; son görüştüğümüz gün de annemlerin evinin internet hesabını bana devrettiği 24 mart, onun üzerinden de neredeyse iki ay geçmiş. Muhtemelen bu tapu işi nihai resmi işlem olacak, yani tapu devri meselesinden sonra cenaze, nikah vs. gibi özel durumlar hariç bir daha görüşmeyiz. İstemiyor. Zorlayamam. Boşandıktan sonra “seninle arkadaş kalmak istiyorum” demişti, fikrini değiştirdiği belli. Belki henüz buna hazır olduğumu düşünmüyordur. O’nsuz yaşamaya da hazır değilim, hazır olamadım, bunu sindiremiyorum. Kabul edemiyorum. Evin her bir köşesindeki resimlerine devamlı gözlerim kayarken nasıl? Hemen her gün durup dururken ağlamaya başlarken, bu mümkün mü? 


Bugün, Still-Havva’nın yaşamının 2008-2024 yılları arasını çaldığımı düşündüm. Netice olarak benden kaçarak uzaklaştı, hayatından tümüyle çıkardı; bu itibarla benim için, benimle, beni düşünerek ya da beni severek yaşadığı yıllar onun adına ziyan demektir. Bu çok açık. O nedenle çaldığım yıllar diyorum.


Hemen ardından, benim hayatımın geri kalanı da (ne kadar kaldıysa, sürekli ‘Allahım canımı al’ diye dua etmeye devam ediyor ve günde tekrar dört pakete çıkardığım sigara tüketimiyle nereye varacağım bilmiyorum ama) onun tarafından yok edildi diye aklımdan geçiriyorum. Kalbimi çaldı filan demeyeceğim, çocuk değiliz, ama üzerime vurduğu ‘geçersizdir’ kaşesiyle beni yok hükmüne düşürdü. Verdiği hüküm kocaman bir amipe dönüştürdü beni. Böyle bir yaşam benimkisi. Değerim yok, önemim yok. Özsaygım yok. Özgüvenim yok. Hiç bir şeyim yok. Giderken götürdü hepsini. 


 

5 Mayıs 2025 Pazartesi

Gidişat Üzerine...

Çoğu zaman beklentiler, hayaller, endişeler, kendine acımalar, dertlenmeler, hatıraların nostaljisi, pişmanlıklar, kırgınlıklarla dolu bulamaç halini almış duygu durum bozukluğumu buraya yazdığım postlara yansıttığım doğru. Şimdi, biraz daha nesnel konular hakkında yazmaya çalışacağım, soğukkanlı olmayı ne kadar becerebileceğimi ben de bilemiyorum.


İntihar etmeyeceğim kesin. Yaşamak istemediğim su götürmez bir gerçek, ama anne-babamın sağlık durumları ve bana ihtiyaçları buna mâni. Daha önceki teşebbüslerimin çoğu da -buraya her birini ince ince yazdığım gibi- onların tuhaf zamanlamalı hastalık, ameliyat ve doktor işleri yüzünden akîm kaldı. Sürecin başında bunları düşünecek durumda değildim, ama zaman geçtikçe sorumluluklarımı da görmezden gelemiyorum artık. Tamam. Bitmeyen sorunları beni tutuyor. Konunun ironisi şu: Bu paragrafın ilk cümlesinin netliğini, tartışmasız gerçekliğini avukatla aramızda geçen Anayasa Mahkemesine başvuru konuşmasından hemen sonra fark etmiş olmamda yatıyor. Kadın, yaklaşık üç aylık emekli maaşım kadar bir ücret talep etti benden, biraz pazarlık ve ajitasyondan sonra daha düşük bir tutara anlaşsak da, gene bir dünya para vereceğim. Kabul ettiğime göre, intihar etmeyi aklımdan çıkardığım aşikâr demektir. Aylar önce yazdığım ve ara ara notlar eklediğim mektuplar hala masanın üzerinde duruyor. Dursun, zararsız onlar. 


