27 Aralık 2022 Salı

Havva'ya "Bu Evi Aldığımızdan Beri Yüzümüz Gülmedi" Dedirten Son Aylar Üzerine...

Nerdeyse iki aydır bloğa uğramıyorum. Tekrar yazmaya başladıktan sonra bu kadar uzun bir ara vermemiştim sanırım. O kadar çok olay ve duygu var ki yaşanan, aslında gün aşırı buraya bir şeyler karalasam olurdu, ama canım istemedi. Ne enerjim ne de hevesim vardı. Bazen insan susmak istiyor. Yalnız kalabilmek, hatta blogsuz kalabilmek bile bir ihtiyaç, çünkü hiçbir şey düşünmemek istiyor insan kimi zaman. O vakit lichess’e ya da komik kedi videoları sığınıp saatlerce sessizliğe gömülüyorum; blog ise doğası gereği kendimle bir konuşma, kafamın içindeki sesler ve bu konuşmaların yazıya dökümü olduğundan bir daha bir daha üzerinden geçmek istemiyorum olanların, yaşananların, hissedilenlerin. Öte yandan hem epeyce uzun zaman oldu, hem de kendimce gelenekselleşmiş yılsonu postunu yazayım dedim, oturdum bilgisayarın başına. Kayıt altına almak için. Ha, kendime ne kadar katlanabileceğimi bilmiyorum, o da ayrı mesele.


Bir sürü mevzu var şu an yazmayı düşündüğüm. Ne kadar uzun ya da özensiz yazdığıma bakmayın, karmakarışık şeyler işte. Yani bir sıralama olduğunu düşünmeyin. Değindiğim konuya göre yazdıklarımın kelime, satır sayısını da değerlendirmeyin. Sadece yazmak için oturdum buraya. Bu kadar ayrı kalınca blogtan, öyle bir plansızlık oluyor işte.  


İki aydır yazmadım diyorum. Bu sene önce büyük amcamı coronavirusten, sonra küçük amcamı kanserden kaybettikten sonra, Kasım ayının son günlerinde kayınpederim vefat etti. Burada onun benim için, Havva için, ailesi için, çevresi için varlığının ne ifade ettiğini, yokluğunun ne anlama geldiğini anlatacak değilim; her yönüyle aykırı bir insandı, kendisine yakışacak şekilde sıradışı bir şekilde öldü. Sağlığı kötüydü, kalp yetmezliği ve aşırı yüksek seyreden diyabet hastalıkları vardı. Kulakları neredeyse hiç duymuyordu, gözleri de hakeza, önüne gittiğinizde şekil/siluetten kim olduğunuzu ancak tahmin edebilirdi, %10’unun altına düşmüştü görme yetisi. Gene de kafa zehirdi adamda. Havva’nın doğum günü kutlamasını iki gün gecikmeyle onların evinde yapıyorduk, pastamızı yedik, güldük eğlendik, aklımda dünya kupasındaki Arjantin- Meksika maçını izleme hayali olduğundan kalktık, evimize geldik; Messi 64. dakikada golü attığı an Havva’nın telefonu çaldı, baldızlardan biriydi arayan, kayınpederin fenalaştığını, 112’yi çağırdıklarını söylüyordu ağlayarak. Golün tekrarlarını izlemeden telaşla fırladık evden, binalarının önünde ambulans bekliyordu, hızla yukarı çıktık, sağlık personeli kalp masajı yapıyor, oksijen veriyorlardı kayınpedere. Demek kalbi durmuştu, solunum da öyle. Evde bağırtı, ağlama, panik, dehşet. Yarım saat kadar böyle sürdü, sonra bir şekilde ambulansa indirdik, orada devam ettiler müdahaleye, ardından hastaneye götürdüler. Biz de peşlerinden. Aslına bakarsanız ölüyü geri döndürmeye çabalıyorlardı. Havva’nın doğum günü pastasını yedikten beş saat kadar sonraydı, kapısında bekleştiğimiz acil servisten çıkan doktor yanımıza gelip başsağlığı diledi, maalesef kaybettik diyerek. Saat 01.00’di o sırada, ölüm belgesi, 03.00’te geldi, sabah 08.30’da morgdan aldılar, gasilhane işlemleri, öğlen namazını müteakip defin. Her şey o kadar çabuk oldu ki insan idrak etmekte zorlanıyor. Mekânı cennet olsun. Aslına bakarsanız geri dönüşü olmayan bir hastalığa mahkûm biri için ne (daha fazla) çektiği, ne de (daha fazla) çektirdiği türden, ansızın uçtu gitti kayınpeder. Bu açıdan yakınlarının teselli bulacakları bir nokta bu; doğrusu bilgisi, görgüsü, neşesi ve keyfi ölçüsünde bencil, zalim tabiatlı, takıntılı biriydi: Hakikaten hem âlim hem deli, hem komik bir haylaz çocuk hem psikopatinin sınırlarında gezinen bencil bir tarzı vardı. Geçmişte ona dair pek çok şey yazdım buraya. Di’li geçmiş zaman. Artık yok. 


