13 Mayıs 2025 Salı

Tonycan'ın Babası ve Tanıdık Travmalar Üzerine...

Artık yazmayayım diyorum ama bir yandan da kimi olay ve gelişmelere dair kayıt düşmek istiyorum, o yüzden gene geldim buraya.


Bugün Tonycan’ın babası H. Bey ile karşılaştım. Bir ay kadar önce gene yolda denk gelmiştim, o zaman haberdar olmuştu yaşananlardan. Tonycan, bu civarın en meşhur köpüşü, üç bacaklı, içinden çağlayan misali sevgi taşan bir husky. Onu seneler önce Bodrum’da henüz bir yavruyken yol kenarında bulan H., arabasına almış, sonra da sahiplenip İstanbul’a getirmiş. Hangi vicdansız bir husky’yi Bodrum’a götürmüştür, sonra da sokağa atmıştır bilmiyorum, ama H. ile aralarındaki ilişki ve bağlılık göz yaşartacak seviyede. H., altmışlarında, yaşına göre dinç, çok zarif bir beyefendi. Still-Havva ile çok önceden Tonycan’a duyduğumuz sempati nedeniyle tanışmıştık onunla, Ceku’yu sahiplendiğimizde de köpeklerin anlaşmasıyla daha da çok mülaki olduk zaman içinde. İkimiz de bu centilmen beye ısınmıştık. Ceku gideli iki sene olmuştur ama hala ne vakit sokakta beni görse Tonycan kucağıma atlar, ben sevmeyi bırakınca da sitemle ağlamaya başlar. H. ise o arada dostane sohbetini paylaşır benimle. Dediğim gibi bir ay, belki biraz daha fazla geçti uzun bir fasıladan sonra ilk kez konuşmamızın üzerinden, benden o zaman aldığı haberler -ve sanırım halim, titreyen sesim- onu hayrete düşürmüştü. Pek çok kişi gibi H. de bizi çok uyumlu ve mutlu bir çift sanıyordu. Sanıyormuş. (Ben de öyle zannediyordum.) Ne diyeceğini bilememişti. Böyle bir durumda spesifik bir kabahatim olmadığını ima etmek durumunda kalıyorum, yani şiddet yoktu, aldatma ihanet yoktu, gibi değinilerden bahsediyorum. Benimle daha fazla yaşamak istemedi, benden bıktı demek de artık zor gelmiyor. Elbette zor geliyor, tam ifade edemedim şimdi, fakat karşınızdaki insan şaşkınlıkla gözünüzün içine bakıp birkaç saniye susunca o soru işaretli sessizlik bir şekilde dağıtılmalı. Şerefsizin önde gideni değilim, öte yandan Still-Havva’ya hak verir ses tonuyla ve mimiklerle birkaç kelime sarf ediyorum işte. H., bugünkü karşılaşmamızda bir değişiklik, tekrar bir araya gelme ihtimalimiz olup olmadığını sordu. “Mümkün değil, kesinlikle böyle bir şey olmayacak.” dedim. Laf olsun diye değil, kaderin mutlak hâkimi Allah’ı provoke etmek için hiç değil, böyle bir olasılığı artık yok hükmünde gördüğüm için. O da eşinden on dokuz sene önce ayrılmış, onu da eşi terk etmiş, hissettim ki H. de bu ayrılığı istememiş. Mahalleden çocukluk arkadaşıymış hanımefendi. Bana “naçizane tavsiyem, benim gibi yapmayın, mutlaka gene evlenin, insanın hayatında biri olmalı” dedi ayaküstü konuşurken. Gözlerimi devirdim, böyle bir şeyi aklımdan bile geçiremeyeceğimi söyleyip. Hemen düzeltti aceleyle, en az iki-üç sene geçmesi gerekirmiş zaten toparlanabilmem için. (Bunu kendi tecrübesiyle paylaştığı o kadar belli ki. Sanki bir takım benzerlikler olduğu hissi uyandı bende.) Bir karşılık veremedim. Geçen karşılaşmamızda olduğu gibi, gene beni rakı sofrasına davet etti, o zaman da demiştim alkolü bıraktığımı, anımsıyor, “siz kahve içersiniz” dedi hemen. Destek olmaya, yardım etmeye, bir tür terapi yapmaya gayret ediyor, farkındayım. Sağolsun. Taa ne zaman telefon numaralarımızı birbirimize vermiştik, hatırlattı, bir ara beni arayacağını söyleyerek. Böyle gerçek bir centilmene hayır denmez. İnşallah aramaz, yoksa hayır diyemem ona. 


Geçen hafta Polente mesaj yazdı, telefonunu engellemiş miyim diye sordu, bana ulaşamıyormuş. Kontrol ettim, hatırlamıyorum ama evet, engellemişim. Benimle görüşmek istiyor. Dinlemek istiyor. Ne diyeceğimi bilmiyorum. Still-Havva ile mazimizi de çok biliyor sonuçta. Ona da artık hayır diyemem ama görüşecek olursak eğer, haykıra haykıra ağlamaktan geri duramam korkarım. Polente ikimizin de arkadaşı. 


Geçen hafta Still-Havva’ya mesaj yazıp tapu meselesini halletmeye hazır olduğumu bildirdim. Rahatladı galiba, derhal başvuru, randevu işlerine girişti. Bu yakınlarda o işlemi de nihayetlendireceğimizi sanıyorum. Bir yerde oturup kahve içtiğimiz son tarih 20 şubat (yaklaşık üç ay), daha sonraki kahve-yemek tekliflerimi geri çevirmişti; son görüştüğümüz gün de annemlerin evinin internet hesabını bana devrettiği 24 mart, onun üzerinden de neredeyse iki ay geçmiş. Muhtemelen bu tapu işi nihai resmi işlem olacak, yani tapu devri meselesinden sonra cenaze, nikah vs. gibi özel durumlar hariç bir daha görüşmeyiz. İstemiyor. Zorlayamam. Boşandıktan sonra “seninle arkadaş kalmak istiyorum” demişti, fikrini değiştirdiği belli. Belki henüz buna hazır olduğumu düşünmüyordur. O’nsuz yaşamaya da hazır değilim, hazır olamadım, bunu sindiremiyorum. Kabul edemiyorum. Evin her bir köşesindeki resimlerine devamlı gözlerim kayarken nasıl? Hemen her gün durup dururken ağlamaya başlarken, bu mümkün mü? 


Bugün, Still-Havva’nın yaşamının 2008-2024 yılları arasını çaldığımı düşündüm. Netice olarak benden kaçarak uzaklaştı, hayatından tümüyle çıkardı; bu itibarla benim için, benimle, beni düşünerek ya da beni severek yaşadığı yıllar onun adına ziyan demektir. Bu çok açık. O nedenle çaldığım yıllar diyorum.


Hemen ardından, benim hayatımın geri kalanı da (ne kadar kaldıysa, sürekli ‘Allahım canımı al’ diye dua etmeye devam ediyor ve günde tekrar dört pakete çıkardığım sigara tüketimiyle nereye varacağım bilmiyorum ama) onun tarafından yok edildi diye aklımdan geçiriyorum. Kalbimi çaldı filan demeyeceğim, çocuk değiliz, ama üzerime vurduğu ‘geçersizdir’ kaşesiyle beni yok hükmüne düşürdü. Verdiği hüküm kocaman bir amipe dönüştürdü beni. Böyle bir yaşam benimkisi. Değerim yok, önemim yok. Özsaygım yok. Özgüvenim yok. Hiç bir şeyim yok. Giderken götürdü hepsini. 


 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!