İntihar etmeyeceğim dedim, ama yaşamak istemediğim gibi, aslında sürdürdüğüm şeye yaşam da diyemem. Nefes almanın zor geldiği anları sıklıkla yaşıyorum, durup dururken gözlerimin dolması ya da birdenbire höykürerek ağlamaya başlamak da cabası. Bunlar bitmedi, bitmiyor. Her gün canımı alsın diye Yaradan’a ısrarla dua ediyorum, belki onu harekete geçirebilirim diye. Bu yönde dua ederek Allah’ı taciz edip kendisini benden bıktırmaya çalıştığımı söylemek yanlış olmaz. 


İnanılmaz kilo aldım, var olanın üzerine bir kat daha göbek bağladım. Bunu aşırı derecede -öyle böyle değil, çok anormal- sağlıksız beslenmeye ve günde yaklaşık yarım kg tükettiğim çokokrem/nutella/sarelle’ye bağlıyorum. Aslında hareketsiz değilim, bilgisayar başına oturduğumda wc ihtiyacı dışında saatlerce kalkmadığım doğru, ama her gün uzun yürüyüşler yapmayı bir şekilde adet edindim. Bu sene başından itibaren günlük ortalama adım sayısını 9317 gösteriyor telefondaki pedometre. İşi gücü olmayan aylak ve üstelik bunalımda biri için fena değil. Fakat sürekli yukarıda saydıklarımın yanı sıra abur cubur şeyler tüketiyorum. Fasılasız, ne bulsam yiyorum. Sağlığımın genel durumunu bilemem, doktora filan gitmedim Still-Havva beni terk ettikten sonra. Genel olarak fiziksel sağlığımı iyi hissetmiyorum ama bunun sebebi ölgün ruh halim mi, yoksa klinik bir şey mi, onu hiç bilemiyorum. Öte yandan şu da var: ciddi bir hastalığa yakalandığımı öğrensem tedavi bile olmam, gizlerim herkesten. Söz gelimi, kanser, tüberküloz vs. gibi hayati tehlike durumunda olduğumu söylese bir hekim, hiçbir şey yapmam. Fiziksel acı eşiğim düşük olduğundan canımın yanması durumunda önleyici bir eyleme, tedaviye girişirim ancak. Şöyle örnekleyeyim: Öksürdüğümde ağzımdan kan gelse ve doktora gidip baktırsam, akciğer kanseri olmuşsunuz deseler teşekkür eder ve hastaneden ayrılırım; üç günde bir karton sigarayı bitirdiğim için kalbim iflas etse ve kalp krizi geçirme riskine dair bir şeyler duysam hekime gülümseyerek çıkarım odasından. Ama bel fıtığı ya da daha önce bana çok eziyet eden böbrek taşları gene zuhur etse, işte o zaman komutlarını takip eder sözlerinden çıkmam doktorların. Bir çorba yapanımın bile olmayacağı acılı ağrılı bir hastalıktan ödüm kopuyor, yoksa merhum Sırrı Süreyya gibi aort damarımın yırtılacağını söyleseler hiç dert etmem. Siktiğimin hayatımın boklu götüne koyayım. Üstad böyle buyurdu. 


Bu hafta iki kez Still-Havva’yı gördüm; malum, evlerimiz yakın. Birinde minibüs caddesinde elinde koca bir poşetle karşı kaldırımdan yürüyordu, diğerinde de Küçükyalı ışıklarda arabasının direksiyonundaydı, trafiğin açılmasını bekliyordu. Her ikisinde de durakladım, ya da donup kaldım demek daha doğru, yüzümde gülümsemeyle ağlama arası gidip gelen bir ifade oluştuğunu sanıyorum, kendimi gösterme ile saklanma arasında kalakaldım. O hiçbirinde beni görmedi sanırım. Zannetmiyorum. 


