28 Şubat 2025 Cuma

Hacıkalkmaz Türevi Üzerine...

İçinde debelendiğim duruma ikilem değil, üçlem, dörtlem filan denilebilir ancak.



Yanında olduğum için kendimi değerli ve özel hissettiğim kadın, değerli ve özel olmadığıma kanaat getirdiği için beni terk etti; üstelik bu kararını bana açıklarken saygısını ve sonra da sevgisini yitirdiğini sakince anlattı. Yani, özel ve değerli biri olmayı bırakın, aksine tahammül edilmez bir insan olduğumu yüzüme vurdu, derhal iletişimi kesti, kaçarcasına evden gitti. Aceleyle boşanma davası açtı. Çabucak oldu-bitti her şey.


Geride, karısının duygu ve düşüncelerine, fehmine ve hissiyatına her daim hayran olan, ama neticede bu defa kendisinin özel ve değerli biri olmadığı tokadını yemiş sefil bir adam bıraktı. Sıradan, yavan. Aciz ve çaresiz. 52 yaşında adam kılığında zavallı bir insan müsveddesi.


Çünkü, hala o kadını seviyorum ben. Özsaygım ve özgüvenim paramparça olduktan sonra da sevmeye devam ediyorum. Sevgim ve o gittiğinden beri kendisine duyduğum özlem yüzünden onursuzluk abidesi olarak yaşamaya devam ediyorum ve bu durum bumerang misali dönüp özsaygımı bir daha, tekrar parçalıyor. Adli vakalar vardır ya, mesela birini önce öldürürler, sonra cesedi yakarlar ya da parçalara ayırıp her bir uzvu ayrı bir yere atarlar; sanki o kişinin katledilmesi yeterli olmamış da bir daha, bir daha öldürülmüş gibi… Ben de tekrar tekrar mahvoluyorum. 


Gitmesine sebep olacak spesifik bir halt yemediğimi burada defalarca söyledim. Eğer (söz gelimi) bir başkası yüzünden beni bırakmış olsaydı, kesin olarak belirteyim ki egom bu kadar ölümcül yara almazdı. Ama beni ben olduğum için artık dayanılmaz bulması ve arkasına bakmayıp hiç teklemeden, beklemeden kaçıp gitmesi, hiçbir şekilde düzelemeyecek bir harabeye dönüştürdü beni. En değerli varlığınız “senden hiçbir bok olmaz” der ve giderse, ne yapabilirsiniz ki? 


Egoymuş. Özsaygıymış. Onurmuş. Karaktermiş. 


Benim için yok artık bunlar. 


Annem bugün telefonda normal konuşurken -özel bir konu değildi- nasılsın, ne durumdasın diye sordu, sesimin kontrolsüzce titremesine mâni olamadım, fark etti hemen, o yüzden saklamaya gerek görmeden “bok gibiyim anne, ne yapayım” diye cevap verince “kolay değil oğlum” dedi, ne desin başka. Çocuğunun Maslow’un piramidinde dördüncü kattan zemine çakılmasını ailem idrak edebilmiş sayılmaz. Onlar da hala şaşkın. Ne yapacaklarını bilemiyorlar, Öz kızları gibi gördükleri Still-Havva puf dedi gitti. Kendisine konuyu ilk olarak açtığım gün annemin ağzından çıkan ilk cümle o nedenle “seni sevmiyorsa o zaman bizi de sevmiyordur” olmuştu, hayretle, hatta havsalası almayan şaşkınlıkla döküldü ağzından bu cümle, inanamamıştı duyduklarına. Sadece altı ay önce Still-Havva hakkında “hayatımda ilk defa biri, bana ihtimam gösteriyor” dediği için, diz ameliyatı sonrası gerçekten kendisine çok yardımcı olan ve özenen gelinine sevgisinin yanına ölçüsüz minnet eklenmişti çünkü. 


Bir de beni hayal et anne, ne hale düştüğümü. Veya boşver düşünme. Kimse gururu böylesine rencide olup da toparlanamayacak kadar ezilen rezil biri için tasalanmamalı. 


Kaybolmuşluk Üzerine...

Kendime acımaktan gına geldi, ama öylesine acınacak haldeyim ki, bu evden eşyalarını nakliyeciyle taşımasının ardından tam 90 gün geçti ve Still-Havva'nın yokluğunda hala ağlamaya devam ettiğim için kendime ağlıyorum artık, düzelemiyor olmama ağlıyorum, onu düşünmeden duramadığım için acıyorum kendime.

Kaybolmuş, çaresizce sürüklenen perişan bir adamım. Kırıklığım tamir olacak gibi değil. Zavallı bir haldeyim. Ezik böcek metaforunu bu kadar sık kullanmam boşa değil, canım çıkmadı henüz ama canlılığım sona erdi. Son nefesimi vermemiş olmam yaşadığım anlamına gelmiyor.

Üç aydır bitirmeyi düşünüyorum, yazıyorum. Bir nebze bile hafiflemiş ya da beni bırakmış değil o düşünce. Sabitlenmiş bir halde orada duruyor, yanıbaşımda. Anne-babamın bitmeyen sağlık işleri geciktiriyor o kadar. 

Hayatın kalanı diye bir ifade olsaydı, 'benimki kalmadı' derdim.

25 Şubat 2025 Salı

Yenisi Olmayan Yineler Üzerine...

Aylardan beri aynı şeyleri tekrarlayarak yazıyorum, saplandım kaldım, çünkü başka hiçbir şey düşünemiyorum. Yaşam ve Hayat kelimelerinin arasındaki ince fark bu işte: Hayattayım ama yaşamıyorum. Komadaki biri hayattadır ama yaşıyor denemez ona. 

Duygusal ve zihinsel engelli birine dönüşünce neyi, nasıl, ne kadar yaşayabilir, hissedebilir insan? Ruhumun, aklımın, bedenimin yegâne ilacı gitti gideli ben bloke konulmuş banka hesabı misali, mevcut ama erişilemeyen birine dönüştüm. Kendime, dış dünyaya ulaşamıyorum, bana ulaşılmasını da reddediyorum. İlacım var ama yok. Nasıl kronik bir hasta, yaşayabilmek için minicik bir ilaç tabletine muhtaçsa ben de o misal, Still-Havva’nın yokluğunda can çekişiyorum. Aspirinle geçiştiremem, benim ilacım o kadar spesifik, açık. Bu evden gideli üç ayı geçti. Üç aydır ne yaşadığımı, neden yaşayamadığımı bir Allah, bir ben, bir de Kasım ayının başından beri bu blogu okuyanlar bilir. 


İçim zifir. Donuk. Felç. 


20 Şubat 2025 Perşembe

Hayal ve Hayalet Üzerine... (ya da Baudrillard'ın Simulakr'ını Fena Halde İçselleştirmek.)

