Son derece gereksiz ve bir o kadar da bağlamdan kopuk bir
giriş yapmış, uzun uzadıya da yazmıştım ki sildim hepsini. Size şirin gözükmeye
çalışmıyorum – hem kimse okusun diye de yazmıyorum bunları. Bir gün, belki
zamanı gelir ve açarım blogu. Neredeyse iki yıldır Havva’ya bile kapalı, O da
merak ediyor Virgilius’ta neler olup bittiğini. Doğrusu bir bok olduğu yok
işte, tuhaf tuhaf iç dökmeler hepi topu. Neyse, konuya gene giremiyorum galiba.
Geçenlerde okuduğum İbn Batuta’nın Seyahatnamesinde (altını çizdiğim satırları birleştirsem yüz sayfayı aşar) altını çizip yanına wow! notunu düştüğüm bir pasaj vardı, 23
yıl süren gezilerini kaleme aldığı seyahatnamesinde olağanüstü bilgiler ve
gözlemler var. Sözünü ettiğim pasaj şuncacık bir şey:
“Cemaleddin
Kazvînî, Mısır kadılığına atandığı vakit boşalan Dımaşk kadılığı Nureddin Ebû
Yusr b. Saiğ’e verildiği halde o kabul etmemiştir. Mert bir adamdır. Dünyaya
önem vermez. Bir diğer üstat da Şihâbeddin b. Cehbel’dir. Ebû Yusr, Dımaşk
kadılığını reddedince, kendisine zorla teklif edilir korkusuyla apar topar
şehirden kaçmıştır. Olay [Memluk Sultanı] Melik Nâsır’a anlatılınca, Dımaşk
kadılığını büyük hukukçulardan Mısırın şeyhler şeyhi Alâeddin Konevî’ye verdi.
Bu adam Konyalıdır ve ariflerin kutbu, mütekellimlerin dili diye tanınır.”
Şimdi, alıntıladığım bu kısa metinde ne var? 1 -Dımaşk
(burada Şam şehri değil, Suriye bölgesi kastediliyor) kadısı Cemaleddin Kazvînî,
Mısır Kadılığına tayin ediliyor. 2- Boşalan Dımaşk kadılığı için akla ilk gelen
kişi, Ebû Yusr b. Saiğ isimli biri, ama hükümdara bile eyvallah demiyor,
kadılığa atandığını öğrendiğinde bu işi yapmayacağım
kardeşim diyor ve geri çeviriyor. İbn Battuta onun için mert ve dünyaya
önem vermez demiş, çünkü hükümdara hayır demek göt ister, dünya nimetini/makamı/iktidarı
bırakın talip olmayı, istemeden kendisine teklif edilmesine rağmen geri
çevirmek, her babayiğidin harcı değildir. 3- Ebû Yusr b. Saiğ’in Dımaşk
kadılığını reddettiğini duyan Şihâbeddin b. Cehbel isimli kişi –belli ki o da liyakatli
– birden tutuşuyor. O da Dımaşk kadısı olmak istemiyor belli, ama gene
anlıyoruz ki hükümdara posta koyabilecek sert bir tabiatı da yok, kapısı
çalınacak ve tebliğ –tebellüğ belgesi kendisine uzatılacak diye ürküyor, belki
de mülayim biridir, kim bilir? Çareyi
tasını tarağını toplayıp şehirden kaçmakta buluyor. 4- Olayı hükümdara
aksediyor, Memluk hükümdarı (oralar 14. Yüzyılda hep Memluklerin) Mısırdan
kendisine hayır diyemeyecek bir adam buluyor, Alâeddin Konevî. Bu adamın
Konyalı olmasının konumuzla hiçbir ilgisi yok. Daha ileri okumalarda Alâeddin Konevî’nin de atandığı kadılıktan ayrılmak
istediğini öğreniyoruz, ama talebi kabul edilmemiş.