Tapu konusunu yakın zamanlarda halledeceğim. ‘Bu eve geri dönmeyecek’ diye zırlarken bir yandan da sanki böyle ihtimal varmış gibi öteleyip durdum bu işlemi. 163 gün oldu gideli. Nasıl olduğumu bunca zaman bir kez olsun merak etmeyen, sormayan bir kadın, birkaç hafta önce sosyal medya hesabında 2017’de yayınladığı nikah fotoğraflarımızı silmiş, birazcık kafam çalışsa aynaya bakıp sorardım, neden, ne için dönmek istesin ki? O benim Still de olsa hala Havvam, hep de öyle kalacak, ama ben onun için yokum, eski kocalarının iki numarası, bir zamanlar sevdiği kedi kızına şimdilerde bakan yabancısı bir adamım sadece.


Kedi demişken, dün kızıma küfrettim. Geçmişte sinirlendiğim vakitler dudaklarından hemen her şeye, herkese küfür saçan pis ağızlı biriydim, hatta Still-Havva çok rahatsız olurdu bundan. O gittikten sonra ilgim yok dünyayla, politikayla, sporla, toplumla filan. Küfürbaz olacak durum da yok o zaman. Kızıma da hiç kötü bir söz söylememiştim 163 gündür. Aksine üzerine nasıl titrediğimi Rahman biliyor. Dün yaramazlık yaparken bir şeyler devirdi, o kızgınlıkla köpürdüm, verdim veriştirdim. Sonra da özür diledim hemen. Kucağıma alıp öptüm. Hem annelik hem babalık yapıyorum ona. Ben olmasam bir annesi olacaktı, eminim o takdirde çok mutlu olurdu kuyruklu prensesim. Annesine benden daha düşkün olduğunu bilmeyen yoktu.


Mental sağlığım hakkında da yazayım. Geçenlerde bir habere rast geldim, erken yaşta demans ile ilgili kaleme alınmıştı. Genetik olarak yatkınlığımı biliyorum; halihazırda babamda gözlüyorum, rahmetli amcalarımdan birinde Alzheimer vardı, babaannem de mustaripmiş. Haber, demansın genel olarak başladığı 65+ yaşları değil, çok daha erken, yani 40’lı yaşların sonrasına dikkat çekiyordu. İngiltere’de yapılmış geniş katılımlı bilimsel bir araştırmanın sonucuna göre, düşük sosyoekonomik durum, sosyal izolasyon, işitme kaybı, felç, diyabet, kalp hastalığı ve depresyon gibi faktörler, genç yaşta demans riskini artırıyormuş. Yani genel olarak genetiğe değil bu defa yaşam tarzına odaklanılmış. Zengin değilim, geçim kaygısı içindeyim, check. Sosyal izolasyon sürecim KHK ile ihracımda, 2016’da başlamıştı, Still-Havva’nın benden ayrılmasıyla korkunç bir zirveye yerleşti, kimsem yok, check. Önceden pre-diyabetiktim, ilaçları bırakalı aylar oldu, check. Kalp hastalığım var mı bilmiyorum, ama ciddi endişelerim var. Günde 3,5 paket sigara içince zaten olmaması şaşırtıcı. Check. Depresyon? Bir şey demeyeceğim, check check yazacağım sadece. Kitap okumak, zihnimi çalıştırmak filan zaten bitti. Aptalca fantastik diziler izleyerek geçiyor hala günlerim. Müzik yok, sıfır. Satranç oynamaya devam ediyorum ama berbat bir oyuncuya dönüştüm, ratingler şahit. Beynim karanlıkta. Tek başına. Atıl. Donuk. 


Ayakları tutkallı kâğıda yapışmış bir sinekten ne farkım var? O da ‘Allahım canımı al’ derdi, aynı benim gibi. Susuzluktan kavrularak ölmeyi ya da yapıştığım yerde can çekişip yavaşça kurumayı değil, üzerime bir an önce sheltox sıkılmasını ya da bir ayakkabının beni dümdüz etmesini bekliyorum. İstiyorum.


Yaşamım bir böcekten farksız çünkü. 






26 Nisan 2025 Cumartesi

Geçen Hafta Üzerine...

Bu bir haftada neler yaşadım?


