28 Eylül 2019 Cumartesi

Beklenen ama İstenmeyen Son Üzerine...


Şair “ve çünkü her söz eksiktir ve insan söz söylemeye kadir değildir ve her kelime bir puttur/ Lisan dahi bir Molok’un mülküdür/ Fakat Nirvana, sessizlik okyanusunda bütün sembol putları boğmaktır.” demiş. Yazmak istediğim şeyi Whitehead’e oradan Wittgenstein’e zıplayıp,  aralara mazmun, metafor kavramlarını filan sıkıştırıp semantik – linguistik- filoloji – psikoloji üzerinde saçma sapan bir sürü şey zırvalayabilirim ama pek bir değeri olmaz ortaya çıkacak şeyin, sonuçta bunların hiç birinin eğitimini almadım, boş boş konuşmuş olurum ancak. Bunlar hakkında konuşmak yerine, aşağıdaki görseldeki yedi kelime hakkında konuşmak daha kolay geliyor bana, bu sözler a) eksik, b) put haline geldiği inkâr edilemez.

Şimdi spekülasyonlarımı karalayabilirim işte.









26 eylülde Silivri açıklarında 6,0 şiddetinde bir deprem oldu.

“Kandilli’den Büyük Deprem Açıklaması: Sona Doğru Yaklaşıyoruz”

1-      Kandilli: Bilim Tanrılarından biri. O diyorsa doğrudur. Amentüsü olan matematik, fizik, jeofizik gibi bileşenlerinin bir araya gelip oluşturduğu sismolojinin dile geldiği bir Tanrıdır Kandilli, analiz ve ölçümler sonrasında elde ettiği verileri kamuoyuyla paylaşır. Bizler de iman ederiz.
2-      Büyük: Sıfattır. Küçük olmayandır. Görecelidir. Kıyas eder, şekli, kütlesi, şiddeti fazla olana diğerine nazaran büyük deriz. Fil deveden büyüktür, 90D’lik meme, 75B’lik memeden büyüktür, Çin ordusu Nepal ordusundan büyüktür, Birinci Dünya Savaşı, Yedi Yıl Savaşlarından büyüktür, maket bıçağının verdiği acı iğneninkinden büyüktür.
3-      Deprem: Depremin ne olduğunu yazmayacağım merak etmeyin. Bu yazının konusu o zaten. 1999 senesinde, ben 26 yaşındayken önce Gölcük’te, sonra Düzce’de yaşandı. Sonraları Afyon, Van aklıma geliyor, tabi ki Endonezya.
4-      Açıklama: Bir konuyu açıklığa kavuşturma. Bilinmeyeni, muğlak ya da kapalı olanı görünür, anlaşılır kılma. Netleştirme.
5-      Son: Başlamış bir şeyin bitmesi. İyi ya da kötü, güzel ya da çirkin, mutlu ya da mutsuz, sıkıcı ya da heyecanlı bir sürecin nihayete ermesi. Nutella yemeye başlarsınız sona erer, yolculuk sona erer, seks sona erer, kitap okursunuz ya da maç izlersiniz, biter, film izlersiniz, the end yazar. Son, daha genel ve aynı zamanda mutlak anlamda ölümdür. Çocukluk sona erer, gençlik sona erer, yaşlılık sona erer, hayat sona erer. Ölüm en kesin sondur. Sadece Allah Bâkîdir, başka her şey fânidir, çünkü sonludur. Ölüm sondur, son, ölümdür.
6-      Doğru: İki nokta arasında, başı ve sonu olan şey arasındaki çizgidir. A noktasından B noktasına gidiş anlamı var burada.
7-      Yaklaşmak: Uzak olan ile aradaki mesafenin azalması ya da uzak görünen bir olaya kavuşmanın zaman cinsinden ele alındığında azalması. Gayrettepe’den Yenikapı metrosuna binersem Taksim istasyonunda iken ineceğim yere yaklaşmış olurum. Günde 1,5 paket sigara içerek kanser olmaya da yaklaşıyorum.

Bu kadar uzun, kendimce ayrıntılı yazmaya ne gerek vardı diyorsunuzdur. Olsun, madem altını çizdim o kadar, ‘her söz eksiktir’ diye en başta değindim, eksikliği irdeleyip elinden geldiğince gidereyim istedim.
Kandilli Rasathanesinin anlı şanlı bilim adamları, bu arada başkaları da üç aşağı beş yukarı aynı korodalar, ağız birliği etmiş haldeler: Ortalığın amına koyacak depreme az kaldı. Hepiniz öleceksiniz. Ölmezseniz, mahvolacaksınız. Mahvolmayanınız olursa da, onlar sürünecek, perişan olacaklar. Az sayıda perişanlık dahi yaşamayan azınlık kaldığını varsayalım, onların hayatları da asla eskisi gibi olmayacak. Son yaklaşıyor.
Adamlar aslında utangaç, çekingen, satır arasına gizlenmiş bir şekilde bunu diyorlar.


