5 Mayıs 2025 Pazartesi

Gidişat Üzerine...

Çoğu zaman beklentiler, hayaller, endişeler, kendine acımalar, dertlenmeler, hatıraların nostaljisi, pişmanlıklar, kırgınlıklarla dolu bulamaç halini almış duygu durum bozukluğumu buraya yazdığım postlara yansıttığım doğru. Şimdi, biraz daha nesnel konular hakkında yazmaya çalışacağım, soğukkanlı olmayı ne kadar becerebileceğimi ben de bilemiyorum.


İntihar etmeyeceğim kesin. Yaşamak istemediğim su götürmez bir gerçek, ama anne-babamın sağlık durumları ve bana ihtiyaçları buna mâni. Daha önceki teşebbüslerimin çoğu da -buraya her birini ince ince yazdığım gibi- onların tuhaf zamanlamalı hastalık, ameliyat ve doktor işleri yüzünden akîm kaldı. Sürecin başında bunları düşünecek durumda değildim, ama zaman geçtikçe sorumluluklarımı da görmezden gelemiyorum artık. Tamam. Bitmeyen sorunları beni tutuyor. Konunun ironisi şu: Bu paragrafın ilk cümlesinin netliğini, tartışmasız gerçekliğini avukatla aramızda geçen Anayasa Mahkemesine başvuru konuşmasından hemen sonra fark etmiş olmamda yatıyor. Kadın, yaklaşık üç aylık emekli maaşım kadar bir ücret talep etti benden, biraz pazarlık ve ajitasyondan sonra daha düşük bir tutara anlaşsak da, gene bir dünya para vereceğim. Kabul ettiğime göre, intihar etmeyi aklımdan çıkardığım aşikâr demektir. Aylar önce yazdığım ve ara ara notlar eklediğim mektuplar hala masanın üzerinde duruyor. Dursun, zararsız onlar. 


İntihar etmeyeceğim dedim, ama yaşamak istemediğim gibi, aslında sürdürdüğüm şeye yaşam da diyemem. Nefes almanın zor geldiği anları sıklıkla yaşıyorum, durup dururken gözlerimin dolması ya da birdenbire höykürerek ağlamaya başlamak da cabası. Bunlar bitmedi, bitmiyor. Her gün canımı alsın diye Yaradan’a ısrarla dua ediyorum, belki onu harekete geçirebilirim diye. Bu yönde dua ederek Allah’ı taciz edip kendisini benden bıktırmaya çalıştığımı söylemek yanlış olmaz. 


İnanılmaz kilo aldım, var olanın üzerine bir kat daha göbek bağladım. Bunu aşırı derecede -öyle böyle değil, çok anormal- sağlıksız beslenmeye ve günde yaklaşık yarım kg tükettiğim çokokrem/nutella/sarelle’ye bağlıyorum. Aslında hareketsiz değilim, bilgisayar başına oturduğumda wc ihtiyacı dışında saatlerce kalkmadığım doğru, ama her gün uzun yürüyüşler yapmayı bir şekilde adet edindim. Bu sene başından itibaren günlük ortalama adım sayısını 9317 gösteriyor telefondaki pedometre. İşi gücü olmayan aylak ve üstelik bunalımda biri için fena değil. Fakat sürekli yukarıda saydıklarımın yanı sıra abur cubur şeyler tüketiyorum. Fasılasız, ne bulsam yiyorum. Sağlığımın genel durumunu bilemem, doktora filan gitmedim Still-Havva beni terk ettikten sonra. Genel olarak fiziksel sağlığımı iyi hissetmiyorum ama bunun sebebi ölgün ruh halim mi, yoksa klinik bir şey mi, onu hiç bilemiyorum. Öte yandan şu da var: ciddi bir hastalığa yakalandığımı öğrensem tedavi bile olmam, gizlerim herkesten. Söz gelimi, kanser, tüberküloz vs. gibi hayati tehlike durumunda olduğumu söylese bir hekim, hiçbir şey yapmam. Fiziksel acı eşiğim düşük olduğundan canımın yanması durumunda önleyici bir eyleme, tedaviye girişirim ancak. Şöyle örnekleyeyim: Öksürdüğümde ağzımdan kan gelse ve doktora gidip baktırsam, akciğer kanseri olmuşsunuz deseler teşekkür eder ve hastaneden ayrılırım; üç günde bir karton sigarayı bitirdiğim için kalbim iflas etse ve kalp krizi geçirme riskine dair bir şeyler duysam hekime gülümseyerek çıkarım odasından. Ama bel fıtığı ya da daha önce bana çok eziyet eden böbrek taşları gene zuhur etse, işte o zaman komutlarını takip eder sözlerinden çıkmam doktorların. Bir çorba yapanımın bile olmayacağı acılı ağrılı bir hastalıktan ödüm kopuyor, yoksa merhum Sırrı Süreyya gibi aort damarımın yırtılacağını söyleseler hiç dert etmem. Siktiğimin hayatımın boklu götüne koyayım. Üstad böyle buyurdu. 