Bu noktada, kadılığın ne olduğuna dair bilgi vermek lazım, şöyle deniliyor: “Klasik dönem fakihleri, kendi
devirlerine kadarki uygulamayı da esas alarak görevine sınırlandırma konulmamış
bir kadının görevlerini davalara bakıp onları hükme bağlamak, hakları
sahiplerine iade etmek, yetimlerin, akıl hastalarının, hacir altına alınanların
mallarında tasarrufta bulunmak, vakıflara nezaret etmek, vasiyetleri yerine
getirmek, velileri bulunmayan yetim kızları denkleriyle evlendirmek, had
cezalarını infaz etmek, şehrin asayiş ve emniyetini sağlamak, belediye ile
ilgili görevleri ifa etmek, şahitleri ve maiyetinde görev yapan memurları
denetlemek şeklinde sıralamışlardır.” Yani, yargı müessesi öncelikli olmak
üzere, yetki ve sorumlulukları arasında maliye, belediye, kolluk kuvveti ve
hatta sosyal hizmetlerin bulunduğu bayağı büyük bir adam bu kadı. Elbette
sultanın kudretiyle kıyas edemeyiz ama son derece yüksek bir makam, güçlü bir
iktidar pozisyonu bu.
Ne var ki, aklı başında hiç kimse bu koltuğu, o mührü istemiyor
aq.
İktidar, güç, makam mansıp, istenmeyecek, onu bırakın
korkulacak, kaçınılacak bir şey midir?
Şimdi, sözü bugünlerde okuduğum Kitab-ı Mukaddes’e
getirebilirim. Yatatılış’tan başladım, bölüm bölüm ilerleyerek Tevrat’ı yani
ilk beş kitabı bitirdim, 1. Samuel’in de sonlarına geldim dün. Bana sorarsanız
muhteşem bir eser, sırf kurgu, olaylar, anlatım açısından okunmalı. Neyse,
geçen hafta Hâkimler bölümünü okurken, 9. Bahiste kral olmak için türlü
şerefsizlikler yapan Avimelek ile ilgili şöyle bir yere denk geldim:
^6 Şekem
ve Beyt-Millo halkları toplanarak hep birlikte Şekem'de dikili taş meşesinin
olduğu yere gittiler; Avimelek'i orada kral ilan ettiler. 7 Olup biteni Yotam'a
bildirdiklerinde Yotam, Gerizzim Dağı'nın tepesine çıkıp yüksek sesle halka
şöyle dedi: “Ey Şekem halkı, beni dinleyin, Tanrı da sizi dinleyecek. 8 Bir gün
ağaçlar kendilerine bir kral meshetmek istemişler; zeytin ağacına gidip, 'Gel
kralımız ol' demişler. 9 “Zeytin ağacı, 'İlahları ve insanları onurlandırmak
için kullanılan yağımı bırakıp ağaçlar üzerinde sallanmaya mı gideyim?' diye
yanıtlamış. 10 “Bunun üzerine ağaçlar incir ağacına, 'Gel sen kralımız ol'
demişler. 11 “İncir ağacı, 'Tatlılığımı ve güzel meyvemi bırakıp ağaçlar
üzerinde sallanmaya mı gideyim?' diye yanıtlamış. 12 “Sonra ağaçlar asmaya,
'Gel sen bizim kralımız ol' demişler.13 Asma, 'İlahlarla insanlara zevk veren
yeni şarabımı bırakıp ağaçlar üzerinde sallanmaya mı gideyim?' demiş. 14
“Sonunda ağaçlar karaçalıya, 'Gel sen kralımız ol' demişler. 15 “Karaçalı,
'Eğer gerçekten beni kendinize kral meshetmek istiyorsanız, gelin gölgeme
sığının' diye karşılık vermiş, 'Eğer sığınmazsanız, karaçalıdan çıkan ateş
Lübnan'ın bütün sedir ağaçlarını yakıp kül edecektir.' 16 “Şimdi siz Avimelek'i
kral yapmakla içten ve dürüst davrandığınızı mı sanıyorsunuz? Yerubbaal'la
ailesine iyilik mi ettiniz? Ona hak ettiği gibi mi davrandınız?^
Dımaşk kadılığını reddeden Nureddin Ebû Yusr b. Saiğ veya
kendisinin görevlendirileceğini düşünüp şehirden kaçan Şihâbeddin b. Cehbel,
zeytin, incir ya da asma gibi davranmamışlar mı sizce de? Bu adamların da
muhtemelen öğrencileri, dini ya da ilmi çalışmaları, kim bilir belki geceyi
gündüze kattıkları ibadetleri veya hayır işleri vardı, yönetmenin zevkini,
maddi geliri ve dünyanın hükmünü değil kendi hayatlarını tercih ettiler. İncir,
zeytin ve asma da öyle yapmışlar hikâyeye göre.
Ama karaçalı ne yapmış?