Ezik bir böcek gibi yaşamaya devam ediyorum. Kötü bir şey yaptığı, türlü haltlar yediği için terk edilmiş biri değilim, ‘iyi ve kayda değer bir uğraşım olmadığı için’ kendisine duyulan saygıyı ve nihayetinde sevgiyi yitirmiş, üretmediği gibi hayatını tükettiğine kanaat getirilmiş, o nedenle tutkuyla âşık olduğu kadın tarafından kıçına vurulmuş zavallı bir adamım. Dahası, olan bitenin farkına vardıktan sonra diz çöküp yalvarmalarımın işe yaramadığını gördükten sonra, yani Still-Havva’nın geri adım atmaması ve tüm ayrılık-boşanma süreci bitip de ümidim beyhude bir çaba halini alınca, perişan halim misliyle arttı, zamanla azalmak bir yana daha da beter ediyor beni. Still-Havva, KHK sonrası benden Sisyshos misali hayat kayasını sırtlanmamı, kuyudan çıkaramayacak olsam da denememi, vaz geçmememi, her gün tekrar çaba göstermemi bekledi senelerce. Yüreklendirmeye uğraştı, destek oldu, moral verdi. Umut ve güç aşılamaya çalıştı. Bir karşılık göremeyince de gitti,  bıktığı için. Benden sıkılmadı, ama bıktı ve bu bıkkınlık onun nazarında tahammül edemeyeceği bir hal aldı.


Herkes kendi hayatını yaşıyor. Daha önce de değinmiştim burada, ne benim annem gibi, ne de kendi annesi gibi olmak istemiyordu Still-Havva. İkimizin de babası sorunlu (merhum kayınpederim de öyleydi) ve annelerimiz hayatlarını heder ettiler kocaları için. Benzer bir yaşamı sürmek yerine kendisini korkutan bu girdaba sürükleyeceğini, uzak durulası olduğuna kanaat getirdiği eşini bırakması bana dayanılmaz gelse de anlaşılabilir. Onu anlıyor olmam bir şey değiştirmiyor elbette, son planda geride bıraktığı enkazda insana dair hiçbir şey kalmadı çünkü. Egom, o sırtlanmaktan geri durduğum koca kayanın altında kaldı, öz saygım, öz güvenim suyu çıkarcasına ezildi. Mahvoldum.Evdeki kedinin sürdürdüğünden farksız bir yaşam kaldı geriye. KHK ile ihraç edildikten sonraki bir sene elime kitap alamamıştım söz gelimi, buraya kayıt düşmüşüm yeniden okumaya başlayabildiğimde. Şimdi ise, çok, çok daha kötü bir haldeyim. Anne-babamın doktor işleri dışında hiçbir ilişkim yok insanlarla. Tanıklarımın görüşme taleplerini geri çevirmekten yoruldum. Evin pisliği korkunç dehşet verici bir noktaya geldi, üç aydır en ufak bir temizlik faaliyeti yapamıyorum; toz topaklarından olsa gerek kedinin hapşırık krizlerine girmesi. Bir kez yemek yapmaya niyet ettim, bir daha olmadı. Her şeyden, hayattan vaz geçmiş biriyim artık. Benimkilerin doktor işleri hariç bir meşgalem yok. Aralıksız abur cubur yemeye devam ediyorum. Bütün gün dizi izlemeye de öyle. Still-Havva’nın beni bırakması sebeplerini anladığımı yazmıştım, ama o zamanlarda en azından hayat kayasının yanındaydım, ellerimle onu sırtıma yüklenmeye gayret ettiğim de vakidir; yeni bir işe başlamıştım, götüme kazık sokup beni kazıkladıklarında da bu deneyim yamulttu beni. Herşeye küstüm sonra.


Bu konuları kaç defa, değişik cümlelerle tekrar tekrar yazdığımı hatırlamıyorum bile. 


Bir insan günde kaç defa "Allahım canımı al” diye dua edebilir? Hesaplayın diye sormadım; her gün yüzlerce defa bu dilek dudaklarımdan dökülüyor. Ben halledemedim bu boku. Önce garip gerekçelerle son anda geri çekildim, sonra da ailemin bitmeyen ve belli ki bitmeyecek hastalıkları tuttu beni.


Bugün Still-Havva ile yaklaşık 1,5 ay sonra kahve içmek için buluştum, yarım saat kadar oturduk. Para-pul işlerini çok yumuşak ve sorunsuz olarak halletmiştik ama sonradan aklıma geldi ki mehirini vermemiştim. Olanları, o evden ayrılmadan güzelce bölüşmüştük, nikahımızda takılan altınlarını bozdurup dolandırıcı arkadaşıma borç verip de geri alamadığımdan kira gelirim olan evi geçtiğimiz haftalarda satmış ve kendisine borcumu da ödemiştim ama bu mehir ayrı bir konu. Zaten komik bir meblağ belirlemişti, onu takdim ettim. Evde bulduğum iki firketeyi de yanısıra verdim. Çok oturmadık dediğim gibi. 