Babam iyileşemiyor. Tüberküloz Menenjit tedavisi, tüberküloza bakan BVSD’ne ve enfeksiyona bakan Dilmener Hastanesi doktorlarına göre gayet iyi, yolunda gidiyor gitmesine, ne var ki bir ay kadar önce, kimsenin anlam veremediği, babamı acılı inlemelere boğan türden ağrılar başladı uyluklarında, kalçasında, dizlerinde. Ortopedi, nöroloji, kardiyoloji baktı, teşhis koyamadılar. Çeşitli ilaçlar deneniyor ama bir sorun düzelince diğeri baş gösteriyor bu defa, bir yandan da çok ağır bir hastalıktan yeni yeni sıyrılıyor olmanın verdiği endişeli hal, yeni ve teşhis koyulamayan bir başka sorun mu var kaygısı yaratıyor haliyle. Çocuk gibi oldu, zaten hiçbir zaman zihinsel anlamda çok parlak biri değildi ama yaşlılık, geçirdiği hastalığın yarattığı travmalar, belki de ilaçlar filan derken anlayışı, kavrayışı iyice zayıfladı. IQ testi yapılsa 60 çıkacağından şüpheliyim. En basit şeyleri anlamıyor, bir daha bir daha soruyor. Üzülüyorum. Annemle paylaştığımda itiraz ediyor bana, kırk sene önce de, otuz sene önce de böyleydi deyip bir anda çeşitli yaşanmışlıklar, anekdotlar anlatmaya başlıyor. Ben son dönemde babamla çok daha fazla zaman geçirdiğim için (güya) yeni fark ediyormuşum. Bu kadınların hiçbir şey silinmeyen hafızalarından korkulur. Neyse, babamın hastane-doktor maratonu ve ilaç tüketimi artarak devam ediyor. Peki nereye kadar… bilemem ki. 


Taburcu olduğundan beri ilaçlarını böyle hazırlıyorum, her gün için sabah aç karnına, sabah tok karnına, akşam tok karnına ilaçları alacağı zamanı ve sırasını karıştırmasın diye paketliyor, üzerlerine de yazıyorum vaktini. Çok mu gördünüz? Ah sayın seyirciler, söz gelimi en sağdaki pakette sabahları aç karnına alması gereken üç tablet tüberküloz ilacı; 4 Aralık'tan beri üçe düştü onlar, öncesinde dokuz (9) taneydi. Kortizon ilaçları da bitti çok şükür. Bu iyi hali anlayacağınız.

Annem uzun ve detaylı tetkiklerin ardından (akciğer) tüberkülozu olmadığını öğrenince kuş gibi hafifledi. Babama bakterinin kendisinden bulaşmadığının netleşmesiyle de olabilir, bilmiyorum. Sanki sağlıklıymış gibi havalara büründü, halbuki haftalarca bir sürü film, test, ilaç, muayene sürecinden geçmesinin nedeni zaten başkaca sorunların da varlığıydı: Kimi tüberküloz değil organize zatürre dedi, kimi kardiyolojik bir problem ihtimalinden dem vurdu. Umurunda değil. “Kendimi daha fazla kurcalatmak istemiyorum” diyerek olaya el koydu, tüberküloz değilse başkaca bir sorunu da yokmuş gibi konuyu kapattı. Sonrasında araya bir katarakt ameliyatı sıkıştırdı, şimdi dikkati gözleriyle alâkalı daha çok. Nihayetinde tüberküloz olmadığı da anlaşıldı şişkonun. (Burada çok şükür diyoruz.)


