Şair “ve çünkü her söz
eksiktir ve insan söz söylemeye kadir değildir ve her kelime bir puttur/ Lisan
dahi bir Molok’un mülküdür/ Fakat Nirvana, sessizlik okyanusunda bütün sembol
putları boğmaktır.” demiş. Yazmak istediğim şeyi Whitehead’e oradan
Wittgenstein’e zıplayıp, aralara mazmun,
metafor kavramlarını filan sıkıştırıp semantik – linguistik- filoloji –
psikoloji üzerinde saçma sapan bir sürü şey zırvalayabilirim ama pek bir değeri
olmaz ortaya çıkacak şeyin, sonuçta bunların hiç birinin eğitimini almadım, boş
boş konuşmuş olurum ancak. Bunlar hakkında konuşmak yerine, aşağıdaki
görseldeki yedi kelime hakkında konuşmak daha kolay geliyor bana, bu sözler a) eksik,
b) put haline geldiği inkâr edilemez.
Şimdi spekülasyonlarımı karalayabilirim işte.
26 eylülde Silivri açıklarında 6,0 şiddetinde bir deprem oldu.
“Kandilli’den Büyük Deprem Açıklaması: Sona Doğru
Yaklaşıyoruz”
1-
Kandilli: Bilim Tanrılarından biri. O
diyorsa doğrudur. Amentüsü olan matematik, fizik, jeofizik gibi bileşenlerinin
bir araya gelip oluşturduğu sismolojinin dile geldiği bir Tanrıdır Kandilli,
analiz ve ölçümler sonrasında elde ettiği verileri kamuoyuyla paylaşır. Bizler
de iman ederiz.
2-
Büyük: Sıfattır. Küçük olmayandır.
Görecelidir. Kıyas eder, şekli, kütlesi, şiddeti fazla olana diğerine nazaran büyük
deriz. Fil deveden büyüktür, 90D’lik meme, 75B’lik memeden büyüktür, Çin ordusu
Nepal ordusundan büyüktür, Birinci Dünya Savaşı, Yedi Yıl Savaşlarından
büyüktür, maket bıçağının verdiği acı iğneninkinden büyüktür.
3-
Deprem: Depremin ne olduğunu yazmayacağım
merak etmeyin. Bu yazının konusu o zaten. 1999 senesinde, ben 26 yaşındayken
önce Gölcük’te, sonra Düzce’de yaşandı. Sonraları Afyon, Van aklıma geliyor,
tabi ki Endonezya.
4-
Açıklama: Bir konuyu açıklığa kavuşturma.
Bilinmeyeni, muğlak ya da kapalı olanı görünür, anlaşılır kılma. Netleştirme.
5-
Son: Başlamış bir şeyin bitmesi. İyi ya
da kötü, güzel ya da çirkin, mutlu ya da mutsuz, sıkıcı ya da heyecanlı bir
sürecin nihayete ermesi. Nutella yemeye başlarsınız sona erer, yolculuk sona
erer, seks sona erer, kitap okursunuz ya da maç izlersiniz, biter, film
izlersiniz, the end yazar. Son, daha genel ve aynı zamanda mutlak anlamda
ölümdür. Çocukluk sona erer, gençlik sona erer, yaşlılık sona erer, hayat sona
erer. Ölüm en kesin sondur. Sadece Allah Bâkîdir,
başka her şey fânidir, çünkü sonludur. Ölüm sondur, son, ölümdür.
6-
Doğru: İki nokta arasında, başı ve sonu
olan şey arasındaki çizgidir. A noktasından B noktasına gidiş anlamı var
burada.
7-
Yaklaşmak: Uzak olan ile aradaki mesafenin
azalması ya da uzak görünen bir olaya kavuşmanın zaman cinsinden ele
alındığında azalması. Gayrettepe’den Yenikapı metrosuna binersem Taksim
istasyonunda iken ineceğim yere yaklaşmış olurum. Günde 1,5 paket sigara içerek
kanser olmaya da yaklaşıyorum.
Bu kadar uzun, kendimce ayrıntılı yazmaya ne gerek vardı
diyorsunuzdur. Olsun, madem altını çizdim o kadar, ‘her söz eksiktir’ diye en başta değindim, eksikliği irdeleyip
elinden geldiğince gidereyim istedim.
Kandilli Rasathanesinin anlı şanlı bilim adamları, bu arada başkaları da üç aşağı beş yukarı aynı korodalar, ağız birliği etmiş haldeler:
Ortalığın amına koyacak depreme az kaldı. Hepiniz öleceksiniz. Ölmezseniz,
mahvolacaksınız. Mahvolmayanınız olursa da, onlar sürünecek, perişan olacaklar.