Şimdi bu noktada ‘beklenen son geldiğinde’ karşılaşabileceğimiz olasılıkları gözden geçirelim:


A)     Deprem olur, zayıf, dayanıksız bir binada yakalanırız. Kendi evimiz ya da bir başkasının evi olabilir, evden çıkacak fırsat bulamazsak bina yıkılırsa altında kalırız.
A1) Ölürüz. Öldükten sonra annem nasıl, eşim ne durumda, çocuğum okulu sağlam mı, Fikret Orman istifasını geri alacak mı, dolar düşecek mi diye düşünmeyiz artık. Öldük çünkü. Bitti.

A2) Enkaz altında kalırız. Yıkılmış kolonların kirişlerin duvarların arasında bacağımıza, karnımıza, kolumuza bir şey düşüp bizi sıkıştırmış bedenimizi ezerken, bilincimiz yerinde nefes alabilecek durumda bekleriz. Sıkışmış organlarımıza kan gitmeyecektir, bekleyeceğiz kurtarılmayı. AFAD, AKUT, TSK, İsrail, Alman, Yunan kurtarma ekipleri gelecek de bizi kurtaracak. Kimi zaman itfaiye araçlarının giremediği sokaklar boş mu olacak peki? Neyse, biz hızla kangren olmaya başlarken, patlamış doğal gaz borularından dışarıya gaz sızıyor olacak. Yangınlar takip edecek onu. Hava soğuksa, kış yüzünü gösterdiyse donmamak için de mücadele edeceğiz. Bilincimiz yerinde, dolayısıyla düşüneceğiz. Soğukkanlı bir düşünme olabilecek mi sizce? Hayır, dehşetten başka bir şey olmayacak aklımızda. Pincher Martin’e dönüşecek çoğu insan. Öyle bir anı tasvir etmeye çalışıyorum ki, Allah’a küfür edilecek, devlete lanet okunacak, insan kendine düşman kesilecek. Enkaz altında kalanların çoğu, yavaş yavaş iç kanamadan, kangrenden, susuzluk ya da açlıktan, mevsime göre soğuktan ölecek, keşke kısa ve acısız olsaydı diye dileyerek. Ölümü arayacaklar ama ölüm onlara hemen gelmeyecek. Sevdiklerini düşünecek o zaman, çaresizce ne halde olduklarını aklına getirecek, eşini, çocuğunu. Deprem başladığı an yanında olan eşinden ses gelmediğini bilecek. Sabah konuştuğu yatalak babasını düşünecek. Bu böyle gidecek. Evet, delirecek herkes.

B)      Deprem olur, bulunduğumuz binadan kaçarız. Ölmeyiz. Ölüm en büyük felaketse şayet, kılpayı da olsa kurtulduğumuzu sanırız.
B1) Derhal sevdiklerimize, ailemize ulaşmak, haber almak isteriz. Tabi ki telefonlar çalışmadığından seslerini duyamayız. Hem o telaş anında telefonumuzu yanımıza almamız küçük bir ihtimaldir, aynı şekilde aradığımız, seslerini, iyi olduklarını duymak istediğimiz kişiler için de geçerli bu durum. Kısaca, telefon hatları zaten hemen iflas edecektir ama, sonrasında –düzelirse, düzeldiğinde- gene irtibata geçmek neredeyse imkansız olacaktır. “Büyük” denilen 7,0’ın üzerindeki bir deprem insanı donsuz sokağa çıkartır. Telefon, cüzdan alıp parfüm de sıkayım dedirtmez.

B2) Merak edip kendilerinden haber almak istediğimiz kişilerin yanına gitmek isteriz. Nasıl? Yürüyerek ya da ulaşım araçlarıyla. Yolların durumu trafiği kaosa çevirecektir, itfaiyenin, ambulansın geçemediği, belki köprülerin, direklerin ya da ağaçların yıkılıp kapattığı yollarda hangi vasıta hareket edebilir? Açık olan yollara zaten ‘açık’ olduğu için hücum edilecek ve bayram günleri İstanbula dönüş yolundan farksız kilitlenecektir trafik. Toplu taşıma da mümkün olmayacaktır. Öfke, başkalarına yansıtılacak ve korkunç şiddet olayları yaşanacaktır demek mübalağa olmaz. Asansöre binerken birbirine omuz atan insanların ülkesinde, böyle bir facia çok kişiyi seri katile dönüştürebilir. Yürümek, yürüyerek ulaşmak ancak talihle, yakında oturan kişiler için geçerli olabilecek istisna. Evimiz Fatih’te, işim Gayrettepe’de, Havva’nın işi Kadıköy’de, Mustang’in okulu Yenibosna’da, annemlerin evi Bakırköy’de, kayınvalideler Küçükyalı’da. Herkes kaderiyle baş başa.  

