12 Ekim 2019 Cumartesi

Kaotik Alıntılar Arasında Anlam Bulma Yolculuğu Üzerine...


Son derece gereksiz ve bir o kadar da bağlamdan kopuk bir giriş yapmış, uzun uzadıya da yazmıştım ki sildim hepsini. Size şirin gözükmeye çalışmıyorum – hem kimse okusun diye de yazmıyorum bunları. Bir gün, belki zamanı gelir ve açarım blogu. Neredeyse iki yıldır Havva’ya bile kapalı, O da merak ediyor Virgilius’ta neler olup bittiğini. Doğrusu bir bok olduğu yok işte, tuhaf tuhaf iç dökmeler hepi topu. Neyse, konuya gene giremiyorum galiba.


Geçenlerde okuduğum İbn Batuta’nın Seyahatnamesinde (altını çizdiğim satırları birleştirsem yüz sayfayı aşar) altını çizip yanına wow! notunu düştüğüm bir pasaj vardı, 23 yıl süren gezilerini kaleme aldığı seyahatnamesinde olağanüstü bilgiler ve gözlemler var. Sözünü ettiğim pasaj şuncacık bir şey:

“Cemaleddin Kazvînî, Mısır kadılığına atandığı vakit boşalan Dımaşk kadılığı Nureddin Ebû Yusr b. Saiğ’e verildiği halde o kabul etmemiştir. Mert bir adamdır. Dünyaya önem vermez. Bir diğer üstat da Şihâbeddin b. Cehbel’dir. Ebû Yusr, Dımaşk kadılığını reddedince, kendisine zorla teklif edilir korkusuyla apar topar şehirden kaçmıştır. Olay [Memluk Sultanı] Melik Nâsır’a anlatılınca, Dımaşk kadılığını büyük hukukçulardan Mısırın şeyhler şeyhi Alâeddin Konevî’ye verdi. Bu adam Konyalıdır ve ariflerin kutbu, mütekellimlerin dili diye tanınır.”

Şimdi, alıntıladığım bu kısa metinde ne var? 1 -Dımaşk (burada Şam şehri değil, Suriye bölgesi kastediliyor) kadısı Cemaleddin Kazvînî, Mısır Kadılığına tayin ediliyor. 2- Boşalan Dımaşk kadılığı için akla ilk gelen kişi, Ebû Yusr b. Saiğ isimli biri, ama hükümdara bile eyvallah demiyor, kadılığa atandığını öğrendiğinde bu işi yapmayacağım kardeşim diyor ve geri çeviriyor. İbn Battuta onun için mert ve dünyaya önem vermez demiş, çünkü hükümdara hayır demek göt ister, dünya nimetini/makamı/iktidarı bırakın talip olmayı, istemeden kendisine teklif edilmesine rağmen geri çevirmek, her babayiğidin harcı değildir. 3- Ebû Yusr b. Saiğ’in Dımaşk kadılığını reddettiğini duyan Şihâbeddin b. Cehbel isimli kişi –belli ki o da liyakatli – birden tutuşuyor. O da Dımaşk kadısı olmak istemiyor belli, ama gene anlıyoruz ki hükümdara posta koyabilecek sert bir tabiatı da yok, kapısı çalınacak ve tebliğ –tebellüğ belgesi kendisine uzatılacak diye ürküyor, belki de mülayim biridir, kim bilir?  Çareyi tasını tarağını toplayıp şehirden kaçmakta buluyor. 4- Olayı hükümdara aksediyor, Memluk hükümdarı (oralar 14. Yüzyılda hep Memluklerin) Mısırdan kendisine hayır diyemeyecek bir adam buluyor, Alâeddin Konevî. Bu adamın Konyalı olmasının konumuzla hiçbir ilgisi yok. Daha ileri okumalarda Alâeddin Konevî’nin de atandığı kadılıktan ayrılmak istediğini öğreniyoruz, ama talebi kabul edilmemiş.


