Ezik bir böcek gibi yaşamaya devam ediyorum. Kötü bir şey yaptığı, türlü haltlar yediği için terk edilmiş biri değilim, ‘iyi ve kayda değer bir uğraşım olmadığı için’ kendisine duyulan saygıyı ve nihayetinde sevgiyi yitirmiş, üretmediği gibi hayatını tükettiğine kanaat getirilmiş, o nedenle tutkuyla âşık olduğu kadın tarafından kıçına vurulmuş zavallı bir adamım. Dahası, olan bitenin farkına vardıktan sonra diz çöküp yalvarmalarımın işe yaramadığını gördükten sonra, yani Still-Havva’nın geri adım atmaması ve tüm ayrılık-boşanma süreci bitip de ümidim beyhude bir çaba halini alınca, perişan halim misliyle arttı, zamanla azalmak bir yana daha da beter ediyor beni. Still-Havva, KHK sonrası benden Sisyshos misali hayat kayasını sırtlanmamı, kuyudan çıkaramayacak olsam da denememi, vaz geçmememi, her gün tekrar çaba göstermemi bekledi senelerce. Yüreklendirmeye uğraştı, destek oldu, moral verdi. Umut ve güç aşılamaya çalıştı. Bir karşılık göremeyince de gitti, bıktığı için. Benden sıkılmadı, ama bıktı ve bu bıkkınlık onun nazarında tahammül edemeyeceği bir hal aldı.
Herkes kendi hayatını yaşıyor. Daha önce de değinmiştim burada, ne benim annem gibi, ne de kendi annesi gibi olmak istemiyordu Still-Havva. İkimizin de babası sorunlu (merhum kayınpederim de öyleydi) ve annelerimiz hayatlarını heder ettiler kocaları için. Benzer bir yaşamı sürmek yerine kendisini korkutan bu girdaba sürükleyeceğini, uzak durulası olduğuna kanaat getirdiği eşini bırakması bana dayanılmaz gelse de anlaşılabilir. Onu anlıyor olmam bir şey değiştirmiyor elbette, son planda geride bıraktığı enkazda insana dair hiçbir şey kalmadı çünkü. Egom, o sırtlanmaktan geri durduğum koca kayanın altında kaldı, öz saygım, öz güvenim suyu çıkarcasına ezildi. Mahvoldum.Evdeki kedinin sürdürdüğünden farksız bir yaşam kaldı geriye. KHK ile ihraç edildikten sonraki bir sene elime kitap alamamıştım söz gelimi, buraya kayıt düşmüşüm yeniden okumaya başlayabildiğimde. Şimdi ise, çok, çok daha kötü bir haldeyim. Anne-babamın doktor işleri dışında hiçbir ilişkim yok insanlarla. Tanıklarımın görüşme taleplerini geri çevirmekten yoruldum. Evin pisliği korkunç dehşet verici bir noktaya geldi, üç aydır en ufak bir temizlik faaliyeti yapamıyorum; toz topaklarından olsa gerek kedinin hapşırık krizlerine girmesi. Bir kez yemek yapmaya niyet ettim, bir daha olmadı. Her şeyden, hayattan vaz geçmiş biriyim artık. Benimkilerin doktor işleri hariç bir meşgalem yok. Aralıksız abur cubur yemeye devam ediyorum. Bütün gün dizi izlemeye de öyle. Still-Havva’nın beni bırakması sebeplerini anladığımı yazmıştım, ama o zamanlarda en azından hayat kayasının yanındaydım, ellerimle onu sırtıma yüklenmeye gayret ettiğim de vakidir; yeni bir işe başlamıştım, götüme kazık sokup beni kazıkladıklarında da bu deneyim yamulttu beni. Herşeye küstüm sonra.
Bu konuları kaç defa, değişik cümlelerle tekrar tekrar yazdığımı hatırlamıyorum bile.
Bir insan günde kaç defa "Allahım canımı al” diye dua edebilir? Hesaplayın diye sormadım; her gün yüzlerce defa bu dilek dudaklarımdan dökülüyor. Ben halledemedim bu boku. Önce garip gerekçelerle son anda geri çekildim, sonra da ailemin bitmeyen ve belli ki bitmeyecek hastalıkları tuttu beni.