Ondan ayrılıp veterinere geçtim. Kedinin üç ayda bir yapılan iç-dış parazit damlasının zamanı geldi. Evden ayrılmasından birkaç gün evvel son damlasını Still-Havva yapmıştı, altı yaşındaki kızımızın bütün damlalarını yaptığı gibi. Bu defa bana düşüyor görev. Beceremeyeceğimden değil, ama bunca sene boyunda Still-Havva kızının damlalarını yapmıştı. Daha da fenası, evdeki çoğu şey hala onun bıraktığı gibi. Bu eve son geldiğinde, annesinde duran ev anahtarlarını üst kattaki masanın üzerine koymuştu, hala oradalar. Terliklerinden bahsetmiştim, kapı önünde giderken çıkardığı yerde, sanki eve gelip de giyecekmiş gibi. 28 Kasımda nakliyeciyle beraber gelip eşyalarını taşırken çamaşır kurutma makinesini de götürmek istemişti, mutfaktan yerde sürükleyerek çıkarırken adamlar kendilerine mani olmasın diye yolluğu da katlamış, bir kenara bırakmışlardı, onu da sermedim yerine, duruyor aynı köşede. Veya, şu an kar yağıyor ve hissedilen sıcaklık -4 derece, oturduğum üst kattaki odanın hemen yanındaki oda, yani onun çalışma odasının kalorifer petekleri buz gibi; havasını bir kere olsun almadım. Still-Havva istemezdi çünkü; menapozdaki kadınların sıcaklamasından ötürü. Odasındaki koltuğun üzerindeki küçük yastığı da, başka şeyler de duruyor öylece. Diyeceğim o ki, biz boşandık, evine dönmesi için yakarışlarıma kulak vermedi, boşanma resmileştikten ve soyadımı adının yanından sildikten sonraki vaatlerimi ve hemen sonra tekrar evlenme teklifimi de kesin olarak reddetti: Bunları bilmiyor değilim elbette ama ağlamaktan, hönkürmekten nasıl geri duramıyorsam onunla, hayaliyle, birlikte yaşamaya devam ediyorum. Gerçekten ruhu ya da hayaleti bu evde varlığını sürdürüyor; sadece bu evde, bu mekânda da değil üstelik, içimde, dışımda, ben nereye gidersem, ne yaparsam orada. Dün garip bir şey geldi başıma. Sirkeci’ye gitmiştim bir şey için. Eve dönmek için Marmaray istasyonuna geçtim, yürüyen merdivenlerle aşağıya inerken arkamdan bir kadının özür dileyerek bir şey sormak istediğini duydum. Yabancı olduğunu belli eden aksanıyla Taksim’e nasıl gideceğini sordu. Yanlış tarif etmiş birisi, Sirkeci’ye gelmiş. Trenle Yenikapı’ya gitmesini, oradan Hacıosman metrosuna aktarma yapmasını söyledim. İkimiz de perona indiğimizden yanımda durdu hep ve kibar davrandığımdan veya anlamakta zorlanmasın diye tane tane konuştuğum için sorular sordu o uzun yürüyüş boyunca. İstanbul’a ilk defa, üç günlüğüne gezmeye gelmişmiş, Taksim’i merak ediyormuş, İstiklal caddesi acaba nasıl bir yermiş, başka alışveriş yapabileceği yerler neresiymiş, vs. Şaşılacak kadar konuşmaya hevesliydi. Normal şartlar altında nereli olduğunu ya da bu gibi soruların cevaplanması için İstanbul’da nerede kaldığını filan sormak uygunsuz olmazdı aslında. 40-45 yaşlarında, sarışın, gayet hoş bir kadındı. Uzun, hatta benden de biraz uzundu sanırım, kabanlar her yeri kapatıyor sonuçta ama düzgün bir postürü olduğu su götürmezdi. Sohbete açık olsam gevezeliğe hazır hatta istekli olduğu da öyle. Perona indik, Ona hangi taraftan bineceğini gösterecekken bekleyen yolcu kalabalığını fark ettim; normalde gitmem gereken Gebze yönüne değil de acelem olmadığı için ters istikamete, Kazlıçeşme’ye gidip oradan boş koltuk bulup oturabilme düşüncesiyle kadınla aynı yönden gelecek treni beklemeye başladım ama yanında da durmadım, on-onbeş metre uzaklaşıp başka vagona geçmek üzere beklemeye geçtim. Yanında dursam konuşmaya devam edecek, emin olduğum için. Derken o sırada bir an oryantasyonum bozuldu, ben de ters istikamete gitmeye karar verdiğimden olsa gerek. Hemen yanına yaklaştım ve özür dileyerek diğer taraftan, yani Gebze yönüne gidecek trene binmesi gerektiğini söyledim. Gözlerini devirip gülümseyerek teşekkür etti ve diğer tarafa geçti. Çok kısa bir süre sonra fark ettim ki, kadın Sirkeci’den Yenikapı’ya gidecekken ben onu Gebze yönüne, bir durak sonra ineceğini söylediğim Üsküdar’a gönderiyordum. Bu salaklığım için kendime kızdım, o insan kalabalığında istesem de onu bulamayacağımı düşündüm, bir daha yanına gidip özür dilemek de cidden salaklık olurdu ama bir yabancıyı da böyle sürüklenmek zorunda bırakmak (Sirkeci’den Taksim’e gidecekken Üsküdar’a yollanmak) cidden yazık yani, aceleyle henüz iki tarafa da hiçbir tren gelmemişken kadını gönderdiğim yöne yürüdüm, nasıl bulacağımı düşünürken uzun boyu, sarı saçlarıyla biraz ötede onu fark ettim. Yanına gidip çabucak “cidden çok özür diliyorum, kafam karıştı, Yenikapı’ya gitmek için öteki taraftan binmeniz lazım” dedim. Gözlerini bana bakıp kocaman yaptı, iki eliyle sanki iki yabancı değilimişiz gibi göğsüme yavaşça vurup gülerek beni itti, “offff yaaa” diyerek. O sırada onun Yenikapı’da, benimse Kazlıçeşme’de ineceğimiz ‘doğru’ tren perona yanaşıyordu, hızlı adımlarla trene yürüdük, o bir vagona attı kendini, bense onunla aynı vagona binmek yerine koşup komşu vagona bindim. Bir ara baktım nerede diye, onu ötede bana bakıp başını iki yana sallarken gülümsüyor gördüm, ben de gülümsedim, kadını Üsküdar’dan kurtardığım için. Olması gerektiği gibi o Yenikapı’da indi, indikten sonra trendeki beni aradı gözleri ve önce el salladı, sonra da öpücük gönderdi. Ben de el salladım. Evet, aynen böyle. Davetkâr demeyeceğim, ama bu kadar sıcak ve rahat biri olduğunu fark ettiğim o hoş kadından böylesine uzak durmaya çabalamamın nedeni neydi? Sorularına cevap verirken, önerilerde bulunurken kibardım elbette, ama yanında olmaktan da basbayağı kaçındım yani. Yasımın geçmemesi, acımın tazeliği, içimdeki yaranın hala kanıyor olması mı? Davranışımın hemen ardından en başta ben de öyleymiş zannına kapıldım, ama hemen sonra fark ettim ki ben hala evliyim, hayatımın aşkıyla hala beraberim. Nasıl evliliğimiz müddetince -olması gerektiği gibi- hiçbir başka kadına ilgi, heves şeklinde bir meyl göstermediysem, bırakın meyli, bir de bundan bariz bir şekilde kaçındıysam, Still-Havva beni terk edip evden gittikten, sonra da boşayıp başından attıktan sonra da aynıyım. Ben hala evliyim onunla. Yani, zamanla yas dağılır, keder hafifler, hüzün geçer, o yüzden zaman her şeyin ilacıdır derler, ama bunca şeyden sonra hala evli, üstelik eşini her şeyin üzerinde seven ve onunla yaşamaya devam ediyor, ona ölene dek bağlı biriymiş gibi devam eden birinin patolojik durumu; izaha muhtaç. Bunu nasıl anlatabilirim bilmiyorum, kelime dağarcığım ve ifade yeteneğim yetersiz kalacaktır muhtemelen: Ağlamamın sebebi sanki gittiği için değil de, o varmış ama ben bulamıyorum, ıstırabım bundan kaynaklanıyormuş gibi. Evdeymiş de ben göremiyorum gibi. Yanımdaymış gibi hissediyorum, ama beş duyu organım yetersiz gibi. Still-Havva her an her yerde, beni, düşüncelerimi, duygularımı sarmalamış halde. Evliyken de böyle aşıktım, benim gibi su katılmamış bir öküz onunla, onun sayesinde romantiğe dönmüştü, yani kıçıma tekme vurduktan sonra sevgimi ve bağlılığımı idrak etmeye başlamış değilim. 23 kasımda bu evi terk etmesinin ardından yaşadığım şey, sanki hasta olduğu için doktora gitmenin ardından çekilen grafiden sonra doktorun “sizin bir böbreğiniz yok” cümlesini işitmek gibi. Olmalı, yeri orası, orada olmalı. Ama yok. Alınmış. Çıkarılmış. Sökülmüş. Karnımda dışarıdan bakıldığında görülen bir çukur fark edilmiyor, ya da bir ameliyat yarası yok. Ama böbrek de yok. Uçup gitmiş. Eksiğim. Ama o varmış gibi. Bir kolun ampute edilmesi değil bu. Ama o böbreğin yokluğunda hastayım. Ölüyorum. Still-Havva ile evliyim evet. Boşandık ama evliliğim sürüyor, evliliğimiz sürmüyor. Basit bir sadakat hikayesi değil bu anlattığım. Masanın üzerine bıraktığı anahtarı nasıl bir kere olsun elime alamadıysam, sanki o geri gelecek de aylar sonra anahtarı bıraktığı yerden alacakmış gibi marazi bir ruh halindeysem, artık iyice sembolik bir hal almış sokak kapısı önündeki terliklerine oradan her geçişte gözüm takılıyor ve gelsin, o terliklerini kapı önünde bulsun ve giysin istiyorsam, onu da evde, yanımda istiyorum, görmey diliyorum. Varken yok olmasına katlanamadığımdan aylardır ağlamaya devam ediyorum. Bence gene anlatamadım. Sorun sizde değil, bende. 