Deprem, yalnızlığıma dair suratımın ortasına yumruğunu yapıştırarak nihai mesajını verdi. Her gün sayısız kere “Allahım canımı al” diye dua eden biri, yer sarsılır, sallantıdan bardaklar tabaklar şangırdarken elbette ölüm korkusu yaşamaz. Ama böyle bir anda Still-Havvasızlığı, kimsesizliği, onun yanında olmak için can atarken istenmediğim gerçeği ile epey acı bir şekilde yüzleştim. Evet, nasıl olduğuna dair mesajıma yanıt yazdı, daha sonra aradığımda da telefonu açtı, ama aynı şey mi bu? Ben bundan bahsetmiyorum ki. Sevdiği, kişinin yuvasıdır, huzur ve güven duyduğu yerdir. Ondan dolayı sarılmak bir sevgi eylemidir. Ruhumun, kalbimin yuvası 23 kasımda daire kapısından çıktıktan sonra ben evsiz kaldım. 4+2 evde tek başıma, kedimle yaşıyorum, kullanmadığım odalarım, hangisi yakınsa gittiğim tuvaletler var. Her köşede Still-Havva’nın mutlu, gülümseyen fotoğrafları asılı. Gözüm hep onda. Ama bu şiddetli depremde yanına gidip sarılamadım. Yapayalnızlık bu işte. Yuvam yok.


Depremden bir gün önce evi süpürmüştüm. Bunu yazmaya değer görmemin sebebi şu ki, Still-Havva bu evden ayrıldığı gün eve temizlikçi çağırmış, bana ‘temiz ev’ bırakmak istediğini söylemişti. O tarihten bu yana yardıma çağırdığım temizlikçi kadınlar türlü yalanlarla beni oyaladılar, sonra da gelmediler. Aslına bakarsanız temizlik filan umurumda değil. Fakat kedi yerde yatıyor, halının üzerinde yuvarlanıyor filan; o nedenle tüylerinin arasında kırıntılar, çöpler filan görmek bende kediye karşı mahcubiyet yaratmaya başlamıştı. Sokak kedileri gibi pis dolaşması içime dokundu aslına bakarsanız. Ağlaya zırlaya elektrikli süpürgeyle evi üstünkörü dolaştım. Hala pis aslında, ama işte, fena olmadı. Size komik hatta saçma gelebilir tabi, ama benim için çok zor ama önemli bir eylemdi. 


Bugün avukat aradı. Kadının sesi çok üzgün geliyordu, hemen tahmin ettim söyleyeceğini. Danıştay başvuruyu reddetmiş, avukatım aslında ilk derece ve istinaf mahkemelerinden değil de Danıştaydan ümitliymiş, onların incelemesi farklı olurmuş, ondan dolayı verdikleri karara hayret etmiş ve üzülmüş. Teselli etmek bana düştü, ülkenin içinde boğulduğu siyasi ortamda zaten olumlu bir şey çıkacağını beklemediğimi söyledim. Hak ihlali başvurusu için Anayasa Mahkemesine gidelim mi diye sordu, gidelim dedim. Oradan da bir şey çıkmayacak biliyorum. Olsun. Hayatımı mahvettiler. Eşimi benden kopardılar. Üzerine sheltox sıkılması gereken böcekmişim gibi muamele ettiler, yaftaladılar, elimi kolumu kopardılar. Kişiliğimi zehirlediler. Bozuldum. Dejenere oldum. Yoruldum. Yaralandım. Still-Havva bu halime daha fazla tahammül edemeyip kaçıp gitti benden. Artık iade edilip mesleğime geri dönme yolu açılsa bile bu psikolojide, bu halde neyi nasıl yapabilirim, daha doğrusu göreve döner miyim bilmiyorum. Gene de Anayasa Mahkemesine de başvuru yapmak için kararlıyım. Biraz daha uğraşsın benimle devlet.