Havva, benim güzel sevgilim tüm bu süreci çok güzel yönetti, yönetiyor. Diğer aile üyeleri gibi Havva da babasının ölümünü vakur, asil bir tepkiyle karşıladı, üzüntüsünü ölçülü, metin bir şekilde yansıttı dışarıya. Ani bir ölüm herkesi sarsar. Babasına aşık kızlardan değildi, doğrusu onu sevdiğine bile kuşkuluyum. Ama ne olursa olsun baba figürü çok gizemli bir olgu. İnsanlık tarihinin en gizemli ve anlaşılmaz ilişkisinin baba-oğul arasında olduğunu söyler dururum, ama baba-kız ilişkisi de çok tuhaftır aslına bakarsanız. Freudyen bir hava taslama gibi bir niyetim olduğunu sanmayın lütfen, lakin baba kavramı bilinçaltında Tanrıya tekabül eder pekâlâ. Hele sevmediğiniz bir baba söz konusuysa, o zaman mesele daha da karmaşıklaşır: bu blog yazısını gereksiz geyikle doldurmaya niyetim yok, endişelenmeyin sakın: Şu kadarını söylemekle yetineyim, çok değerli ve ruhen olgun bir ailenin kızını almışım, zaten seviyordum onları ama bu vefat sonrası tavır ve tutumlarıyla iyiden iyiye hayranlığımı kazandılar. Havva’m ise bir taraftan benim anne-babamın kızı olarak onlara yardıma koşuyor her daim, benimkiler de kızları gibi seviyorlar sevgilimi. Bunlar güzel şeyler. 


Ve ben… Berbat haldeyim deyip Tanrı’yı gücendirmek istemiyorum; ama çok yorgun, tükenmiş hissediyorum kendimi. Fiziksel yorgunluk ayrı, ruhsal yorgunluk ayrı. Allah affetsin evet, berbat haldeyim. 


Psikolojimin iyi/kötü olduğuna dair gösterge, kitap okuyabilmem. Kendimi bu kadar net, basit bir ölçekle ifade edebilirim. Vakitle ya da başka fiziksel yorgunlukla ilgisi yok, eğer kafam rahatsa mutlaka kitap okurum ben. Şu postu hatırlar mısınız bilmem, 672 sayılı KHK ile ihraç olmamın üzerinden bir seneden fazla geçmişken yazmıştım, siktir edilmemin ardından elime ilk defa ancak bir kitap alabildiğime dair tarih düşmüştüm bloğa. (O zaman aralığında Havva ile evlendiğimizi ve dolayısıyla evlenirken ruh halimin pek normal olmadığı gibi bir sonuca varmayın ha, aman.) Babamı perişan eden tüberküloz menenjitle Eylül aynın sonunda tanıştık, Ekimin ilk üç haftası hastanede yatarken ben de (üç gün hariç) 7/24 yanında refakatçisiydim, çantamda okumayı çok istediğim bir kitap vardı, iki üç kez elime almıştım ama nafile, yarım sayfa bile kafama girmiyordu, çantaya atmıştım her seferinde gerisin geri. Taburcu olduktan 10-15 gün sonraya kadar devam etti bu durumum, ardından babamın sağlığı düzeldikçe ben de biraz toparlandım, gene kitap okumaya başladım. Derken gene, hala da teşhis edilemeyen bahsettiğim ağrıları başladı ve ben gene dağıldım. Boş vaktim olmadığından değil, ilk fırsatta elim lichess’e gidiyor. Bunu yazmıştım galiba yukarıda. Neyse. Kafasını toplayıp yarım sayfa kitap okuyamayan ama saatlerce, gece üçlere kadar online bullet satranç oynayan arıza birine dönüştüm böylece. Ne zaman normale dönebilirim, fikrim yok.