Temiz ve serin, hatta soğuk hava sevdalısı Still-Havva bu evden gideli üç aya yakın oldu dedim. Dışarıda hissedilen sıcaklık -4 derece şu an, yanı başımdaki teras kapısı ardına kadar açık tıpkı onun vakt-i zamanında hep istediği, hoşlandığı gibi. Ben mızmızlanır, şikâyet ederdim soğuktan, kapatmak isterdim teras kapısını. Üzerimde termal içlik, onun üzerinde sweatshirt, onun da üzerinde yün hırka, ayaklarımda çorap, buz gibi üst katta oturuyorum bilgisayar kucağımda, bunları yazarken. Kapıyı kapatmıyorum. Kapatamıyorum. 


Still-Havva öyle sever çünkü. 


Delirdiğimi düşünüyorsanız, beni anlamıyorsunuz demektir. Anlamıyor olmanız sizin kabahatiniz değil. Var olmayan bir gerçekliği yaşamak, delilikten farklı bir durum.


Birinin 'Dick Laurent is dead' demesi bekleniyor sadece.


16 Şubat 2025 Pazar

Yaranamamak Üzerine...

Babamın kulak ağrısı dediği, aslında farklı bir sorundan kaynaklanıyor sanırım, şu an asıl sebebi, kaynağı muamma olsa da. Perşembe gittiğimiz KBB uzmanı, kendi branşıyla ilgili bir sorun görmediğini açıkça söyledi. Bir enfeksiyon veya başka bir olumsuzluk filan yok. Dahası, babam kulağım ağrıyor derken, perşembeden bu yana boynunu, çenesi, ama şimdilerde esas başını işaret etmeye başladı. Bir nevralji türü olabilir, iki sene evvel tedavisinin bittiği tüberküloz menenjit tekrarlıyor olabilir, belki de farklı bir şey. Bilmiyorum. Gene nöroloji yolları göründü anlayacağınız. Eski sihirbaz nöroloğuna ulaşmam gerek bir şekilde. 


Bu post, dün akşam onların evinde oturur, neyi nasıl yapacağımızı, ağrılarının durumunu, şeklini, şiddetini, kendisini sürekli inceleyen hastalık hastası haline gelmiş üstelik demans hastası babama ben tekrar tekrar sorarken onun birden öfkelenmesi ve “o zaman oturup öleyim ben” isyanı üzerine yazılıyor. Kendisiyle ilgilenmediğime, derdini umursamadığıma kanaat getirmiş halde. Onu önemsemiyormuşum. Duyduğumda küçük dilimi yutacaktım az daha, yumruklarımı öylesine sıktım ki kesmeyi geciktirdiğim tırnaklarım avcuma geçti, kanatacaktım az daha. 


Diyemedim ki, “senin, sizin yüzünüzden, bitmeyen sıkıntılarınız ve bana ihtiyacınızdan ötürü intihar bile edemiyorum, sikik bir mantar gibi yaşıyorum, daha ne istiyorsunuz?” Bu da söylenmez ki. Allah benimle alay edip duruyor diyordum ya, olay iyiden iyiye ironik bir hal almaya başladı artık. O da canımı almıyor bir türlü. Böyle saçma sapan bir hal aldı Alemlerin Rabbi ile bu sefil Virgilius kulu arasındaki ilişki… 


Bıktım ya. Ölmemekten, ölememekten, ölürsem geride kalanlara ne olacağını düşünmekten, yaşlılar için dertlenmekten bıktım. Cidden çok saçma her şey. Bu kadar absürt bir hayat, zaten başlı başına anlamsızlık abidesi. 


Ve… konuşacak, beni rahatlatacak, moral ve sabır için güç verecek Still-Havva da artık yok. Onun kendi işi, gücü var. Bu manyaklıklardan kurtardı kendisini. 


Akıllı kadındı vesselam. 


13 Şubat 2025 Perşembe

Bir Türlü Becerememek Üzerine...

Başarısızlığın getirdiği hayal kırıklığı ile eve döndüm az evvel. Her bakımdan talihsizlikle (?) dolu bir girişimdi. Saat 1am’de artık bu işin olmayacağına kanaat getirdim ve sahilde oturduğum sandalyeden kalktım, eve yürüdüm.


Doğrusu bu ya, çok iyi hazırlanmıştım. Öğleden sonra kan sulandırıcı (xarelto) içtim. Kretuar bıçağını, bir aksilik olursa diye de maket bıçağını çantama koydum, ayrıca ıslak zeminde oturmak gerekebilir diye su geçirmez bir altlık. (Ne tuhaf detaylar, ya Rabbim!) 24 yıl önce bana hediye edilen (24!) çok sevdiğim bir kahve kupasının gündüz titreyen elimden düşüp kırılması, zaten psikolojimin ne kadar berbat olduğuna işaret ediyordu. Allah şahidim, çok kararlı ve emindim bugün. (dün aslında. Şu an saat 2am’i geçti.) 


Önce, akşam vakti, durup dururken babam aradı. Cuma idrar kültürü olacak(tı), haftaya Cuma da sistoskopi. Onunla ilgili bir şey soracak diye hayıflanarak telefonu açtım. Kulağı dünden beri çok ağrıyormuş meğerse, – halbuki dün akşam yemeğe onlara gitmiştim, bahsetmedi- yarın devlet hastanesinden randevu alabilir miymişim onun için, sordu. Sinirlendim ve ona da belli ettim bunu. Yani, işim gücüm var ya! Söylesene zamanında! Devlet hastanesinde KBB randevusunun günler sonraya verileceğini, çok kötüyse yarın kendisinin Kızılay’a gidip muayene olmasını önerdim. Sürekli elinden tutup doktora götürmeme alışmış olsa gerek, şaşırdı, peki dedi. Telefonu kapatınca da böyle davrandığımdan ötürü kendime kızdım. Ama dedim ya, kararlıydım bu gece için. 


Saat 11pm’e doğru  evden çıktım. Sahilde belirlediğim noktaya doğru yağmur altında yürüdüm; vardığımda bir de ne göreyim, iki kız bir oğlan, o karanlık köşeye benden önce geçmişler, fısır fısır konuşuyorlar. Allah belanızı versin, hadi eviniz yok, bir kafeye gidip sıcak kuru mekânda konuşmak varken, yağmur altında, koca sahil parkı dururken hem de benim köşemde! Beni görünce onlar da şaşırdı. Yağmur yağmaya devam ederken biraz yürüyüp tur atayım dedim. Yol kenarında sıra sıra arabalar park etmiş halde, sahil boş ama bir sürü otomobil. Onların çevresinden turladım, içlerinde konuşan, yiyişen, öpüşen çiftler. Yirmi dakika sonra ‘yerime döndüm.’ Hala orada tıfıllar. Derken aklıma Still-Havva’ya gündüz yazmam gereken bir hatırlatma mesajı geldi; yarın berat kandili. Bütün kandiller kurmaca, uydurma, hiçbirinin gerçekliği yok, biliyorum, ama kendimi bildim bileli annemden öğrendiğim gibi her berat kandilinde, ikindi ve akşam ezanları arasındaki vakitte Sad suresinin 54. ve Araf suresinin 10. ayetlerini küçük bir kâğıda yazar, cüzdanımda o sene boyunca bereket için tutarım. Evliliğimiz süresince Still-Havva’ya, Mustang’e ve sevdiğim baldıza da hazırlardım her berat kandilinde. Artık böyle bir şey olmayacağına göre, Still-Havva’ya o saatte de olsa hatırlatmak istedim, yazdım. İşe yarayan bir şeyse şayet, parasız kalmasın. Teşekkür etti, gerisini kendi bilir, benden bu kadar. Derken gençler kalktı, gitti. Onların boşalttığı yere geçerken birkaç kedinin bana doğru miyavladığını fark ettim, hava 2C, hissedilen sıcaklık -1C. Üşüyorlar, açlar. Çantamda bir paket yaş mama vardı, çıkardığım anda en az on kedi üzerime çullandı. Zorlukla açabildim, dağıttım yesinler diye. Hepsi bir iki lokma alabilmiştir ancak, sonra ortadan kayboldular, biri hariç. O peşimden geldi. Bırakmadı beni. Yanlışlıkla patisine bastım karanlıkta, çığlık attı ama kaçmadı. Sürekli yanımda dolandı kendisini sevdirmek için. Ben otururken de çantamın üzerine tünedi hatta. Otomobillere baktım, giden oluyor, gelen de oluyor. Sahilde tek tük birileri geçiyor önümden, kimileri belli ki sarhoş, kimileri dolanıyor. Derken bisikletli bir adam geldi, bir sürü poşetle beraber, kedilere mama. Yanımdaki dahil kediler bir kabalık hale oluverdiler çevresinde. Adam beni gördü, tipim endişe yaratmış olabilir, işini bitirir bitirmez uzaklaştı. Yalnız kalmayı ümit ederken gecenin bilmem kaçında şahit olduğum şeylere bak. Dikkatim dağıldı. Motivasyonum gitti. Cesaretim kırıldı. Üşüdüm birden. Babam geldi aklıma. Üstelik yarın kandil. Benim için önemi yok ama başka insanlar için öyle. 