Bu noktada, kadılığın ne olduğuna dair bilgi vermek lazım, şöyle deniliyor: “Klasik dönem fakihleri, kendi devirlerine kadarki uygulamayı da esas alarak görevine sınırlandırma konulmamış bir kadının görevlerini davalara bakıp onları hükme bağlamak, hakları sahiplerine iade etmek, yetimlerin, akıl hastalarının, hacir altına alınanların mallarında tasarrufta bulunmak, vakıflara nezaret etmek, vasiyetleri yerine getirmek, velileri bulunmayan yetim kızları denkleriyle evlendirmek, had cezalarını infaz etmek, şehrin asayiş ve emniyetini sağlamak, belediye ile ilgili görevleri ifa etmek, şahitleri ve maiyetinde görev yapan memurları denetlemek şeklinde sıralamışlardır.” Yani, yargı müessesi öncelikli olmak üzere, yetki ve sorumlulukları arasında maliye, belediye, kolluk kuvveti ve hatta sosyal hizmetlerin bulunduğu bayağı büyük bir adam bu kadı. Elbette sultanın kudretiyle kıyas edemeyiz ama son derece yüksek bir makam, güçlü bir iktidar pozisyonu bu.

Ne var ki, aklı başında hiç kimse bu koltuğu, o mührü istemiyor aq.
İktidar, güç, makam mansıp, istenmeyecek, onu bırakın korkulacak, kaçınılacak bir şey midir?


Şimdi, sözü bugünlerde okuduğum Kitab-ı Mukaddes’e getirebilirim. Yatatılış’tan başladım, bölüm bölüm ilerleyerek Tevrat’ı yani ilk beş kitabı bitirdim, 1. Samuel’in de sonlarına geldim dün. Bana sorarsanız muhteşem bir eser, sırf kurgu, olaylar, anlatım açısından okunmalı. Neyse, geçen hafta Hâkimler bölümünü okurken, 9. Bahiste kral olmak için türlü şerefsizlikler yapan Avimelek ile ilgili şöyle bir yere denk geldim:


^6 Şekem ve Beyt-Millo halkları toplanarak hep birlikte Şekem'de dikili taş meşesinin olduğu yere gittiler; Avimelek'i orada kral ilan ettiler. 7 Olup biteni Yotam'a bildirdiklerinde Yotam, Gerizzim Dağı'nın tepesine çıkıp yüksek sesle halka şöyle dedi: “Ey Şekem halkı, beni dinleyin, Tanrı da sizi dinleyecek. 8 Bir gün ağaçlar kendilerine bir kral meshetmek istemişler; zeytin ağacına gidip, 'Gel kralımız ol' demişler. 9 “Zeytin ağacı, 'İlahları ve insanları onurlandırmak için kullanılan yağımı bırakıp ağaçlar üzerinde sallanmaya mı gideyim?' diye yanıtlamış. 10 “Bunun üzerine ağaçlar incir ağacına, 'Gel sen kralımız ol' demişler. 11 “İncir ağacı, 'Tatlılığımı ve güzel meyvemi bırakıp ağaçlar üzerinde sallanmaya mı gideyim?' diye yanıtlamış. 12 “Sonra ağaçlar asmaya, 'Gel sen bizim kralımız ol' demişler.13 Asma, 'İlahlarla insanlara zevk veren yeni şarabımı bırakıp ağaçlar üzerinde sallanmaya mı gideyim?' demiş. 14 “Sonunda ağaçlar karaçalıya, 'Gel sen kralımız ol' demişler. 15 “Karaçalı, 'Eğer gerçekten beni kendinize kral meshetmek istiyorsanız, gelin gölgeme sığının' diye karşılık vermiş, 'Eğer sığınmazsanız, karaçalıdan çıkan ateş Lübnan'ın bütün sedir ağaçlarını yakıp kül edecektir.' 16 “Şimdi siz Avimelek'i kral yapmakla içten ve dürüst davrandığınızı mı sanıyorsunuz? Yerubbaal'la ailesine iyilik mi ettiniz? Ona hak ettiği gibi mi davrandınız?^


Dımaşk kadılığını reddeden Nureddin Ebû Yusr b. Saiğ veya kendisinin görevlendirileceğini düşünüp şehirden kaçan Şihâbeddin b. Cehbel, zeytin, incir ya da asma gibi davranmamışlar mı sizce de? Bu adamların da muhtemelen öğrencileri, dini ya da ilmi çalışmaları, kim bilir belki geceyi gündüze kattıkları ibadetleri veya hayır işleri vardı, yönetmenin zevkini, maddi geliri ve dünyanın hükmünü değil kendi hayatlarını tercih ettiler. İncir, zeytin ve asma da öyle yapmışlar hikâyeye göre.
Ama karaçalı ne yapmış?