İktidara talip olmak, her yerde, her iklimde, her millette, her
coğrafyada, her devirde, vs. vs. karaçalı olmanın itirafı, beyanından başka bir
şey değildir. Üstelik tıpkı karaçalı gibi, bütün muktedirler daima kötüdür, can
yakıcı, merhametsizdir, tehditkar ve zorlayıcıdır. Sezai Karakoç’un şiiriyle
sitem ettiği yeşil sarıklı ulu hocalara söylediklerini anımsayacak olursak,
“Hükümdarın hükümdarlığı için halka yalvardığı
Ama yine de eşsiz zulümler işlediği vakitlere erdim
Bunu bana söylemediniz”
Hükümdar, yani hüküm verme yetkisini elinde tutan kişi,
zulmeder. Aksi, eşyanın doğasına aykırıdır.
1. Samuel’in sonlarına geldiğimi söylemiştim Kitab-ı
Mukaddes’te, bu bölümde yıllar yıllar önce okuduğum, hatta bu blogta da bahsedip alıntıladığım bir pasaja denk
gelince için bir hoş oldu, o vakitler bunu Thomas Paine’in sağduyusunda
okumuştum, alıntılayayım o metni de, tümü Paine’e ait, iyice iktibas
mezarlığına dönüştü zaten bu yazı:
İsrailoğulları Medyenliler tarafından zulme maruz
bırakıldığında, Gideon, Medyenlilere karşı küçük bir ordu ile harekete geçmiş
ve ilahi yardım sonunda zafer onların lehine gerçekleşmişti. Yahudiler bu
zaferden memnun olmuş ve zaferi Gideon’un üstün yönetimine hamlederek onu kral
yapmaya karar vermiş ve şöyle demişlerdi: “Üzerimize sen hâkim ol! Sen ve senin
oğlun ve senin oğlunun oğlu!” İşte bu ifadede gerçek anlamıyla bir günaha
teşvik vardı. Sadece yalın bir krallık değil, hem de ırsi olanı teklif
edilmişti. Ancak Gideon Allah’a tam bir teslimiyetle şöyle cevap vermişti: “Ne
ben, ne de oğullarım sizi yönetecek. SİZİ ALLAH YÖNETECEK” Hiçbir söz bundan
daha açık olamazdı. Gideon onların haysiyetlerini kırmadı, ama o konuda
istediklerini vermeyi de reddetti. Kendisine yönelik uydurma şükran beyanlarını
da kabul etmedi. Aksine, bir peygambere yakışır bir şekilde, “Hâkimiyete Layık
Olana” karşı sevgilerini azaltmalarından dolayı onları sorumlu tuttu.
Bu hadiseden yaklaşık 130 yıl geçtikten sonra, Yahudiler
gene aynı hataya düştüler. Putperestlerin kâfirce adetlerine karşı Yahudilerde
olan özlem, hesap edilemez bir seviyedeydi. Fakat durum her ne kadar böyle
idiyse de, Samuel’in iki oğlunun, -ki onlar bir takım dini olmayan/seküler
mülahazalarla iş başına getirilmişti- suiistimalleri hakkındaki iddiaların ortaya
çıkması üzerine, haşin ve şirret bir tarzda Samuel’e gelerek şöyle dediler:
“Bak, sen yaşlısın ve oğulların senin yolundan yürümüyor, şimdi bize diğer
milletlerde olduğu gibi aramızda karar verecek bir kral bul.” İşte burada
onları harekete geçiren şeyin kötü bir şey olduğunu, yani onların da diğer
milletler (yani putperestler) gibi olabileceği yolundaki düşünceleri olduğunu
gözlemliyoruz. Hâlbuki israiloğullarınca gerçek zafer, mümkün olduğunca
putperestlere benzememekte yatmaktadır. Fakat Samuel’i rahatsız eden esas şey,
onların “ bize aramızda hükmedecek bir kral ver” şeklindeki sözleri idi. Samuel
Tanrıya dua etti, Tanrı’da Samuel’e şöyle cevap verdi:
“İnsanların sana söylediklerine kulak ver, çünkü onlar
gerçekte seni değil, beni reddettiler. BU DURUMDA ARTIK BEN ONLARI
YÖNETMEMELİYİM. Ta o günden beri yaptıklarına bakıldığında, nasıl onlar aynen
bugün olduğu gibi Mısır’ın dışında benzer şekilde hareketler etmişler, nasıl
beni terk edip başka putlara hizmet etmişlerse aynı şeyi sana da yaptılar. Bu yüzden
sen şimdi onların sözüne kulak ver. Yalnız ciddiyet ve vakarla onları protesto
et ve kralın hükümdarlık etme tarzını göster.”