Az sayıda perişanlık dahi yaşamayan azınlık kaldığını varsayalım, onların
hayatları da asla eskisi gibi olmayacak. Son yaklaşıyor.
Adamlar aslında utangaç, çekingen, satır arasına gizlenmiş
bir şekilde bunu diyorlar.
Şimdi bu noktada ‘beklenen son geldiğinde’
karşılaşabileceğimiz olasılıkları gözden geçirelim:
A) Deprem
olur, zayıf, dayanıksız bir binada yakalanırız. Kendi evimiz ya da bir
başkasının evi olabilir, evden çıkacak fırsat bulamazsak bina yıkılırsa altında
kalırız.
A1) Ölürüz. Öldükten sonra annem nasıl, eşim ne durumda, çocuğum
okulu sağlam mı, Fikret Orman istifasını geri alacak mı, dolar düşecek mi diye
düşünmeyiz artık. Öldük çünkü. Bitti.
A2) Enkaz altında kalırız. Yıkılmış kolonların kirişlerin
duvarların arasında bacağımıza, karnımıza, kolumuza bir şey düşüp bizi sıkıştırmış
bedenimizi ezerken, bilincimiz yerinde nefes alabilecek durumda bekleriz. Sıkışmış
organlarımıza kan gitmeyecektir, bekleyeceğiz kurtarılmayı. AFAD, AKUT, TSK,
İsrail, Alman, Yunan kurtarma ekipleri gelecek de bizi kurtaracak. Kimi zaman
itfaiye araçlarının giremediği sokaklar boş mu olacak peki? Neyse, biz hızla
kangren olmaya başlarken, patlamış doğal gaz borularından dışarıya gaz sızıyor
olacak. Yangınlar takip edecek onu. Hava soğuksa, kış yüzünü gösterdiyse
donmamak için de mücadele edeceğiz. Bilincimiz yerinde, dolayısıyla
düşüneceğiz. Soğukkanlı bir düşünme olabilecek mi sizce? Hayır, dehşetten başka
bir şey olmayacak aklımızda. Pincher Martin’e
dönüşecek çoğu insan. Öyle bir anı tasvir etmeye çalışıyorum ki, Allah’a küfür
edilecek, devlete lanet okunacak, insan kendine düşman kesilecek. Enkaz altında
kalanların çoğu, yavaş yavaş iç kanamadan, kangrenden, susuzluk ya da açlıktan,
mevsime göre soğuktan ölecek, keşke kısa ve acısız olsaydı diye dileyerek.
Ölümü arayacaklar ama ölüm onlara hemen gelmeyecek. Sevdiklerini düşünecek o
zaman, çaresizce ne halde olduklarını aklına getirecek, eşini, çocuğunu. Deprem
başladığı an yanında olan eşinden ses gelmediğini bilecek. Sabah konuştuğu
yatalak babasını düşünecek. Bu böyle gidecek. Evet, delirecek herkes.
B) Deprem
olur, bulunduğumuz binadan kaçarız. Ölmeyiz. Ölüm en büyük felaketse şayet,
kılpayı da olsa kurtulduğumuzu sanırız.
B1) Derhal sevdiklerimize, ailemize ulaşmak, haber almak isteriz.
Tabi ki telefonlar çalışmadığından seslerini duyamayız. Hem o telaş anında
telefonumuzu yanımıza almamız küçük bir ihtimaldir, aynı şekilde aradığımız,
seslerini, iyi olduklarını duymak istediğimiz kişiler için de geçerli bu durum.
Kısaca, telefon hatları zaten hemen iflas edecektir ama, sonrasında –düzelirse,
düzeldiğinde- gene irtibata geçmek neredeyse imkansız olacaktır. “Büyük”
denilen 7,0’ın üzerindeki bir deprem insanı donsuz sokağa çıkartır. Telefon,
cüzdan alıp parfüm de sıkayım dedirtmez.
B2) Merak edip kendilerinden haber almak istediğimiz kişilerin
yanına gitmek isteriz. Nasıl? Yürüyerek ya da ulaşım araçlarıyla. Yolların
durumu trafiği kaosa çevirecektir, itfaiyenin, ambulansın geçemediği, belki
köprülerin, direklerin ya da ağaçların yıkılıp kapattığı yollarda hangi vasıta
hareket edebilir? Açık olan yollara zaten ‘açık’ olduğu için hücum edilecek ve
bayram günleri İstanbula dönüş yolundan farksız kilitlenecektir trafik. Toplu
taşıma da mümkün olmayacaktır. Öfke, başkalarına yansıtılacak ve korkunç şiddet
olayları yaşanacaktır demek mübalağa olmaz. Asansöre binerken birbirine omuz
atan insanların ülkesinde, böyle bir facia çok kişiyi seri katile
dönüştürebilir. Yürümek, yürüyerek ulaşmak ancak talihle, yakında oturan
kişiler için geçerli olabilecek istisna. Evimiz Fatih’te, işim Gayrettepe’de,
Havva’nın işi Kadıköy’de, Mustang’in okulu Yenibosna’da, annemlerin evi
Bakırköy’de, kayınvalideler Küçükyalı’da. Herkes kaderiyle baş başa.