Sağlığım da bozuluyor. Geçmiş zaman terazide 111kg gördükten sonra dikkatli bir diyet ve bol yürüyüşle  bu sene içinde 92.7kg’ye düşmeyi başarmış bir şişkoyken geçenlerde tartıldım, 97kg. Şeker-çikolata-hamur işi tüketiminde tavan yaptım bu süreçte, diyabet hastası bir şişko olarak bunlar çok fena şeyler. Stres bana bunları yediriyor. Son günlerde kalbimin sıkıştığını hissediyorum, bir de bu aralar çabucak yorulmaya başladım. Eskiden kötü görünen birine “hasta mısın, hasta yakını mısın?” diye sorulurmuş, ben ikinci gruptayım. Ne doktora gidebiliyorum, ne de kendime dikkat edebiliyorum. Havva endişeleniyor durumuma ama ne yapsın kızcağız?


Bir konu daha var değineceğim, bu biraz zor olacak: Babamın tüberküloz menenjitin teşhisinden önce acil servisleri çaresizce dolaştığımız yoğun günlerde zorunlu olarak namaz vakitlerini kaçırıyordum, bu durum hastanede yattığı-refakatçisi olduğum günlerde de süregitti. Refakatçi, hastanın yanında duran bir konu mankeni değildir, sürekli uyanıklık, farkındalık ve her şeye hazır olmayı gerektiren çok yorucu ve meşgul edici bir edim bu. Yatağında sağından soluna dönemeyen, su içmek için doğrulamayan ve bipete ihtiyaç duyan bir hastaya refakat etmek, ayarlı yatağı kâh yükseltmek kâh açılı duruma getirmek, hemşirelerin getirdikleri ilaçları ya da talimatları zamanında uygulamak, saatlerce bir temizlik personelinin müsait olmasını beklemek, ziyaretçiler, ihtiyaçlar vs. derken fırsat bulamadığım çok oldu. Bu arada sevgili Şeytan’ım, sağdan sağdan yaklaştı bana. ‘Do ut des’ dedi. Romalıların paganist geçmişlerinden gelen, ama pekâlâ tüm dinlere ve çoğu dindara uyarlanacak bir deyiş bu: “Bunu sana veriyorum ama sen de bana vereceksin.” Kulluk şuurundan bihaber tiplerin bazen şöyle konuştuğunu duyarsınız, ‘kestiğiniz kurbanlar ahirette sizi sırat köprüsü üzerinde sırtında taşıyacak.’ Her haltı ye, insanlara zulmet, haksızlık yap, yalandan dolandan başka bir hayatın olmasın, ama ibadetlerinin seni kurtaracağına da böylesine emin ol. Hasiktir oradan. Tipik do ut des söylemi budur. Ben Tanrı’ya istediğini veriyorum, O da bana istediğimi verecek. Miş. Yok öyle yağma. Kulluk dediğin karşılık beklenerek yapılırsa hizmet satışına dönüşür. İyi bir insan, islamî terminolojiyle ifade edecek olursam salih bir müslüman olursun, elinden gelen her türlü iyiliği/doğruluğu yerine getirirsin, gücünün yetmediğine ise Rabbinin rahmetine sığınır, utanarak O’ndan af ve hoşgörü dilersin. Yoksa “hacca gittim, bütün günahlarım bağışlandı” gibi bir senet imzaladığını sanmak ya da "ileride tövbe ederim Allah kabul eder” diye kendini kandırmak, tam anlamıyla do ut des demek. Allah’ı kendine kul etmekten ne farkı var bu yaklaşımın? Aslına bakarsanız bu satırlar başkaca bir blog yazısının konusu olur, ben gene kendi karmaşık iç dünyama döneyim: Sevgili Şeytan’ım dedim yukarıda, babam ölümcül bir hastalıkla mücadele ederken kulağıma fısıldadı: “Yıllardır namazını kılıyorsun, iyi biri olma çabası içerisindesin, e Allah da bunu görüyor, tabi ki baban kurtulacak, iyi olacak, merak etme.” Halbuki böyle bir anlayış yok. İyilerin başına kötü bir şey gelmez diye bir anlayış yok. Ama Şeytan, sanki ben babamın sağlığına kavuşması için ibadet ediyormuşum gibi beni teskin edince, buna itiraz etmek zorundayım. Gel görelim o dönem mecburen aksattığım namazlarım için vicdan azabı duymamı da engelledi bu durum, yani kendimi kötü, mahcup hissetmemeye başladım. Evet bir karşılık beklediğim için namaz kılmıyordum ve geçerli bir sebeple terk ettiğimde bunun Allah’ın merhametiyle karşılanacağına dair ümidim vardı ama en azından üzülmeli, bu durumdan rahatsız olmalıydım değil mi? Hayır, öyle de olmalı. Bu da bir tür karşı- do ut des yaklaşımı. Gayet hastalıklı. Sonrasında bir başka kırılma meydana geldi, bu namaz dediğiniz şeyi hele terk etmeye başlayın, gerisi geliyor: Nasıl ki Havva’yı bir başka kadınla aldatmaya yelteneyim, kaçamak bir günah gecesi yaşayayım, hemen ardından her fırsatta başkaca kadınların da hayatıma gireceği o ilk aldatmadan sonra neredeyse kesinse, namaz da türlü nedenlerle aksatılsın, artık canım istediğinde, keyfim olduğunda, üşenmediğimde vs. ifa edilen bir ibadet halini alıyor. Do ut des’ten başladık, nerelere geldik değil mi? Şüphe yok ki namaz, inançlı bir müslümanın kalbinde Holy of Holies’e tekabül ediyor, hiçbir ibadet bu kişiyi bu kadar Rabbine yaklaştıramaz. Evet, neler anlatıyorum değil mi sayın seyirciler? Karmaşık iç dünyamda olan biten bunlardan ibaret. Berbat ve tam da sevgili Şeytan’ımın istediği gibi yürüyor bu işler… Toparlanacağım inşallah.