İktidara talip olmak, her yerde, her iklimde, her millette, her coğrafyada, her devirde, vs. vs. karaçalı olmanın itirafı, beyanından başka bir şey değildir. Üstelik tıpkı karaçalı gibi, bütün muktedirler daima kötüdür, can yakıcı, merhametsizdir, tehditkar ve zorlayıcıdır. Sezai Karakoç’un şiiriyle sitem ettiği yeşil sarıklı ulu hocalara söylediklerini anımsayacak olursak,

“Hükümdarın hükümdarlığı için halka yalvardığı
Ama yine de eşsiz zulümler işlediği vakitlere erdim
Bunu bana söylemediniz”


Hükümdar, yani hüküm verme yetkisini elinde tutan kişi, zulmeder. Aksi, eşyanın doğasına aykırıdır.  


1. Samuel’in sonlarına geldiğimi söylemiştim Kitab-ı Mukaddes’te, bu bölümde yıllar yıllar önce okuduğum, hatta bu blogta da bahsedip alıntıladığım bir pasaja denk gelince için bir hoş oldu, o vakitler bunu Thomas Paine’in sağduyusunda okumuştum, alıntılayayım o metni de, tümü Paine’e ait, iyice iktibas mezarlığına dönüştü zaten bu yazı:

İsrailoğulları Medyenliler tarafından zulme maruz bırakıldığında, Gideon, Medyenlilere karşı küçük bir ordu ile harekete geçmiş ve ilahi yardım sonunda zafer onların lehine gerçekleşmişti. Yahudiler bu zaferden memnun olmuş ve zaferi Gideon’un üstün yönetimine hamlederek onu kral yapmaya karar vermiş ve şöyle demişlerdi: “Üzerimize sen hâkim ol! Sen ve senin oğlun ve senin oğlunun oğlu!” İşte bu ifadede gerçek anlamıyla bir günaha teşvik vardı. Sadece yalın bir krallık değil, hem de ırsi olanı teklif edilmişti. Ancak Gideon Allah’a tam bir teslimiyetle şöyle cevap vermişti: “Ne ben, ne de oğullarım sizi yönetecek. SİZİ ALLAH YÖNETECEK” Hiçbir söz bundan daha açık olamazdı. Gideon onların haysiyetlerini kırmadı, ama o konuda istediklerini vermeyi de reddetti. Kendisine yönelik uydurma şükran beyanlarını da kabul etmedi. Aksine, bir peygambere yakışır bir şekilde, “Hâkimiyete Layık Olana” karşı sevgilerini azaltmalarından dolayı onları sorumlu tuttu.

Bu hadiseden yaklaşık 130 yıl geçtikten sonra, Yahudiler gene aynı hataya düştüler. Putperestlerin kâfirce adetlerine karşı Yahudilerde olan özlem, hesap edilemez bir seviyedeydi. Fakat durum her ne kadar böyle idiyse de, Samuel’in iki oğlunun, -ki onlar bir takım dini olmayan/seküler mülahazalarla iş başına getirilmişti- suiistimalleri hakkındaki iddiaların ortaya çıkması üzerine, haşin ve şirret bir tarzda Samuel’e gelerek şöyle dediler: “Bak, sen yaşlısın ve oğulların senin yolundan yürümüyor, şimdi bize diğer milletlerde olduğu gibi aramızda karar verecek bir kral bul.” İşte burada onları harekete geçiren şeyin kötü bir şey olduğunu, yani onların da diğer milletler (yani putperestler) gibi olabileceği yolundaki düşünceleri olduğunu gözlemliyoruz. Hâlbuki israiloğullarınca gerçek zafer, mümkün olduğunca putperestlere benzememekte yatmaktadır. Fakat Samuel’i rahatsız eden esas şey, onların “ bize aramızda hükmedecek bir kral ver” şeklindeki sözleri idi. Samuel Tanrıya dua etti, Tanrı’da Samuel’e şöyle cevap verdi:
“İnsanların sana söylediklerine kulak ver, çünkü onlar gerçekte seni değil, beni reddettiler. BU DURUMDA ARTIK BEN ONLARI YÖNETMEMELİYİM. Ta o günden beri yaptıklarına bakıldığında, nasıl onlar aynen bugün olduğu gibi Mısır’ın dışında benzer şekilde hareketler etmişler, nasıl beni terk edip başka putlara hizmet etmişlerse aynı şeyi sana da yaptılar. Bu yüzden sen şimdi onların sözüne kulak ver. Yalnız ciddiyet ve vakarla onları protesto et ve kralın hükümdarlık etme tarzını göster.”
Samuel Tanrının bütün sözlerini kendisinden bir kral isteyen insanlara aktardı ve şöyle dedi: [buradaki parantezler T.Paine’e ait]

