Dün en fazla yarım saat, o kadar, cafede oturduk, kahvesini içip hemen kalktı. Benden irrite olduğundan değil, öyle hissetmedim, dediğine göre annesiyle işleri varmış. Gayet doğal. Klasörünü verdim, şaşırdı, hızlıca bir göz attı içindekilere gülümseyerek. Bana 2016’da yazdığı mektubu da fark etti ama hiç duraksamadan o sayfayı çevirdiğini görünce ‘bunu bir ara okursun’ diye mırıldandım. Pek takılmadı, hı hı deyip geçti. Buluşmaya giderken yolda daha önce gördüğüm bir yere uğrayıp kendisine kedi desenli şirin bir kahve kupası almıştım, takdim ettim, hoşuna gitti, teşekkürle kabul etti. O da taşınırken yanlışlıkla benim çocukluk fotoğraflarımı götürmüş beraberinde, onları da bu görüşmeden fırsat bulup bana verdi.
Buluşmaya gitmeden önce, o gece yazdığı mektuba ben de birkaç sayfalık bir mukabele içerek bir mektup yazmıştım. Niyetim aslında klasörün içine koymaktı, dokuz sene sonra o mektuba bir başka mektupla cevap vermekti. Son anda fikir değiştirdim, yapmadım öyle bir şey. Yakışık almayacağını anlayacak kadar kendimdeyim sanırım. Tuttum, kendime, o dürtüye mâni oldum. Beceremediğim intiharımın geride kalacak mektupları arasında, Still-Havva’nın isminin yazılı olduğu zarfın içine koyacağım. Hem okuyup da ne olacak? Konuşurken bir türlü engel olamadığım sesimin titremesi bile içinde şefkat uyandırmıyorsa, mektubun ne tesiri olabilir? Saçma.
Şefkat duymuyor. Sevgi duymuyor. Merak etmiyor. Acıyor olabilir. Acınacak bir haldeyim, yalan değil ki.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!