Bugün Still-Havva ile yaklaşık 1,5 ay sonra kahve içmek için buluştum, yarım saat kadar oturduk. Para-pul işlerini çok yumuşak ve sorunsuz olarak halletmiştik ama sonradan aklıma geldi ki mehirini vermemiştim. Olanları, o evden ayrılmadan güzelce bölüşmüştük, nikahımızda takılan altınlarını bozdurup dolandırıcı arkadaşıma borç verip de geri alamadığımdan kira gelirim olan evi geçtiğimiz haftalarda satmış ve kendisine borcumu da ödemiştim ama bu mehir ayrı bir konu. Zaten komik bir meblağ belirlemişti, onu takdim ettim. Evde bulduğum iki firketeyi de yanısıra verdim. Çok oturmadık dediğim gibi.
Ondan ayrılıp veterinere geçtim. Kedinin üç ayda bir yapılan iç-dış parazit damlasının zamanı geldi. Evden ayrılmasından birkaç gün evvel son damlasını Still-Havva yapmıştı, altı yaşındaki kızımızın bütün damlalarını yaptığı gibi. Bu defa bana düşüyor görev. Beceremeyeceğimden değil, ama bunca sene boyunda Still-Havva kızının damlalarını yapmıştı. Daha da fenası, evdeki çoğu şey hala onun bıraktığı gibi. Bu eve son geldiğinde, annesinde duran ev anahtarlarını üst kattaki masanın üzerine koymuştu, hala oradalar. Terliklerinden bahsetmiştim, kapı önünde giderken çıkardığı yerde, sanki eve gelip de giyecekmiş gibi. 28 Kasımda nakliyeciyle beraber gelip eşyalarını taşırken çamaşır kurutma makinesini de götürmek istemişti, mutfaktan yerde sürükleyerek çıkarırken adamlar kendilerine mani olmasın diye yolluğu da katlamış, bir kenara bırakmışlardı, onu da sermedim yerine, duruyor aynı köşede. Veya, şu an kar yağıyor ve hissedilen sıcaklık -4 derece, oturduğum üst kattaki odanın hemen yanındaki oda, yani onun çalışma odasının kalorifer petekleri buz gibi; havasını bir kere olsun almadım. Still-Havva istemezdi çünkü; menapozdaki kadınların sıcaklamasından ötürü. Odasındaki koltuğun üzerindeki küçük yastığı da, başka şeyler de duruyor öylece. Diyeceğim o ki, biz boşandık, evine dönmesi için yakarışlarıma kulak vermedi, boşanma resmileştikten ve soyadımı adının yanından sildikten sonraki vaatlerimi ve hemen sonra tekrar evlenme teklifimi de kesin olarak reddetti: Bunları bilmiyor değilim elbette ama ağlamaktan, hönkürmekten nasıl geri duramıyorsam onunla, hayaliyle, birlikte yaşamaya devam ediyorum. Gerçekten ruhu ya da hayaleti bu evde varlığını sürdürüyor; sadece bu evde, bu mekânda da değil üstelik, içimde, dışımda, ben nereye gidersem, ne yaparsam orada. Dün garip bir şey geldi başıma. Sirkeci’ye gitmiştim bir şey için. Eve dönmek için Marmaray istasyonuna geçtim, yürüyen merdivenlerle aşağıya inerken arkamdan bir kadının özür dileyerek bir şey sormak istediğini duydum. Yabancı olduğunu belli eden aksanıyla Taksim’e nasıl gideceğini sordu. Yanlış tarif etmiş birisi, Sirkeci’ye gelmiş. Trenle Yenikapı’ya gitmesini, oradan Hacıosman metrosuna aktarma yapmasını söyledim. İkimiz de perona indiğimizden yanımda durdu hep ve kibar davrandığımdan veya anlamakta zorlanmasın diye tane tane konuştuğum için sorular sordu o uzun yürüyüş boyunca. İstanbul’a ilk defa, üç günlüğüne gezmeye gelmişmiş, Taksim’i merak ediyormuş, İstiklal caddesi acaba nasıl bir yermiş, başka alışveriş yapabileceği yerler neresiymiş, vs. Şaşılacak kadar konuşmaya hevesliydi. Normal şartlar altında nereli olduğunu ya da bu gibi soruların cevaplanması için İstanbul’da nerede kaldığını filan sormak uygunsuz olmazdı aslında. 