“Size hükmedecek kralın idare tarzı şöyle olacaktır; Oğullarınızı alıp kendisi için savaş arabalarında ve at bakıcısı olarak kullanacak, bir kısmını arabalarının önünde koşturacak, (bu tanımlama bugün insanları etkileme yolları ile örtüşür) taburlar ve bölükler üzerine reis tayin edecek, tarlalarını ekmek, ürünlerini hasat etmek, savaş araba ve aletlerini imal etmek için onları kullanacak. Şekerlemeler yapmak, aşçı ve ekmekçi olmak üzere kızlarınızı götürecek (bu durum kralın uygulayacağı baskıyı gösterdiği kadar, masraf ve lüksü de ifade eder) tarlalarınızın ve zeytin depolarınızın en iyilerini alacak, onları kendi hizmetçilerine verecek. Tohumlarınızın ve üzüm bağlarınızın onda birini alacak ve onları kendi memurlarına ve hizmetçilerine verecek. (Bu ifadelerden anlaşılmaktadır ki, rüşvet, irtikâp, adam kayırma, kralların vazgeçilmez kötü alışkanlıklarındandır.) Hakeza erkek ve kadın hizmetkârlarınızın onda birini, en iyi görünümlü gençlerinizi ve merkeplerinizi alacak, kendi işinde çalıştıracak, koyunlarınızın onda birini alacak ve sizler onun hizmetçisi olacaksınız. Ve işte o gün, sizler seçtiğiniz o kral yüzünden ağlayıp sızlayacaksınız. FAKAT TANRI O GÜN SİZİ İŞİTMEYECEK.”
***


Kitab-ı Mukaddes anlatısına göre, sözü edilen dönemde İsrailoğullarını Tanrı, peygamberler ve Levi oymağından görevli rahipler aracılığı ile yönetiyor. Neyse, başlarına ‘savaşlarda önlerinde savaşacak’ bir kral istiyorlar, Saul geliyor. Başlarda çok düzgün biri, halkı iyi yönetiyor, Tanrı’nın peygamberi Samuel gördüklerinden memnun. Fakat zamanla Saul başına buyruk ve şerefsizce davranmaya başlıyor, dananın kuyruğu, bir savaş sonrası ganimeti bölüşürken Tanrı’nın kendisine sunu olarak ayrılmasını istediği bazı mallar üzerine kopuyor, Saul o malları da başka şekilde değerlendiriyor. Bunu Tanrı’ya isyan olarak değerlendiren Samuel Saul’a gidip neden böyle yaptığını sorduğunda, Saul, “halkımdan korktum” cevabını veriyor.

Buradaki mesele İsrailoğullarının Tanrısının [adı Yehova’dır ama bu isim kutsal ve kullanımı yasaklı olduğundan hep Elohim= Rab olarak geçer metinlerde] ganimette gözü olması değil, kral olan Saul’un Tanrının buyruğuna itaatsizlik etmesi, daha doğrusu Tanrıdan değil, halktan korkması. Halk ayaklanırsa tahtını, asasını kaybeder çünkü, Tanrı ise bir başka sunu ile sakinleştirilebilir diye düşünüyor arkadaş. Sonrasında Tanrı, Samuel aracılığı ile krallık yetkisinin alındığını Saul’a bildirse de Saul mücadeleye devam eder. Kendisinden sonra kral olacağını anladığı, her bakımdan üstün Davud’a sonu gelmez düşmanlıklarda, eziyette bulunmaktan geri durmaz, vs. vs.


Bu yazı daha çooook uzar. Uykum gelmese üşenmem, yazarım, bilen biliyor beni.

Ama heyhat.

Bir gün blogu okuyuculara açarsam çok eğleneceksiniz… demek isterdim, ama İbni Battuta ya da Samuel kimin umurunda olur Allahaşkına?










Hepsi bir yana, Better Call Saul’u özledim ben.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!