B3) Ev enkaz ya da yarı enkaz haline geldiyse evin başından
ayrılmak istemeyeceksinizdir. Evde bir aile ferdinin çıkamadan kaldığını ve artık
çıkılacak bir ev kalmadığı, moloz yığını olasılığından bahsetmiyorum, o zaten
başlı başına bir travma. Ev insanın hayatının parçasıdır, eşya, mal, kıyıya
sıkıştırdığı 200 dolar ya da eşinin pırlanta yüzüğünün ‘yanı başından’ ayrılmak istemeyecektir, geçmişte çok duymuştur
çünkü necip milletimizin aziz fertlerinin zorda kalmış, çaresizlikle yüzleşmiş insanımıza nasıl yaklaştığı konusunu.
Yanlış anlaşılmasın, bu Türklere mahsus, bizim belirleyici bir özelliğimiz
değildir, genel olarak insanoğlunun karanlık yüzüdür:
Devletin denetimi ve kontrolü ortadan kalktığında hemen daha ilk fırsatta
Hobbes’un dediği gibi insan insanın kurdu haline gelir, yağması, soygunu,
hırsızlığı, gaspı, bunlar için işleyeceği cinayet büyük bir felaketin takipçisi
olur. Klasik siyaset teorisine göre devlet dediğimiz organizasyon ve kurumlar zaten
bu yüzden, bir toplum sözleşmesi
herkesin güvenliği amacı ile kurulmuştur. Ama o gün devlet olmayacaktır. Milyonlarca
insan devleti ararken devlete ulaşamayacaktır, devlet de ancak günler, belki
haftalar sonra elini uzatabilecektir. Felaketin boyutu havsalanın ötesinde
olacak çünkü. Bu bağlamda AFAD, Kızılay, TSK, Rus ya da İran Kurtarma ekipleri
gelip çadır, battaniye, su, çorba, kadın pedi, bebek maması vs. getirdiğinde
insanlar birbirlerine saldıracak, unutulmasın ki metro kapısı açıldığında
girmeye çalışanların çıkmaya çalışanlarla kavgaya tutuştuğu bir ülke burası.
C) Binadan
ölmeden çıktınız, kriminalize olmuş atmosferden kendinizi korudunuz,
yakınlarınızdan kimisini kaybettiniz, kimisine de kavuştunuz. Hayatınız asla
ama asla eskisi gibi olmayacak bundan sonra. Altyapı çökecek, rezillik ve
sefalet sizi bekliyor olacak. Malınızı, mülkünüzü kaybetmiş halde fakru zaruret
içinde yaşayacaksınız. Karaborsayı tadacaksınız, yoksulluğa düşeceksiniz, Bronn’un dediği gibi patates için pırlanta yüzüğüne
veda etmeye razı insanlara rastlayacaksınız.
Bu yazıyı daha da uzatabilirim ama ne faydası var ki… Abarttığımı
söyleyecek bazılarınız, Gölcük ya da Düzce
depremlerinden sonra yaşanan dramların dahi bu ölçüde olmadığını ürkek bir
dille ifade edeceksiniz. Bayanlar baylar, sözünü ettiğiniz depremlerin
yaşandığı bölgeden on kat fazla insan yaşıyor İstanbul’da. Gölcük depreminde 18000
küsur kişi hayatını kaybetti. (çarpı 10 lütfen.) 2010 yılında, depremden 11
sene sonra hala prefabrik evlerde yaşayanların sayısı 147,000 küsurdu. (çarpı
10 lütfen.)
İnanın bana dostlar,depremde enkaz altında kalıp bu
dünyadan göçmek daha evladır hepsinden.
1987 senesiydi, babamın babası dedem kendisini yatağa
bağlayan kanserin son günlerinde, şuursuz, inleyerek yatıyordu Çağlayandaki
evinde, hepimiz oradaydık. (Rahmetli) anneannem ziyarete geldi, odadan çıktığında
halam anneanneme sarılmış, “ben babama doyamadım, ölecek diye korkuyorum” gibi
laflar sıralayarak ağlamaya başladı. Anneannem şaşkın bir bakışla “ölse iyi,
ölse iyi” diye mukabele etti halama. Duyduğuna inanamayıp aptallaşma sırası
halamdaydı.
Ben anneannemin tarafındayım. İnşallah öldükten sonra da
yanında olurum. Onun olduğu yer güzeldir.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!