Papa Francis hayatını kaybetti. Şu dünya üzerinde bir tane düzgün adam vardı, o da gitti. Bir dini figür öldüğünde o dinin radikalleri seviniyorsa, ama başka dinlere inananlar ya da ateistler filan üzüldüyse bilin ki o adam doğru bir insandı. Çünkü Allah aşırılığı emretmez. Rabbim rahmetiyle muamele etsin dilerim. 


Bir ben ölemedim. Hem zaten düzgün biri de değilim. 


24 Nisan 2025 Perşembe

6.2 Üzerine...

Aslına bakarsanız uzunca bir süre buraya bir şey yazmama kararını vermiştim. Bir şeyin ayrımına vardıktan sonra duygularımla yüzleşmem gerekiyordu çünkü. Neydi o ‘şey’ ? Bunu yazmak can yakıcı, hakkında bugüne dek hiçbir kötü yakıştırmada bulunmadığım Still-Havva’ya toz bile kondurmam ama yeni farkına vardığım bir hususu çok fazla açıklama gereği görmeden buraya kayda düşeyim: Kendi ifadesiyle benden ayrılma kararı ‘bencilce’ bir davranıştı, ve bencil olmaya da hakkı vardı, neticede bu kendi hayatıydı ve istemediğine karar verdiği bir hayatı sürdürmeye de mecbur değildi. Doğru. Objektif bakarsak öyle yani. Fakat ayrımına vardığım noktaya gelirsek, bencillik değil, aslında bu kavramın  perdelediği kibir motivasyonuyla hareket ettiğini idrak ettim geçen günlerde. Çok irdelemek istemiyorum bu konuyu, gereksiz uzayacak yazı. Still-Havva’yı da size şikâyet etmem. Niteliklerim ve yaşamım itibarıyla onu hak etmediğim düşüncesi can yakıcı ama çok da yanlış değildir. Ya aslında bunları yazmaya gelmedim. Tanışıklığımız/beraberliğimiz 2008 senesine dayanıyor ve o zamandan bugüne dek tevazu ile gönlümde yer etmiş birinin bana karşı tutumunda kibir duygusunun, tepeden bakma tavrının olduğunu görüp, anlayıp, sindirmek çok kolay değil. Neyse. 


Dün öğlen vakti deprem oldu. 6.2 şiddetinde, Marmara’daki fay üzerinde. Epey sarstı, uzunca sürdü, korkuttu. Evde yalnızdım. (Saçma bir cümle oldu sanırım.) Kedi ne yapacağını şaşırdı korkudan, hemen önümdeydi, deli gibi iki metre kare içinde fıldır fıldır döndü nereye kaçacağını bilemeyerek. Ben de ne yapacağımı bilemeden ama koltuktan bile kalkmadan oturmaya devam ettim, Still-Havva’nın hayali tam o an, sarsıntı devam ederken beynime ok gibi saplandı. Yanında olmalıydım, yanımda olmalıydı. Deprem yirmi saniye filan sürdü sanırım. Aramak istedim. Telefonu elime aldığımda önce annemi aradım ama, o çok korkar depremden. Telefonlar her acil durumda olduğu gibi felç, kimse aranmıyor. Sırasıyla annemi, babamı, Still-Havva’yı aramaya çalışıyorum, this parrot is no more. Bir yandan giyinmeye, kedinin mamasını ve suyunu yedeklemeye başladım, bir yandan da aramaya devam ettim. Anneme ulaştım nihayet, sonra bir şekilde babama da. Still-Havva’ya nasıl olduğunu sorduğum mesaj gidebilmiş, iyilermiş hepsi, o da beni ve annemleri sordu. Tamam. Giyindim, kediyi öptüm, sonrasında apartmandan en son çıkan mukim bendim sanırım, komşularım evin önünde, sokak insan kaynıyor, herkes evlerden dışarı atmış kendilerini. Doğruca Still-Havva’nın (annesinin) evine yürümeye başladım, belki onlar da sokakta ya da etraftaki parklara, toplanma alanlarına gitmişlerdir diye. Sokakları dolduran, şaşkınca konuşan, endişeyle susan insan yığınlarının arasından zorlukla evlerinin önüne ulaştım, yol üzerindeki bir parkta duraklayıp o kalabalıkta onları aradı gözlerim. Apartman görevlilerini tanıyorum, çevresinde bir sürü insanla evin otoparkında bekleşiyor, laflıyorlardı, aralarına karıştım, Still-Havva’yı ya da ex-kayınvalideyi karşımda görür müyüm diye. Yoklardı. Arabası da otoparkta duruyordu. Oradan 50. Yıl parkına yürüdüm, esas mahşer yeri orasıydı, adım atacak yer yoktu. Bir ümit, onları bulurum diye parkta epey dolandım. Yoklardı. Sonra eve döndüm tekrar. 