Yeni Yıl ne getirecek, çok merak ediyorum. Sağlığımı, sağlığımızı götürmesin, en büyük duam bu.  


Gelenekselleşmiş yılın kitapları fotoğrafı. 2022 senesi kitap dünyamda dokuz ay çekmiş meğer.



 


31 Ekim 2022 Pazartesi

Meş'um ve Mel'un Ekim Ayını Geride Bırakırken Özlediğim Rutin Hayatım Üzerine...

Hastanedeki doktor tomografiye bakıp çelişkili şeyler söyledi: annemde bir sorun varmış, tüberküloz olduğunu düşünmüyormuş ama kimi zaman tüberküloz başka hastalıkları taklit edebilirmiş. Atipik bir tüberküloz da söz konusu olabilirmiş. Daha çok septik emboli ya da organize pnömoni akla daha yakın geliyormuş. Ne dediği belli olmayan doktor iki antibiyotik verdi, quantiferon testi yaptırmaya gönderdi, haftaya gelin, kontrol edelim dedi. Bugün de  BVSD’ne gidip hastanedeki doktorun görüşlerini paylaştım, BSVD’deki doktor ‘tecrübemle konuşuyorum, annenizde tüberküloz olduğunda ısrarlıyım’ dedikten sonra hastanedeki doktorun uygulamasını ‘doğru yolda’ şeklinde yorumladı. 


Bu berbat ay geride kalırken, tam 31 gün sonra bugün ilk defa elime bir kitap aldım, kafamı toplayıp on sayfa okudum. Bir kez daha anladım ki Carl Schmitt denilen adam 20.yy’ın Hobbes’u, hatta başka bir pencereden ifade edecek olursam sosyal bilimlerin Dr. Strangelove’ı. Bunları yazıp tartışmak istedim blogta ama heyhat, başka dertlere gark olmuş haldeyim. 





Hayat böyle bir şey. 


25 Ekim 2022 Salı

Deprem Sonrası Tsunami Üzerine... (Hasbıhal?)

Bugün yoğun bir mesaim vardı: Sabah babamı hastaneye kontrole götürdüm, taburcu olduktan sonraki ilk kontrolüydü, biraz kaygılıydı haliyle. Doktor durumunu iyi buldu, hastanedeki ikinci haftamızda bize bakan asistan doktorumuzdu, yani babamın sonda takılı, desteksiz oturamadığı, yemeğini kendi başına yeni yeni yemeğe başladığı zamanlara şahit olduktan iki hafta sonra bu defa tekerlekli sandalyede de olsa karşısında gömlek ceketle, güler yüzle görünce kızcağız da mutlu oldu tabi. Bir takım kan tahlilleri yapıldı, haftaya tekrar gelmemizi söyleyerek güzelce yolcu etti bizi. Yavaş da olsa iyileşme sürecini biz de fark ediyoruz, doktor bunu teyid etti, güzel de oldu. 