Kalktım eve geldim. Şurası kesin: Sahil, gündemimden çıktı. Bu saatte ve bu havada bile uygunsuz. 


Şunu da itiraf edeyim: Her gün kafamda intihar ettiğim ne kadar gerçekse, bu işi yapmak için gereken eylem ve kararlılık konusunda -mevcut ruh halim artık bu düşünceyi kanıksadığı için- daha kolay geri çekiliyorum. Ramazan orucu gibi, ilk günler daha çok kıvranırsınız da, sonraki günler gene aç olsanız da alışırsınız ya, öyle işte. Kendime bu haltı yiyeceğime dair güvenimi kaybetmek üzereyim. Veya babamın arayıp kulağının ağrıdığını, doktora gitmek istediğini  söylediği an vaz geçmeliyim. Çünkü tereddütün zerre miktarı bile olayı zorlaştırıyor.  

Aslında bu iş 5Aralık’ta bitmeliydi.   


11 Şubat 2025 Salı

İtenler ve Tutanlar Üzerine...

Bir anım diğerine uymuyor.


Kâh uyuşmuş gibi hissediyorum, günde 4-5 bölüm dizi izleyerek vaktimi geçiriyorum. 

Kâh içimi kavuran bir ateşle, hüzünle iki büklüm kıvranır hale düşüyorum.


Bugün, “o artık benim sevdiğim kadın değil. Beni sevmiyor, sevilmek istemiyor, beni ve aşkımı reddediyor. Aslında O’na âşık olmayı seviyorum, O’nu değil, çünkü artık bir yabancı.” diye aklımdan geçirdiğimi fark ettim. Beni rahatlatan, sakinleştiren bir düşünce değil bu. Ama bir evrilme olduğu kesindi o sırada. Akşam yürüyüşe çıktığımda onun (!) arabasını park halinde gördüm, 24kasımdan sonra ilk kez. O an gözlerim doldu ve sarsıldım, sadece titremek denmez ona. Az ötede durup bir sigara yaktım, sönene kadar arabaya baktım uzun uzun. İnsan bir arabaya sarılmak, öpmek ister mi? Elinden kayıp gitmiş, kaybedilmiş bir sevgi nesnesi gibi kederle yanında durup geçmişe özlem duyar mı? Still-Havva boynundaki rahatsızlıktan ötürü bu evden gitmeden haftalar önce kullanmayı bırakmıştı, Mustang’te duruyordu araba. Demek ki fizyoterapi yaramış, direksiyona geçecek kadar iyileşmiş, sağlığına kavuşmuş. O minicik arabanın karşısında ezildim. Küçüldüm. Yağmur altında insanın ağladığı anlaşılmıyor, zaten sokakta da kimseler yoktu. Arkamı dönüp hızlı adımlarla eve geldim, kendimi yatağa attım. Sürekli fantastik/sci-fi dizi izlediğimden olsa gerek, sanki göğüs kafesimde sıkışmış ve dışarı çıkmak için kaburgalarıma tekme atan bir küçük adam var içimde. Bazen de kafama geçip ısırıyor, çimdikliyor beyin damarlarımı. Still-Havva evi terk ettikten sonra trafo benzeri rahatsız edici bir sesin sürekli kulaklarımda dolandığından bahsetmiştim, buna daha sonraları çok tuhaf, korkutucu tür bir baş ağrısı eşlik etmeye başladı sonraları. Bir anda ortaya çıkan, neyse ki birkaç saniyede geçen, sol ya da sol-üstte yoğunlaşan bir patlama gibi. Google’da aradım, ne küme, ne tansiyon, ne stres tipi; hiçbir şeye benzemiyor. Çok uzun sürmemesi teselli verici. Yokluğu beni öldürüyor yavaşça. Her şekilde, her halde tükeniyorum. Benden ayrılmak Still-Havva’ya çok iyi gelmiş, görünüşünden belli bir kere; zayıflamış, incelmiş. Eh, araba kullanabilecek kadar boynu da düzelmiş işte. Çok şükür sağlığı yerinde. Bense ruhen ve bedenen çöktüm. Bunun saklanacak bir yanı yok. Gün gibi bir meydanda. Benimkilerin göz doktoru geldi şimdi hatırıma. Onların da sağlığı yerlerde sürünüyor. Babamın sorunları ve talepleri bitmiyor; üstelik demansı da ilerlemekte. Uç noktaya vardığım anlarda bir sonraki doktor işi hatırıma geliyor. Hiç de boş bırakmıyor ki, nefes almadan o sıkıntıdan bu soruna git-gel yapıyoruz doktorlara. Cuma bir tahlil, haftaya cuma da sistoskopi işimiz var. Ondan on gün sonra katarakt ameliyatının ardından 1,5 ay geçmiş olacak ve son kontrolü ve gözlük reçetesi yazılması için tekrar operasyonu yapan doktora. Bu arada dizinden de şikayetçi, ortopedist görmemiz lazım. Annem ses etmiyor hiç, ama onun dertleri aslında daha ciddi. Kalp-damar cerrahisi ve romatoloji onu bekliyor aslına bakarsanız. Yani nereden bakarsanız bakın, varlığıma ve yardımıma muhtaç bir ailem var. Ben bu halde -ne demek istediğimi anladınız- kafasındaki berbat düşüncelerle sürüngen misali yaşarken onların bana bu kadar gereksinim duymaları da çok fena. Zorlaştırıyor her şeyi.


Kırılmış, parçalanmış halim düzelecek gibi değil. Karanlık düşünceler de orada, hiçbir yere gitmeden duruyor. 

Trafo sesi. 


6 Şubat 2025 Perşembe

"Ne İçin?" Sorusu Üzerine...