Samuel Tanrının bütün sözlerini kendisinden bir kral isteyen
insanlara aktardı ve şöyle dedi: [buradaki parantezler T.Paine’e ait]
“Size hükmedecek kralın idare tarzı şöyle olacaktır;
Oğullarınızı alıp kendisi için savaş arabalarında ve at bakıcısı olarak
kullanacak, bir kısmını arabalarının önünde koşturacak, (bu tanımlama bugün
insanları etkileme yolları ile örtüşür) taburlar ve bölükler üzerine reis tayin
edecek, tarlalarını ekmek, ürünlerini hasat etmek, savaş araba ve aletlerini
imal etmek için onları kullanacak. Şekerlemeler yapmak, aşçı ve ekmekçi olmak
üzere kızlarınızı götürecek (bu durum kralın uygulayacağı baskıyı gösterdiği
kadar, masraf ve lüksü de ifade eder) tarlalarınızın ve zeytin depolarınızın en
iyilerini alacak, onları kendi hizmetçilerine verecek. Tohumlarınızın ve üzüm
bağlarınızın onda birini alacak ve onları kendi memurlarına ve hizmetçilerine
verecek. (Bu ifadelerden anlaşılmaktadır ki, rüşvet, irtikâp, adam kayırma,
kralların vazgeçilmez kötü alışkanlıklarındandır.) Hakeza erkek ve kadın
hizmetkârlarınızın onda birini, en iyi görünümlü gençlerinizi ve merkeplerinizi
alacak, kendi işinde çalıştıracak, koyunlarınızın onda birini alacak ve sizler
onun hizmetçisi olacaksınız. Ve işte o gün, sizler seçtiğiniz o kral yüzünden
ağlayıp sızlayacaksınız. FAKAT TANRI O GÜN SİZİ İŞİTMEYECEK.”
***
Kitab-ı Mukaddes anlatısına göre, sözü edilen dönemde
İsrailoğullarını Tanrı, peygamberler ve Levi oymağından görevli rahipler aracılığı
ile yönetiyor. Neyse, başlarına ‘savaşlarda önlerinde savaşacak’ bir kral
istiyorlar, Saul geliyor. Başlarda çok düzgün
biri, halkı iyi yönetiyor, Tanrı’nın peygamberi Samuel gördüklerinden memnun.
Fakat zamanla Saul başına buyruk ve şerefsizce davranmaya başlıyor, dananın
kuyruğu, bir savaş sonrası ganimeti bölüşürken Tanrı’nın kendisine sunu olarak
ayrılmasını istediği bazı mallar üzerine kopuyor, Saul o malları da başka
şekilde değerlendiriyor. Bunu Tanrı’ya isyan olarak değerlendiren Samuel Saul’a
gidip neden böyle yaptığını sorduğunda, Saul, “halkımdan korktum” cevabını
veriyor.
Buradaki mesele İsrailoğullarının Tanrısının [adı Yehova’dır
ama bu isim kutsal ve kullanımı yasaklı olduğundan hep Elohim= Rab olarak geçer
metinlerde] ganimette gözü olması değil, kral olan Saul’un Tanrının buyruğuna
itaatsizlik etmesi, daha doğrusu Tanrıdan değil, halktan korkması. Halk
ayaklanırsa tahtını, asasını kaybeder çünkü, Tanrı ise bir başka sunu ile
sakinleştirilebilir diye düşünüyor arkadaş. Sonrasında Tanrı, Samuel aracılığı
ile krallık yetkisinin alındığını Saul’a bildirse de Saul mücadeleye devam
eder. Kendisinden sonra kral olacağını anladığı, her bakımdan üstün Davud’a
sonu gelmez düşmanlıklarda, eziyette bulunmaktan geri durmaz, vs. vs.
Bu yazı daha çooook uzar. Uykum gelmese üşenmem, yazarım,
bilen biliyor beni.
Ama heyhat.
Bir gün blogu okuyuculara açarsam çok eğleneceksiniz… demek
isterdim, ama İbni Battuta ya da Samuel kimin umurunda olur Allahaşkına?
Hepsi bir yana, Better Call Saul’u özledim ben.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!