Arayıp yanında olmak istediğimi söyleyemediğim, beni beğenmediği için terk eden ve kibrini saklamaya da gerek görmeyen birine bunca bağlılık, düşkünlük ne kadar sağlıksız. Acınası. 


Eve geldikten sonra telefona gitti elim, kısa bir görüşme yaptık. İyilermiş. Evdelermiş. Annemleri sordu, ben de Mustang’ı merak ediyordum, onlardan bahsettik. 


Konuşma iki dakika sürmüş telefon kaydına göre. 


Elini tutamadığım bir hayat vs. dehşet anında iki dakikalık konuşma. 


Kopmaya devam ediyor bağlar. Benim bağlarım tabii. O kesti attı zaten kendininkileri. 




p.s. Altı sene önce yazdığım şu yazı içeriğini artık dert etmiyorum. Siktiğimin ömrünü ben bitiremiyorsam, Rabbim dualarımı kabul eder belki. 


11 Nisan 2025 Cuma

Nisan'lar Üzerine...

Nisan ayının yeri ayrıdır bende. 2016 senesinin nisan ayında gene böyle aklımı yitirme eşiğine gelmiştim. 2,5 senelik ayrılıktan sonra birden ortaya çıkmış, karşısında diz çöküp ona evlenme teklif etmiştim. İkna olmakta zorlanmıştı, önce geri püskürtmeye çalıştı ama 15 nisandı bana inanıp evet demeyi kabul ettiğinde. 


Blogta gerilere gittim ve dokuz sene önce bugün ne yazdığıma baktım, çaresizliğin çılgınlığa komşu olduğu zamanlar… Bu gece gibi. 


Karşıma çıkan yazıya baktım da, ben hiç büyümemişim. Bana değiştin diyen Still-Havva’ya inat, hiç değişmemişim. Henüz Havva demiyormuşum,  sanırım linkini verdiğim posttan  bir iki gün sonrasında başlamıştım- hala EX diye yazıyormuşum ondan bahsederken. Lakin onunla beraber olmaktan başka bir dileğim, emelim yokmuş. Aynı deli adam. Değişmemiş işte. 


Fark şurada: O zaman ümitten yoksun, ama savaşmaya hazırmışım. Şimdiyse o savaşı kaybettiğim gün gibi aşikâr. 


Yenildim. 


8 Nisan 2025 Salı

Ziyan Edilen Xarelto Üzerine...

Zihnim öylesine bulamaç, ruhum öylesine karmaşa halinde ki, neyi nasıl hangi sırayla anlatacağımı kuramıyorum kafamda, maddeler halinde alt alta yazmazsam içinden çıkamayabilirim. 



Bir: Daha önce değinmiştim, sosyal medyada Still-Havva’yı takip etmiyorum. Edemiyorum. Instagram’ı takip izni vermediği okuyuculara kapalı, ama profil sayfasındaki gönderi sayısından yeni bir şey koyup koymadığı anlaşılabiliyor, anneme gittiğimde onun telefonundaki instagram hesabına Still-Havva izin verdiği için, annemin telefonunu sinsice alıp hızla baktığım oluyor yeni bir gönderi olduğunu önceden öğrendiğimde. Çok aktif kullanmıyor zaten. Gün içinde belki on defa gönderi sayısını kontrol ediyorumdur gene de. Yani bir gönderi varsa hemen fark edip, anneme gittiğimde onun telefonundan bildiğiniz stalk ediyorum.