Haklısınız, son üç ayda blogun ırzına geçtim. Bu gece ikinci keşif turundan eve döndükten sonra kafamı zorlukla toparlayıp eski yazılarım gibi kendimce ciddi bir şeylerden bahsedecektim; başladım yazmaya, elbette ki konu yaşamım gibi gene bir şekilde Still-Havva’ya bağlanacaktı ama ajitasyon filan olmadan. Gel görelim manyak kedi zuhur etti, önce oturduğum koltuğun iki kolçağı arasında bağıra çağıra on dakikadan fazla gidip geldi, sonra karşı konulmaz talepkarlığıyla bilgisayarı zorla kucağımdan indirtip uzun uğraşlarının ardından nihayet göbeğime kıvrıldı, bıktıracak kadar çok sevdirdi ve gurladı, patileriyle karnıma minimini monimini yaptı, sonra da benden iğrenir gibi birden fırlayıp Still-Havva’nın odasına koştu. Şimdi orada ağlıyor.


Zırdeli. Yazıyı da mahvetti. Siktir et. 


Haklı aslında. Gevezeliğe, argümanlara, örneklerle süslemeye filan gerek yok ki, kedi lafı uzun uzun gevelememden hoşnut kalmadı, "kısa kes" dedi sadece. 


Aslında özetle diyecektim ki, insan sevilmek ve bunu bilmek için yaşar. 


Yoksa neden yaşasın ki, bakteriden, balıktan, söğütten ya da mercandan farksız olmak için mi? 


Boş Sayfaları Olan Defter Üzerine...

Pazartesi daha önce sözünü ettiğim evi sattım. Yirmi yıl önce almış, bekarlık yıllarımda ikamet etmiştim, ona ‘günah yuvası’ diyordum. Hiç sevmedim, benimsemedim. Erzurum’a tayin olduğumda kiraya vermiştim, o zamandan pazartesi gününe kadar, yani 2014’ten bu yana kiradaydı, hiçbir zaman evimmiş gibi görmedim... Artık yok. 


Salı günü elime geçen paranın bir kısmıyla Still-Havva’ya borcumu ödedim. Şaşırdı, bunu ummuyordu, zaten o paraya dair bir beklentisi de yoktu. İstese beni terk edip bıraktığı bu koca evde hukuken hak iddia edebilecekken, ahlaklı, dürüst ve vicdanlı biri olduğu için bunu gündeme dahi getirmeyen, lafını bile etmeyen birine ben de borçlu kalamazdım. 


Feci gribim. Her yerim dökülüyor. Bacaklarım titriyor yürürken, ciğerlerimin ağrısı sırtıma vuruyor. Çok güçsüzüm. Üstelik aşırı üşüyorum. Kalorifer+ısıtıcı yetmiyor, bir de battaniye seriyorum üstüme. 


Gündüz haber verdi: Karar kesinleşmiş, nüfus müdürlüğüne de mahkemeden bilgi gitmiş. Artık soyadımı da taşımıyor. Evliliğimiz süresince yazdığı kitaplarda ve diğer mesleki çalışmalarında benim değil, kendi kızlık soyadını kullanmaya devam etmesini ben teklif etmiştim ona, bu düşüncemden ötürü çok mutlu olmuştu. Hatta bunu öğrenen merhum kayınpederim neden böyle bir şey teklif ettiğimi bizzat bana sorduğunda iş hayatının devamlılığı, isminin bilinirliği gibi vurgular yapmıştım, adamcağız bana takdir hatta şükran duygularıyla bakmış, bu jestime karşılık tokalaşmak için elini uzatmıştı. Hey gidi günler. Artık ne o merhum hayatta, ne de soyadım Still-Havva’da. 


Bu akşam şu yazının değindiği unsurları içeren bir mesaj attım Still-Havva’ya ve bu defa geri dönmesi için yalvarmak yerine “benimle evlenir misin?” diye sordum. Cevaben net bir ‘hayır’ yazdıktan sonra o defteri kapattığını belirtti. Aslında o defterde bir sürü boş sayfa vardı, belki çoğu boştu defterin. Ama öyle değil midir gerçekte: Bir defter, yazılan konu, ders, ana başlık neyse artık, o meşgale bittiğinde kişi yazmaya bırakır. Yani söz gelimi Ceza Muhakemesi Hukuku dersi için elinize alır, notlarınızı yazmaya başlarsınız, sonra dönem biter, defterin yarısına gelmişsinizdir ama sonraki dönem Borçlar Hukuku dersi için aynı defterin yarısından devam etmezsiniz mesela, yeni bir defterin ilk sayfasından başlarsınız. Tam olarak öyle işte, benim defterim kapanmış. Bunu dedi. 


Hava çok soğuk, karla karışık yağmur yağıyor, termometre 2, hissedilen -3 derece gösteriyor, gecenin 10pm’inde çıktım keşif yaptım. Bu sahil takıntısını nereden edindim bilmiyorum, ne hikmetse illa bu işi sahilde yapacağım. 2016’da da böyleydi. Sanırım evi maddi ve manevi açıdan kirletmek istemediğimden böyle bir yaklaşım içindeyim. 


Cuma babamın doktor işi var. Bi rahat bırakmadılar beni. Benim de için rahat etmiyor anne-babam yüzünden, sürekli erteliyorum. Olsun, keşif yaptım ya en azından.


Uzunda bir aradan sonra, bu gece sahile keşif yapmaya çıkarken kedi için tekrar yedek mama kabı ve yedek su eklemeye karar verdim. Kapıdan çıkarken mektupları (ta ne zaman yazmıştım onları) gene ortaya çıkardım. 


Still-Havva’ya Zeki Demirkubuz karakterleri gibi davrandığımı yazdım. ZB’nin herhangi bir filmini izlediğini sanmıyorum, zaten yanıt da vermedi. Bilse, gene vermezdi. 


İçimde kabaran dip dalga gene sinyal vermeye başladı. 


Defterim kapanmış. Gecenin 2’sinde kaşık kaşık çokokrem yediğim için şimdi vakitsiz doluluktan ve aşırı gaz sancısıyla beni kıvrandıran karnım, bitmemiş ama kapanmış defterim. 


Şu an saat 3am’i geçti. Kedi karşıma oturmuş, uykulu gözlerini dikmiş bana sertçe bakıyor, yatalım diye. Zerre kadar uykum yok. Ama onu mutlu etmek boynumun borcu. Yatalım. Bundan sonra daha ne kadar zaman birinin koynunda, kaç gece gurlayıp uyuyabilecek ki…


2 Şubat 2025 Pazar

Kedideki Anomali Üzerine...

Öğlen vakti yazıyorum şimdi. Bunun yazılması lazım.


Sabah erken uyandım, şimdi hatırlamadığım tuhaf bir rüyayla. Birkaç lokma atıştırıp yaşam alanıma, üst kata çıktım. Kedi normalde ben sabah suyunu değiştirdiğimde uyanır, gelir, taze suyunu lıkır lıkır içtikten sonra öğlene kadar bir köşede, çoğunlukla alt kattaki salonda, masanın altına kurulup uyurdu. Bu sabah öyle yapmadı, sürekli ortalıkta, yanımda dolandı ve hiç susmadan ağlarcasına miyavlayıp durdu, maması var, suyu taze, kumu temiz. Kucağıma alıp gurlatmak da kar etmedi. Bir derdi vardı belli ama ne, bilmiyordum. Sonra alt kata indi, uyumaya gittiğini sanmıştım, bu defa aşağıda ağlamaya başladı. Sürekli. Bekledim sussun, uyusun diye. Bütün bu anlattıklarım hiç yaşanmamış şeyler değil, nadir de olsa böyle davrandığı olur. Ama bu defa kısa aralıklarla ama tekrarlayarak, epey uzun sürdü. Acaba bir terslik mi var diye düşündüm, en sonunda aşağıya gitmeye karar verdim, kızıma bakmaya.


