Aslına bakarsanız uzunca bir süre buraya bir şey yazmama kararını vermiştim. Bir şeyin ayrımına vardıktan sonra duygularımla yüzleşmem gerekiyordu çünkü. Neydi o ‘şey’ ? Bunu yazmak can yakıcı, hakkında bugüne dek hiçbir kötü yakıştırmada bulunmadığım Still-Havva’ya toz bile kondurmam ama yeni farkına vardığım bir hususu çok fazla açıklama gereği görmeden buraya kayda düşeyim: Kendi ifadesiyle benden ayrılma kararı ‘bencilce’ bir davranıştı, ve bencil olmaya da hakkı vardı, neticede bu kendi hayatıydı ve istemediğine karar verdiği bir hayatı sürdürmeye de mecbur değildi. Doğru. Objektif bakarsak öyle yani. Fakat ayrımına vardığım noktaya gelirsek, bencillik değil, aslında bu kavramın perdelediği kibir motivasyonuyla hareket ettiğini idrak ettim geçen günlerde. Çok irdelemek istemiyorum bu konuyu, gereksiz uzayacak yazı. Still-Havva’yı da size şikâyet etmem. Niteliklerim ve yaşamım itibarıyla onu hak etmediğim düşüncesi can yakıcı ama çok da yanlış değildir. Ya aslında bunları yazmaya gelmedim. Tanışıklığımız/beraberliğimiz 2008 senesine dayanıyor ve o zamandan bugüne dek tevazu ile gönlümde yer etmiş birinin bana karşı tutumunda kibir duygusunun, tepeden bakma tavrının olduğunu görüp, anlayıp, sindirmek çok kolay değil. Neyse.
Dün öğlen vakti deprem oldu. 6.2 şiddetinde, Marmara’daki fay üzerinde. Epey sarstı, uzunca sürdü, korkuttu. Evde yalnızdım. (Saçma bir cümle oldu sanırım.) Kedi ne yapacağını şaşırdı korkudan, hemen önümdeydi, deli gibi iki metre kare içinde fıldır fıldır döndü nereye kaçacağını bilemeyerek. Ben de ne yapacağımı bilemeden ama koltuktan bile kalkmadan oturmaya devam ettim, Still-Havva’nın hayali tam o an, sarsıntı devam ederken beynime ok gibi saplandı. Yanında olmalıydım, yanımda olmalıydı. Deprem yirmi saniye filan sürdü sanırım. Aramak istedim. Telefonu elime aldığımda önce annemi aradım ama, o çok korkar depremden. Telefonlar her acil durumda olduğu gibi felç, kimse aranmıyor. Sırasıyla annemi, babamı, Still-Havva’yı aramaya çalışıyorum, this parrot is no more. Bir yandan giyinmeye, kedinin mamasını ve suyunu yedeklemeye başladım, bir yandan da aramaya devam ettim. Anneme ulaştım nihayet, sonra bir şekilde babama da. Still-Havva’ya nasıl olduğunu sorduğum mesaj gidebilmiş, iyilermiş hepsi, o da beni ve annemleri sordu. Tamam. Giyindim, kediyi öptüm, sonrasında apartmandan en son çıkan mukim bendim sanırım, komşularım evin önünde, sokak insan kaynıyor, herkes evlerden dışarı atmış kendilerini. Doğruca Still-Havva’nın (annesinin) evine yürümeye başladım, belki onlar da sokakta ya da etraftaki parklara, toplanma alanlarına gitmişlerdir diye. Sokakları dolduran, şaşkınca konuşan, endişeyle susan insan yığınlarının arasından zorlukla evlerinin önüne ulaştım, yol üzerindeki bir parkta duraklayıp o kalabalıkta onları aradı gözlerim. Apartman görevlilerini tanıyorum, çevresinde bir sürü insanla evin otoparkında bekleşiyor, laflıyorlardı, aralarına karıştım, Still-Havva’yı ya da ex-kayınvalideyi karşımda görür müyüm diye. Yoklardı. Arabası da otoparkta duruyordu. Oradan 50. Yıl parkına yürüdüm, esas mahşer yeri orasıydı, adım atacak yer yoktu. Bir ümit, onları bulurum diye parkta epey dolandım. Yoklardı. Sonra eve döndüm tekrar.
Arayıp yanında olmak istediğimi söyleyemediğim, beni beğenmediği için terk eden ve kibrini saklamaya da gerek görmeyen birine bunca bağlılık, düşkünlük ne kadar sağlıksız. Acınası.
Eve geldikten sonra telefona gitti elim, kısa bir görüşme yaptık. İyilermiş. Evdelermiş. Annemleri sordu, ben de Mustang’ı merak ediyordum, onlardan bahsettik.
Konuşma iki dakika sürmüş telefon kaydına göre.
Elini tutamadığım bir hayat vs. dehşet anında iki dakikalık konuşma.
Kopmaya devam ediyor bağlar. Benim bağlarım tabii. O kesti attı zaten kendininkileri.
p.s. Altı sene önce yazdığım şu yazı içeriğini artık dert etmiyorum. Siktiğimin ömrünü ben bitiremiyorsam, Rabbim dualarımı kabul eder belki.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!