İki: Pazar günü, gönderi sayısının 413’ten 409’a düştüğünü gördüm. Yani bir şeyleri silmişti. Garipsedim, zaten çok kişisel, ailevi şeyler paylaşırdı instagramda. Neyi, neden silmek istesindi ki? Ama bunu düşünürken aklımda yıldırım gibi bir düşünce belirdi: Görmek, başkalarıyla paylaşmak istemeyeceği acaba bana dair bir şey olabilir miydi? Fotoğraf çektirmekten hep kaçınmışımdır bu yaşıma dek, Still-Havva’nın instagram sayfasında bir iki nikah fotoğrafımız vardı ancak, 2017’de, belki bir iki tane de gene o zamanlara ait resimlerimiz. O da bilirdi internette anonim kalmayı, görülmemeyi tercih ettiğimi. Hepsi bu yani. 2017 belki 2018’de instagrama konmuş birkaç fotoğraf… Onları sildiğini düşünmek de tuhaf; bu evden gideli dört aydan fazla oldu, boşanalı da çok zaman geçti. Neden Pazar günü durup dururken silmiş olsun ki? Ama huzursuz doğdu içime. Ya sildikleri onlarsa diye…


Üç: Dün annemin doktor işi vardı, muayene, randevular filan. Saatlerce beraberdik ama telefonu ortalarda yoktu, kurcalayamadım. İçim içimi yedi gün boyunca.


Dört: Bugün gene hastaneye gittik beraber, tomografi çekilmesi için. Evrak, ilaç ve kayıt işlerini bitirdikten sonra çekime girmeden önce telefonunu bana vermesini söyledim, bazı tahlil sonuçlarına uygulamadan bakmak istediğim için. Yalan da değildi. Sonra annem tomografi odasındayken telefonunu cebimden çıkardım ve instagrama baktım. Evet. Haklıymışım. Benim olduğum, bana dair dört tane gönderi, Pazar günü Still-Havva tarafından silinmiş. Yani, varlıklarından çok hazzetmediğimi yukarıda söyledim size, o gönderilere Still-Havva’yı üzmemek için katlanmış, itiraz etmemiştim zaten. Ama silinmeleri? Damnatio memoriae mi şimdi bu? Yani, ya yeni bir ilişkiye başladı ve arkadaşının/sevgilisinin görüp rahatsız olmasını istemediği için sildi o gönderileri, ya da iğreniyordu benden, o fotoğraflardan… Üçüncü bir olasılık yok. İlki beni üzerdi, çok üzerdi bu olasılıkların, ikincisi ise kahrederdi. İyi bir eş olamadığımı hep söyledim ama ‘iğrenç’ biri de olmadım. Bunu biliyorum. Neden silmiş o zaman?!


Beş: Annem tomografi çekiminden çıktığında kapıda bekleyen ben alt üst haldeydim. Sanırım evine götürene kadar kötü, dengesiz, kaba davranmışımdır, ne halde olduğumu bilmiyorum bile. O’nu evinin kapısında bırakıp koşar adım ayrıldım kendisinden çünkü ağlamadan daha fazla durabilmem mümkün değildi. Güneş gözlüğünü yaratan Rabbime şükürler olsun. 


Altı: Evde, bu süreç başladığında satın aldığım bir paket XARELTO var. Babamın ilaçlarından biri, oradan biliyorum, çok kuvvetli bir kan sulandırıcı, Coraspin’den, Plavix’ten filan etkili. Bileklerimi keserek intihar etme niyetim (vücut bütünlüğü takıntım yüzünden) olduğundan kanamaya hızlandırsın diye her ‘niyet ettiğim’ gün alıyorum bir tane. İşe yarayacak diye düşünüyorum ama teşebbüslerimin neticesi meydanda, buraya da yazdım çoğunu, biliyorsunuz okuduysanız. Hala hayattayım. Eve gelir gelmez bir tane attım ağzıma. Baktım bir de üşenmeden, ilaç kutusunda 9 eksik vardı, demek ki 9 kere bu işe kalkışmışım. Beceriksizliğin de bu kadarı. Sonra hızlıca bulaşık makinesini çalıştırdım, koyuları da çamaşır makinesine. Ev pislik içinde, toz topakları her bir köşede evet, ama en azından arkamda pis eşya-giyecek bırakmayayım. Ta 5 Aralık’ta yazdığım mektupları da çıkardım gene ortaya. Dört ay önce yazılmış intihar mektupları, olayın bağlamına aykırı bir kere, ama elim yenilerini yazmaya da gitmiyor ki. 