Still-Havva bu evden gittikten sonra kullanmaya ihtiyacım olan şeyler dışında hiçbir şeye dokunmadım ben, dokunamıyorum. Yani, çoğu şey, neredeyse her şey onun bıraktığı gibi, bıraktığı yerde duruyor. Ne zaman evden çıksa terliklerini sokak kapısının önünde bırakırdı mesela, aylardır orada, giderken bıraktığı noktada. Taşınırken ona hatırlattığımda “kedi o terlikleri çok seviyor, oynar” demiş, beraberinde götürmemişti. Tamam. Gerçekten annesine çok bağlı olan kedi(miz) biz evliyken de (!) annesinin terlikleriyle oynar, bazen üzerine yatar, bazen de patilerini içlerine geçirirdi. Buraya kadar her şey normal. 


 Anormal olan şu: Aşağıya indiğimde gördüm ki terliklerin bir teki yerinde, yani kapı önünde değil. Hemen başımı çevirdim ve fark ettim ki Still-Havva’nın yatak odasının girişinde durmakta, kedi yanına kıvrılmış, kocaman gözlerle bana bakıyor.


Bir kedinin, dört-beş metre de olsa bir terlik tekini taşımasını ya da götürmesini aklım almadı. İlk anda donup kaldım. Evet iri bir kedidir, terlik de hafif ama kız altı yaşında ve bu zamana dek böyle bir şey yapmadı hiç. Ne çorap tekini ne de başka bir şeyi bir yerden başka bir yere götürmedi. Alışkanlığı yok. Köpek de değil sonuçta. 


Annesinin terliğini, annesinin yatak odasına götürüp/taşıyıp ağlaması. Çok acayip. Çok garip. Çok hüzünlü. Çok yazık. Anormal bir şey bu. 


Yanına gittim, başını okşadım. Terliği yanından alıp yerine koydum sonra. Peşimden ardım sıra üst kata geldi miyavlayarak. 


Şimdi, tam şu an ne yaptığını yazarsam olay daha da tuhaflaşacak: Annesinin çalışma odasında yere dik oturmuş, suskun ve sessizce annesinin kitaplığının boş raflarına bakıyor. Orada uyumayı hep sevmiştir ama hayır, bu şekilde davranmazdı, böyle davrandığını da hiç görmedim bunca zaman. 


Bütün bu anlattıklarımı annesi bu evden gittikten birkaç gün, ya da ne bileyim iki hafta sonra filan yapsa bu derece şaşırmazdım; benim değil Still-Havva’nın kızıydı çünkü, benden çok annesine bağlıydı. Özlemesi beklenmedik şey değil yani. Ama bunca zaman sonra?! 


Still-Havva bu evden gideli 72 gün oldu. Ne ben, ne kedi aklımızdan çıkartamıyoruz onu.

Ben insanlıktan çıkıyorum, kedi kedilikten… 


Aynalı Odada Zincire Vurulmuşluk Üzerine...

Gecenin ilk saati… Bu psikolojiyle pazartesi gününe kadar nasıl tahammül edeceğim ben? 


Çok uzun zaman sonra içimde zorlukla baskıladığım bir içki içme arzusu var. 


Elim ayağım titriyor sinirden. 


Elbette ki dayanmak zorundayım. Biliyorum. Farkındayım. Evin satışı için müşteri tapu vergilerini ödemiştir, Still-Havva desen, hiç aklında yokken ve bir beklentide değilken (yapmam gerektiği gibi) konuyu ona açtım, şimdi ona ait olan parayı bekliyor. Yani başkalarına karşı pazartesi günü için sorumluyum şu an. Avukattan haber çok ters zamanda geldi. Siktiğimin bürokrasisi karar çıktığında, yani iki hafta önce tebligatı göndermeliydi oysaki, en azından Still-Havva’nın her gün göz attığını söylediği e-devlete bilgi girmeliydiler. Bense mal gibi boşanma işlemleri sürüyor sanıyordum. Ne bileyim böyle yapacaklarını? Üstelik en berbat zamanda geldi haber. Elim kolum bağlı. 


Ne saçma, annemi, babamı dert etmiyorum bunları düşünürken. Sanki bana -yanlarındaki tek çocuklarına- hiç ihtiyaç duymuyorlarmış, duymayacaklarmış gibi. Böyle de bir iğrençlik gizli halimde. 


Kötü insan, kötü koca, kötü evlat.


Sikilmiş bir göt gibi, bok ve kan içinde, canı yanan bir hayat orospusu…




Halbuki, ne yalan söyleyeyim kendimi başıma bunlar gelene kadar özel, değişik, sıra dışı, hatta değerli biri sanırdım. Öyle derlerdi, öyle duyardım. Gerçeklerle yüzleşmek çok fena. İyi ve sevilesi biri olmak yokmuş hayatımda. 


Yüzleşmek; aynada kendini görmek, ne mal olduğunu fark etmek, kıymetsizliğini anlamak ağır geliyor insana. 


İhraç listesinde ismimin geçtiği KHK’da böyle hissetmedim mesela. Haksızlığın, aptalca paranoyanın, adaletsiz uygulamanın şahıydı çünkü. Beni kovan devlet eksildi, kaybetti. Bunu biliyordum. 


Still-Havva beni hayatından ihraç ettiğinde, işte o KHK beni tuzla buz etti. Argümanları bir bakıma haklılık içeriyordu çünkü. Sabrı tükenmişti, beklentilerinin yerine gelmeyeceğine kani olduğundan. Keşke bir şans daha vermeye razı olsaydı, çünkü bu hale düşeceğimi, onsuz var olamayacağımı pekâlâ anlamıştım. Çok yalvardım. Çok konuştum. Çok ağladım. Gerek görmedi. İnanmadı. Ne yaptımsa olmadı. Dönmedi. 


Saat 1am. Bu gece nasıl geçer? Pazar var, koca bir gün önümde.


Dehşet verici her şey. 


Ne zaman, nerede okudum, kimin kaleminden çıkma hatırlamıyorum, Maupassant olabilir, şöyle bir cümle kalmış aklımda, “Duvarlardan acı sızıyordu.” diye. Daniskasını yaşıyorum dünden beri. 


Aylardan beri ettiğim dua, en içten, en derinden, en yakıcı şekilde sürekli dudaklarımda:

Allahım, al canımı, bu işi bana bırakma! Rahman ve Rahimsin, ben senin emanetine hıyanet etmeden al onu benden!


1 Şubat 2025 Cumartesi

Sıkışıp Kalmak Üzerine...