B3) Ev enkaz ya da yarı enkaz haline geldiyse evin başından ayrılmak istemeyeceksinizdir. Evde bir aile ferdinin çıkamadan kaldığını ve artık çıkılacak bir ev kalmadığı, moloz yığını olasılığından bahsetmiyorum, o zaten başlı başına bir travma. Ev insanın hayatının parçasıdır, eşya, mal, kıyıya sıkıştırdığı 200 dolar ya da eşinin pırlanta yüzüğünün ‘yanı başından’ ayrılmak istemeyecektir, geçmişte çok duymuştur çünkü necip milletimizin aziz fertlerinin zorda kalmış, çaresizlikle yüzleşmiş insanımıza nasıl yaklaştığı konusunu. Yanlış anlaşılmasın, bu Türklere mahsus, bizim belirleyici bir özelliğimiz değildir, genel olarak insanoğlunun karanlık yüzüdür: Devletin denetimi ve kontrolü ortadan kalktığında hemen daha ilk fırsatta Hobbes’un dediği gibi insan insanın kurdu haline gelir, yağması, soygunu, hırsızlığı, gaspı, bunlar için işleyeceği cinayet büyük bir felaketin takipçisi olur. Klasik siyaset teorisine göre devlet dediğimiz organizasyon ve kurumlar zaten bu yüzden, bir toplum sözleşmesi herkesin güvenliği amacı ile kurulmuştur.  Ama o gün devlet olmayacaktır. Milyonlarca insan devleti ararken devlete ulaşamayacaktır, devlet de ancak günler, belki haftalar sonra elini uzatabilecektir. Felaketin boyutu havsalanın ötesinde olacak çünkü. Bu bağlamda AFAD, Kızılay, TSK, Rus ya da İran Kurtarma ekipleri gelip çadır, battaniye, su, çorba, kadın pedi, bebek maması vs. getirdiğinde insanlar birbirlerine saldıracak, unutulmasın ki metro kapısı açıldığında girmeye çalışanların çıkmaya çalışanlarla kavgaya tutuştuğu bir ülke burası.

C) Binadan ölmeden çıktınız, kriminalize olmuş atmosferden kendinizi korudunuz, yakınlarınızdan kimisini kaybettiniz, kimisine de kavuştunuz. Hayatınız asla ama asla eskisi gibi olmayacak bundan sonra. Altyapı çökecek, rezillik ve sefalet sizi bekliyor olacak. Malınızı, mülkünüzü kaybetmiş halde fakru zaruret içinde yaşayacaksınız. Karaborsayı tadacaksınız, yoksulluğa düşeceksiniz, Bronn’un dediği gibi patates için pırlanta yüzüğüne veda etmeye razı insanlara rastlayacaksınız.


Bu yazıyı daha da uzatabilirim ama ne faydası var ki… Abarttığımı söyleyecek bazılarınız, Gölcük ya da Düzce depremlerinden sonra yaşanan dramların dahi bu ölçüde olmadığını ürkek bir dille ifade edeceksiniz. Bayanlar baylar, sözünü ettiğiniz depremlerin yaşandığı bölgeden on kat fazla insan yaşıyor İstanbul’da. Gölcük depreminde 18000 küsur kişi hayatını kaybetti. (çarpı 10 lütfen.) 2010 yılında, depremden 11 sene sonra hala prefabrik evlerde yaşayanların sayısı 147,000 küsurdu. (çarpı 10 lütfen.)


İnanın bana dostlar,depremde enkaz altında kalıp bu dünyadan göçmek daha evladır hepsinden.


1987 senesiydi, babamın babası dedem kendisini yatağa bağlayan kanserin son günlerinde, şuursuz, inleyerek yatıyordu Çağlayandaki evinde, hepimiz oradaydık. (Rahmetli) anneannem ziyarete geldi, odadan çıktığında halam anneanneme sarılmış, “ben babama doyamadım, ölecek diye korkuyorum” gibi laflar sıralayarak ağlamaya başladı. Anneannem şaşkın bir bakışla “ölse iyi, ölse iyi” diye mukabele etti halama. Duyduğuna inanamayıp aptallaşma sırası halamdaydı.

Ben anneannemin tarafındayım. İnşallah öldükten sonra da yanında olurum. Onun olduğu yer güzeldir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!