Bu bir haftada neler yaşadım?
Deprem, yalnızlığıma dair suratımın ortasına yumruğunu yapıştırarak nihai mesajını verdi. Her gün sayısız kere “Allahım canımı al” diye dua eden biri, yer sarsılır, sallantıdan bardaklar tabaklar şangırdarken elbette ölüm korkusu yaşamaz. Ama böyle bir anda Still-Havvasızlığı, kimsesizliği, onun yanında olmak için can atarken istenmediğim gerçeği ile epey acı bir şekilde yüzleştim. Evet, nasıl olduğuna dair mesajıma yanıt yazdı, daha sonra aradığımda da telefonu açtı, ama aynı şey mi bu? Ben bundan bahsetmiyorum ki. Sevdiği, kişinin yuvasıdır, huzur ve güven duyduğu yerdir. Ondan dolayı sarılmak bir sevgi eylemidir. Ruhumun, kalbimin yuvası 23 kasımda daire kapısından çıktıktan sonra ben evsiz kaldım. 4+2 evde tek başıma, kedimle yaşıyorum, kullanmadığım odalarım, hangisi yakınsa gittiğim tuvaletler var. Her köşede Still-Havva’nın mutlu, gülümseyen fotoğrafları asılı. Gözüm hep onda. Ama bu şiddetli depremde yanına gidip sarılamadım. Yapayalnızlık bu işte. Yuvam yok.
Depremden bir gün önce evi süpürmüştüm. Bunu yazmaya değer görmemin sebebi şu ki, Still-Havva bu evden ayrıldığı gün eve temizlikçi çağırmış, bana ‘temiz ev’ bırakmak istediğini söylemişti. O tarihten bu yana yardıma çağırdığım temizlikçi kadınlar türlü yalanlarla beni oyaladılar, sonra da gelmediler. Aslına bakarsanız temizlik filan umurumda değil. Fakat kedi yerde yatıyor, halının üzerinde yuvarlanıyor filan; o nedenle tüylerinin arasında kırıntılar, çöpler filan görmek bende kediye karşı mahcubiyet yaratmaya başlamıştı. Sokak kedileri gibi pis dolaşması içime dokundu aslına bakarsanız. Ağlaya zırlaya elektrikli süpürgeyle evi üstünkörü dolaştım. Hala pis aslında, ama işte, fena olmadı. Size komik hatta saçma gelebilir tabi, ama benim için çok zor ama önemli bir eylemdi.
Bugün avukat aradı. Kadının sesi çok üzgün geliyordu, hemen tahmin ettim söyleyeceğini. Danıştay başvuruyu reddetmiş, avukatım aslında ilk derece ve istinaf mahkemelerinden değil de Danıştaydan ümitliymiş, onların incelemesi farklı olurmuş, ondan dolayı verdikleri karara hayret etmiş ve üzülmüş. Teselli etmek bana düştü, ülkenin içinde boğulduğu siyasi ortamda zaten olumlu bir şey çıkacağını beklemediğimi söyledim. Hak ihlali başvurusu için Anayasa Mahkemesine gidelim mi diye sordu, gidelim dedim. Oradan da bir şey çıkmayacak biliyorum. Olsun. Hayatımı mahvettiler. Eşimi benden kopardılar. Üzerine sheltox sıkılması gereken böcekmişim gibi muamele ettiler, yaftaladılar, elimi kolumu kopardılar. Kişiliğimi zehirlediler. Bozuldum. Dejenere oldum. Yoruldum. Yaralandım. Still-Havva bu halime daha fazla tahammül edemeyip kaçıp gitti benden. Artık iade edilip mesleğime geri dönme yolu açılsa bile bu psikolojide, bu halde neyi nasıl yapabilirim, daha doğrusu göreve döner miyim bilmiyorum. Gene de Anayasa Mahkemesine de başvuru yapmak için kararlıyım. Biraz daha uğraşsın benimle devlet.
Papa Francis hayatını kaybetti. Şu dünya üzerinde bir tane düzgün adam vardı, o da gitti. Bir dini figür öldüğünde o dinin radikalleri seviniyorsa, ama başka dinlere inananlar ya da ateistler filan üzüldüyse bilin ki o adam doğru bir insandı. Çünkü Allah aşırılığı emretmez. Rabbim rahmetiyle muamele etsin dilerim.
Bir ben ölemedim. Hem zaten düzgün biri de değilim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!