Rabbim, yüce Allahım benimle nasıl dalga geçiyor ya… 


Dünden, yani boşanma davamız ile ilgili Still-Havva’dan aldığım haberden bu yana ruhen sanki en başa dönmüş gibiyim, elimin titremesi tüm şiddetiyle tekrar başladı, en kötü halime, 5 Aralık’a geri döndüm. Oradayım. Gel görelim dün gündüz vakti, pazartesi gününe, Tapu dairesinde yapacağım ev satış işlemi için alıcıyla sözleşmiştik. O evi neden sattığımı yazmamıştım sanırım: Still-Havva’ya nikahta takılan altınları daha önce burada küfürlerle andığım orospu çocuğu bir arkadaşıma borç vermiştim, iade etmedi üzerine yattı hırsız. Sonuçta Still-Havva’nın altınlarıydı, yani ahlaken kendisine vermem gerekiyor ayrıldığı için. Artık O olduğu için, biz diye bir şey kalmadığı için. Evi satıp, altınlarının karşılığı olan tutarı kendisine teslim edecek, geri kalan parayı bankaya yatıracaktım. Dün aldığım haber bu düşüncemi değiştirmedi elbette ama benim nefes almamı iyiden iyiye zorlaştırdı. Aklımı kaybediyorum derken abarttığımı sanıyorsanız eğer bana haksızlık edersiniz. Bugün kendimi sokağa attım, nereye gittiğime bakmadan yürümeye başladım ruh gibi. Yemin ederim ayaklarım beni Still-Havva’nın evinin biraz ötesindeki 50. Yıl parkına götürdü. Bir baktım ki parktayım, o bölge rutin yürüyüş güzergahım olmamasına rağmen. Oraya gitmeyeli yıllar olmuştur, en son ne zaman gittiğimi de bilmiyorum ama ilk ne zaman gittiğim dün gibi hatırımda: Kendisine evlenme teklif ettiğim, -şimdikine benzer- çılgın bir ruh halinde olduğum 2016’nın nisanında Still-Havva’nın mesaisinin bitmesini beklerdim, sadece o ofisten çıkınca evine gidene kadar kendisiyle beraber olabiliyordum, onunla konuşabilme, kendimi eski kabahatlerimden temize çıkarma, değiştiğime/düzeldiğime ikna etme, türlü şirinliklerle onu gülümsetme için elimde olan tek zaman aralığı o yolculuktu. İşte gene o günlerden biriydi, evine yaklaştığımızda biraz daha konuşmaya, daha doğrusu bana kulak vermeye razı oldu, yolumuzu birkaç dakika uzatıp o parka gitmiş, oturmuştuk. Hatta Still-Havva parktaki banklardan birinde beklerken caddenin karşısında yer alan küçük bir büfeye gitmiş, iki kaşarlı tost, iki de çay almıştım, bir yandan yeriz diye. (O günlerde, belki de tam o gündü, bilemiyorum, kendisini hakkında “artık O’ndan ‘Ex’ değil, Havva diye söz etmek istiyorum” diye yazıyordum bloga.) Yani, diyorum ya, en son gidişim seneler önceydi, ama bende böyle derin bir hatırası var. Neden bugün beni oraya götürdü ayaklarım, yemin olsun bilmiyorum. Kısa bir tur attım, sonra dönerken Still-Havva’nın (yani annesinin) evinin önünden geçtim, yeni odasının penceresine gözüm kaydı, bir an durakladım öyle, acaba orada mı diye merak ettim, bahane olsun diye bir sigara yaktım, iki ya da üç saniye belki, hani olur ya, pencereden başını çıkarır, yüzünü görürüm diye umdum, hayallerim her zamanki gibi boş ve anlamsız çıktı, yürümeye devam ettim sonra. Kendimi sahile attım, orada da bir tur. Dönüşte, beni terk ettikten sonra görüştüğümüz kafenin önünden geçiyor olduğumu fark ettim. Aylardır hiçbir yerde oturmadım, bir kafeye gitmedim, Still-Havva ile oradaki buluşmalarımız hariç. İçeri girdim, üç hafta önceki son görüşmemizde oturduğumuz masa boştu, bir americano isteyip oraya tünedim. Sanki oradaymış gibi. Sanki yanımdaymış gibi. Sanki bana beş gün sonraya randevu vermemiş de, dün yaptığım teklifi kabul edip bugün görüşüyormuşuz gibi. Ben gerçekten deliriyorum. Yani bu mecaz filan değil. Ve bu haldeyken Pazartesiye kadar sabretmek, dayanmak zorundayım; evi satacağım, Still-Havva’nın parasını vereceğim. Üstelik bundan ona bahsettim telefonda ve önce gerek görmüyor, kabul etmiyor gibi davransa da ısrarım karşısında fazla direnmedi. Haklı. Yani belki arabasını yeniler, belki umreye gider, belki Mustang için kullanır; kendi bilir, onun parası. Konuşmamızın ardından kafasında kurmuştur bile nasıl değerlendireceğini, doğal olarak. İyi ama dün değil de mesela önümüzdeki salı günü avukatı arayıp, “bizim süreç neden işlemiyor, bir aksilik mi var, ne durumdayız?” diye sorsaydı, sonra da aldığı bilgiyi benimle paylaşsaydı, şu an, şimdi bu halde olmayacaktım. Veya ben satış ve tapu için görüşmeden, sözleşmeden birkaç gün önce? Şimdiyse ne kadar kötü halde olduğumu sadece bu kuluyla alay eden Rabbim biliyor. Bok gibiyim ve kilitlendim kaldım.


Deliren sadece ben değilim. Kedi de dünden beri çok tuhaf davranmakta: Still-Havva gittiğinden bu yana sanırım ilk defa dün gece beraber uyumadık. Yatağa geçmemi bekler, sonra koynuma sokulur ve uyurdu, uyurduk, sıcakladığındaysa çıkar ve başka bir odaya geçer, sonra -gecenin üçü, dördü, beşi, kafasına göre- gene beni uyandırır, istediği pozisyonu almam için zorlar ve gene kucak kucağa uykuya dalardık. Dün gece yanıma bile uğramadı. Bugün, ortalarda dolanıyor ama ne gurlamak ne de sevdirmek için yanıma gelmedi, normalde kucak ve ilgi arsızı olmasına rağmen. Bendeki negatif elektrik dünden bu yana çok artmış halde, bunun pek ala farkındayım ama bu ‘hale’ ilk batışım da değil. Benden sonra kuyruklu kızıma ne olacağını gerçekten çok merak ediyorum. Bugün yedek bulunsun diye iki büyük paket kum ve bir kilo daha mama sipariş ettim, benden sonra (?) gerekir diye. Bebek kadar masum o. Hiçbir kabahati yokken öksüz bırakıldı, şimdi gene, bu defa yetim kalma tehdidi altında, henüz farkında olmasa da. Belki de olan bitenin farkındadır, kim bilir? 


Pazartesiye kadar nasıl yaşayacağım ben? 


Zifiri Karanlığın Tonları Üzerine...

Still-Havva 23 Kasımda acil ihtiyaç duyduğu eşyalarını ve kıyafetlerini, 28 Kasımda da nakliyeci eşliğinde neyi var neyi yoksa her şeyini götürdükten sonra, şimdi yeni bir safhadayım. 


Artık 'lütfen evine dön' diyemem. Bana bir şans daha vermesi için dil dökemem. Geri gelmesi için yalvaramam. Vaadlerde bulunamam. Fikrini değiştirmesi için argümanlar sunamam. 


Çünkü süreç bitti. Karar çıktı. Hüküm verildi. 


Çırpındım durdum aylardır. Karşılık görmese de yüreğim sürekli pır pırdı. Hep o bahsettiğim milyonda bir ihtimal üzerine, son anda geri adım attığım karanlık düşüncelere karşı olağanüstü gayretle durdurmaya çalıştım. Onları oyaladım. Kendimi oyaladım. 


Düne kadar milyonda bir de olsa duam, ümidim, hayalim vardı; yok oldu. 


Yokum artık. 


Yok oldum.