40-45 yaşlarında, sarışın, gayet hoş bir kadındı. Uzun, hatta benden de biraz uzundu sanırım, kabanlar her yeri kapatıyor sonuçta ama düzgün bir postürü olduğu su götürmezdi. Sohbete açık olsam gevezeliğe hazır hatta istekli olduğu da öyle. Perona indik, Ona hangi taraftan bineceğini gösterecekken bekleyen yolcu kalabalığını fark ettim; normalde gitmem gereken Gebze yönüne değil de acelem olmadığı için ters istikamete, Kazlıçeşme’ye gidip oradan boş koltuk bulup oturabilme düşüncesiyle kadınla aynı yönden gelecek treni beklemeye başladım ama yanında da durmadım, on-onbeş metre uzaklaşıp başka vagona geçmek üzere beklemeye geçtim. Yanında dursam konuşmaya devam edecek, emin olduğum için. Derken o sırada bir an oryantasyonum bozuldu, ben de ters istikamete gitmeye karar verdiğimden olsa gerek. Hemen yanına yaklaştım ve özür dileyerek diğer taraftan, yani Gebze yönüne gidecek trene binmesi gerektiğini söyledim. Gözlerini devirip gülümseyerek teşekkür etti ve diğer tarafa geçti. Çok kısa bir süre sonra fark ettim ki, kadın Sirkeci’den Yenikapı’ya gidecekken ben onu Gebze yönüne, bir durak sonra ineceğini söylediğim Üsküdar’a gönderiyordum. Bu salaklığım için kendime kızdım, o insan kalabalığında istesem de onu bulamayacağımı düşündüm, bir daha yanına gidip özür dilemek de cidden salaklık olurdu ama bir yabancıyı da böyle sürüklenmek zorunda bırakmak (Sirkeci’den Taksim’e gidecekken Üsküdar’a yollanmak) cidden yazık yani, aceleyle henüz iki tarafa da hiçbir tren gelmemişken kadını gönderdiğim yöne yürüdüm, nasıl bulacağımı düşünürken uzun boyu, sarı saçlarıyla biraz ötede onu fark ettim. Yanına gidip çabucak “cidden çok özür diliyorum, kafam karıştı, Yenikapı’ya gitmek için öteki taraftan binmeniz lazım” dedim. Gözlerini bana bakıp kocaman yaptı, iki eliyle sanki iki yabancı değilimişiz gibi göğsüme yavaşça vurup gülerek beni itti, “offff yaaa” diyerek. O sırada onun Yenikapı’da, benimse Kazlıçeşme’de ineceğimiz ‘doğru’ tren perona yanaşıyordu, hızlı adımlarla trene yürüdük, o bir vagona attı kendini, bense onunla aynı vagona binmek yerine koşup komşu vagona bindim. Bir ara baktım nerede diye, onu ötede bana bakıp başını iki yana sallarken gülümsüyor gördüm, ben de gülümsedim, kadını Üsküdar’dan kurtardığım için. Olması gerektiği gibi o Yenikapı’da indi, indikten sonra trendeki beni aradı gözleri ve önce el salladı, sonra da öpücük gönderdi. Ben de el salladım. Evet, aynen böyle. Davetkâr demeyeceğim, ama bu kadar sıcak ve rahat biri olduğunu fark ettiğim o hoş kadından böylesine uzak durmaya çabalamamın nedeni neydi? Sorularına cevap verirken, önerilerde bulunurken kibardım elbette, ama yanında olmaktan da basbayağı kaçındım yani. Yasımın geçmemesi, acımın tazeliği, içimdeki yaranın hala kanıyor olması mı? Davranışımın hemen ardından en başta ben de öyleymiş zannına kapıldım, ama hemen sonra fark ettim ki ben hala evliyim, hayatımın aşkıyla hala beraberim. Nasıl