Bu hafta iki kez Still-Havva’yı gördüm; malum, evlerimiz yakın. Birinde minibüs caddesinde elinde koca bir poşetle karşı kaldırımdan yürüyordu, diğerinde de Küçükyalı ışıklarda arabasının direksiyonundaydı, trafiğin açılmasını bekliyordu. Her ikisinde de durakladım, ya da donup kaldım demek daha doğru, yüzümde gülümsemeyle ağlama arası gidip gelen bir ifade oluştuğunu sanıyorum, kendimi gösterme ile saklanma arasında kalakaldım. O hiçbirinde beni görmedi sanırım. Zannetmiyorum. 


Tapu konusunu yakın zamanlarda halledeceğim. ‘Bu eve geri dönmeyecek’ diye zırlarken bir yandan da sanki böyle ihtimal varmış gibi öteleyip durdum bu işlemi. 163 gün oldu gideli. Nasıl olduğumu bunca zaman bir kez olsun merak etmeyen, sormayan bir kadın, birkaç hafta önce sosyal medya hesabında 2017’de yayınladığı nikah fotoğraflarımızı silmiş, birazcık kafam çalışsa aynaya bakıp sorardım, neden, ne için dönmek istesin ki? O benim Still de olsa hala Havvam, hep de öyle kalacak, ama ben onun için yokum, eski kocalarının iki numarası, bir zamanlar sevdiği kedi kızına şimdilerde bakan yabancısı bir adamım sadece.


Kedi demişken, dün kızıma küfrettim. Geçmişte sinirlendiğim vakitler dudaklarından hemen her şeye, herkese küfür saçan pis ağızlı biriydim, hatta Still-Havva çok rahatsız olurdu bundan. O gittikten sonra ilgim yok dünyayla, politikayla, sporla, toplumla filan. Küfürbaz olacak durum da yok o zaman. Kızıma da hiç kötü bir söz söylememiştim 163 gündür. Aksine üzerine nasıl titrediğimi Rahman biliyor. Dün yaramazlık yaparken bir şeyler devirdi, o kızgınlıkla köpürdüm, verdim veriştirdim. Sonra da özür diledim hemen. Kucağıma alıp öptüm. Hem annelik hem babalık yapıyorum ona. Ben olmasam bir annesi olacaktı, eminim o takdirde çok mutlu olurdu kuyruklu prensesim. Annesine benden daha düşkün olduğunu bilmeyen yoktu.


Mental sağlığım hakkında da yazayım. Geçenlerde bir habere rast geldim, erken yaşta demans ile ilgili kaleme alınmıştı. Genetik olarak yatkınlığımı biliyorum; halihazırda babamda gözlüyorum, rahmetli amcalarımdan birinde Alzheimer vardı, babaannem de mustaripmiş. Haber, demansın genel olarak başladığı 65+ yaşları değil, çok daha erken, yani 40’lı yaşların sonrasına dikkat çekiyordu. İngiltere’de yapılmış geniş katılımlı bilimsel bir araştırmanın sonucuna göre, düşük sosyoekonomik durum, sosyal izolasyon, işitme kaybı, felç, diyabet, kalp hastalığı ve depresyon gibi faktörler, genç yaşta demans riskini artırıyormuş. Yani genel olarak genetiğe değil bu defa yaşam tarzına odaklanılmış. Zengin değilim, geçim kaygısı içindeyim, check. Sosyal izolasyon sürecim KHK ile ihracımda, 2016’da başlamıştı, Still-Havva’nın benden ayrılmasıyla korkunç bir zirveye yerleşti, kimsem yok, check. Önceden pre-diyabetiktim, ilaçları bırakalı aylar oldu, check. Kalp hastalığım var mı bilmiyorum, ama ciddi endişelerim var. Günde 3,5 paket sigara içince zaten olmaması şaşırtıcı. Check. Depresyon? Bir şey demeyeceğim, check check yazacağım sadece. Kitap okumak, zihnimi çalıştırmak filan zaten bitti. Aptalca fantastik diziler izleyerek geçiyor hala günlerim. Müzik yok, sıfır. Satranç oynamaya devam ediyorum ama berbat bir oyuncuya dönüştüm, ratingler şahit. Beynim karanlıkta. Tek başına. Atıl. Donuk. 


Ayakları tutkallı kâğıda yapışmış bir sinekten ne farkım var? O da ‘Allahım canımı al’ derdi, aynı benim gibi. Susuzluktan kavrularak ölmeyi ya da yapıştığım yerde can çekişip yavaşça kurumayı değil, üzerime bir an önce sheltox sıkılmasını ya da bir ayakkabının beni dümdüz etmesini bekliyorum. İstiyorum.


Yaşamım bir böcekten farksız çünkü. 






Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!