Yedi: Still-Havva’ya meseleyi sorsam, vereceği cevaptan ödüm kopuyor. ‘Lanet olsun seninle geçirdiğim yıllara’ diyebilir, ‘sana ne ya, hesap mı vereceğim, ne hakla soruyorsun’ diyebilir, ‘yüzünü bile görmek istemiyorum’ diyebilir, ‘bir partnerim var ve huzurumuz kaçsın istemiyorum’ diyebilir, ‘seni hayatımdan çıkardım’ diyebilir, bir sürü şey söyleyebilir; ne karşılık verse içimde yaşayan yas vampirini besleyecek türden şeyler olacak. Boşanmamızın üzerinden aylar geçmiş, Pazar günü ne oldu da o resimleri sildin diye sorsam elime ne geçecek ki? Sormadan duramıyorum, kıçımda kurt varmış gibi kıvranıyorum öte yandan. 


Sekiz: Sormak için cesaretimi toplamaya çalışırken diğer sosyal medya hesaplarına göz atayım dedim. Bir de gördüm ki, bluesky’da yeni bir gönderi paylaşmış: Öğrencisi olduğu İÜ’deki yüksek lisans programından kaydını sildirdiğini yazıyor. Son derece haklı politik gerekçelerle seslerini yükseltmeye çalışan öğrencilere zulmediliyor bu aralar, Still-Havva da vicdanın somut hali olmuştur daima. Sanıyorum ki İdare öğrencilere bu nedenle eziyet ediyordur, O da buna protesto etmiştir. Öte yandan bölümünü, hocalarını ve okulunu o kadar sevip sahiplenmişti ki, bu ‘kayıt sildirme’ meselesi bende şok etkisi yarattı. İçimden bir ses “eskiden sevdiği her şeyi terk etmek bu kadında bir alışkanlık halini almış demek” diye fısıldadı itiraf edeyim, bir başka ses ise ne kadar üzgün ve kırgın olabileceğine dair kısa bir söylev çekti bana. İşe bak; ben gözümü karartmışım, ona kendi canımı daha çok yakacak acı sorularla dolu bir mesaj atmaya niyetlenirken, bir yandan da O’nun bambaşka bir durumda, çok mutsuz, hayal kırıklığı yaşıyor olabileceğine dair içimde şiddetli bir sızlama zuhur etti.


Dokuz: Ben ne halde olursam olayım Still-Havva’nın mutsuzluğu benim için daha öncelikli. Bu, sevgi denilen halt işte. Hala çok seviyorum o kadını. O böyle bir psikolojideyken ne yazabilirim, neyi sorabilirim ki?


On: Mesaj yazdım ama kendi derdimle, tasamla, endişeli merakımla, ıstırabımla ilgili değil. Daha çok verdiği karara dair biraz destek, biraz şakacı bir havada. Gayet güzel, samimi cevapladı. 


On Bir: Evde sik gibi oturuyorum şimdi. Kanım sulanmıştır iyice. Bana verdiği güzel ve ‘yakın’ cevaplarına, kısa ama içten mesajlara bakıyorum arada bir. 


On İki: Neden sildi o resimlerimizi? Sekiz sene önceki gönderiler! Ne rahatsız etti onu da varlıklarına son verdi?


On Üç: Vallahi de billahi de delireceğim. Bu gece mi? Ne mi? Bilmiyorum!