evliliğimiz müddetince -olması gerektiği gibi- hiçbir başka kadına ilgi, heves şeklinde bir meyl göstermediysem, bırakın meyli, bir de bundan bariz bir şekilde kaçındıysam, Still-Havva beni terk edip evden gittikten, sonra da boşayıp başından attıktan sonra da aynıyım. Ben hala evliyim onunla. Yani, zamanla yas dağılır, keder hafifler, hüzün geçer, o yüzden zaman her şeyin ilacıdır derler, ama bunca şeyden sonra hala evli, üstelik eşini her şeyin üzerinde seven ve onunla yaşamaya devam ediyor, ona ölene dek bağlı biriymiş gibi devam eden birinin patolojik durumu; izaha muhtaç. Bunu nasıl anlatabilirim bilmiyorum, kelime dağarcığım ve ifade yeteneğim yetersiz kalacaktır muhtemelen: Ağlamamın sebebi sanki gittiği için değil de, o varmış ama ben bulamıyorum, ıstırabım bundan kaynaklanıyormuş gibi. Evdeymiş de ben göremiyorum gibi. Yanımdaymış gibi hissediyorum, ama beş duyu organım yetersiz gibi. Still-Havva her an her yerde, beni, düşüncelerimi, duygularımı sarmalamış halde. Evliyken de böyle aşıktım, benim gibi su katılmamış bir öküz onunla, onun sayesinde romantiğe dönmüştü, yani kıçıma tekme vurduktan sonra sevgimi ve bağlılığımı idrak etmeye başlamış değilim. 23 kasımda bu evi terk etmesinin ardından yaşadığım şey, sanki hasta olduğu için doktora gitmenin ardından çekilen grafiden sonra doktorun “sizin bir böbreğiniz yok” cümlesini işitmek gibi. Olmalı, yeri orası, orada olmalı. Ama yok. Alınmış. Çıkarılmış. Sökülmüş. Karnımda dışarıdan bakıldığında görülen bir çukur fark edilmiyor, ya da bir ameliyat yarası yok. Ama böbrek de yok. Uçup gitmiş. Eksiğim. Ama o varmış gibi. Bir kolun ampute edilmesi değil bu. Ama o böbreğin yokluğunda hastayım. Ölüyorum. Still-Havva ile evliyim evet. Boşandık ama evliliğim sürüyor, evliliğimiz sürmüyor. Basit bir sadakat hikayesi değil bu anlattığım. Masanın üzerine bıraktığı anahtarı nasıl bir kere olsun elime alamadıysam, sanki o geri gelecek de aylar sonra anahtarı bıraktığı yerden alacakmış gibi marazi bir ruh halindeysem, artık iyice sembolik bir hal almış sokak kapısı önündeki terliklerine oradan her geçişte gözüm takılıyor ve gelsin, o terliklerini kapı önünde bulsun ve giysin istiyorsam, onu da evde, yanımda istiyorum, görmey diliyorum. Varken yok olmasına katlanamadığımdan aylardır ağlamaya devam ediyorum. Bence gene anlatamadım. Sorun sizde değil, bende.
Temiz ve serin, hatta soğuk hava sevdalısı Still-Havva bu evden gideli üç aya yakın oldu dedim. Dışarıda hissedilen sıcaklık -4 derece şu an, yanı başımdaki teras kapısı ardına kadar açık tıpkı onun vakt-i zamanında hep istediği, hoşlandığı gibi. Ben mızmızlanır, şikâyet ederdim soğuktan, kapatmak isterdim teras kapısını. Üzerimde termal içlik, onun üzerinde sweatshirt, onun da üzerinde yün hırka, ayaklarımda çorap, buz gibi üst katta oturuyorum bilgisayar kucağımda, bunları yazarken. Kapıyı kapatmıyorum. Kapatamıyorum.
Still-Havva öyle sever çünkü.
Delirdiğimi düşünüyorsanız, beni anlamıyorsunuz demektir. Anlamıyor olmanız sizin kabahatiniz değil. Var olmayan bir gerçekliği yaşamak, delilikten farklı bir durum.
Birinin 'Dick Laurent is dead' demesi bekleniyor sadece.