Öğleden sonra bu defa BVSD’ye geçtik babam, annem, ben. (Neden alttaki postta BVŞD yazıp durmuşum, bilmiyorum. Şavaş değil Savaş aq.) Bu aralar bir ayağımız orada: Cuma babam taburcu olur olmaz oraya gitmiştim, babamın kaydını yaptırıp beş günlük ilaçlarını almıştım, bu arada beni yakalamışken akciğer filmimi çekip bir de koluma bir şeyler enjekte etmişlerdi, temaslı olduğumdan benim de tüberküloz olma riskime dair. Neyse, dün babamın balgam tüplerini iade etmek için gittiğimde öğrendim ki temizmişim. Bu haberi alıp babamlara döndükten sonra bu defa annem ve Havva kendi testlerini yaptırmak için geçtiler oraya, işte bugün babam, annem ve ben bir kez daha oraya gittiğimizde hemşire annemleri bir odaya alırken doktor bana pısst dedi, yanına çağırdı, telaşla fısıldamaya başladı:


D: Sizin annenizde de sorun var.

B: Emin misiniz?

D: Akciğer filminden öyle görünüyor, perşembe günü testin de sonucu netleşir ama büyük ihtimalle öyle. Perşembe günü annenizi göğüs hastalıklarına göndermemiz gerekecek sanırım.

B: Hmmm.

D: Ailenizde hiç verem vakası oldu mu geçmişte? 

B: Hayır. Hiç.

D: Ben şimdi bunu annenize söylemeyeceğim, morali bozulmasın. Perşembe günü geldiğinizde konuşuruz. Siz de söylemeyin.

B: Peki.


Doktor içeri geçti, babamı endişe ettiğinden çok daha iyi buldu, kan tahlillerinin sonuçları çıkmıştı o sırada, genel durumundan da memnun kaldı. Hatta akciğer filmini çektirdikten sonra daha da umutlu konuştu. Derken, doktorun kadınlığı tuttu, anneme dönüp “yalnız sizde bir sorun var” cümlesi döküldü ağzından. Sonra da toparlamaya çalıştı, perşembeye kadar kesin bir şey denemezmiş ama annemin akciğer grafisi hiç iç açıcı değilmiş, kaygı vericiymiş. Annem şok, babam şok. “Sizi biz süre ayırmamız gerekebilir” dedi ikisine bakıp, bunun ne tür bir ayrılık olacağını ben de anlamadım ama zaten doktor “Perşembe durum kesinleşince konuşuruz” diye kısa kesti konuşmayı.


Şimdi, anlaşılan babam tüberkülozu annemden kapmış, öyle görünüyor. Ben ve Havva, bu Covid sürecinde onların yanında da çoğu zaman maskemizi çıkarmadığımız için tüberkülozun bulaşıcı niteliğinden de kendimizi korumuşuz sanırım. Covid için takılan maske başkaca bir hastalığa savunma bariyeri oluşturmuş anlaşılan.


BVSD’den eve dönerken karmaşık duygular içerisindeydik yazacaktım aslına bakarsanız ama şimdi aklıma geldi; babam dispanserin kapısından çıkarken bana döndü, avcuma 200TL sıkıştırdı, “Konak Fırın’dan bir kilo Selanik çöreği al gelirken” dedi. Peki dedim. Bu umursamazlığa hayret ederek ayrıldım onlardan. Şoktan çıkamamıştı belki de.


Melanetin kökü annemmiş meğer.    


İyi de, annem de hastalanırsa ne bok yiyeceğiz lan? Üstelik onunkisi babamın tüberküloz menenjitinden farklı, düz tüberküloz, yani bulaşıcı. Babam annemsiz yapamaz, annem hastaysa, bu zorlu tedavi uygulanırken bırakın babamı, kendine bile bakamaz. Bize gelmeyi de, eve bakıcı/yardımcı almayı zaten kategorik olarak reddediyorlar. 


Hadi bakalım.





23 Ekim 2022 Pazar

Bir Tüberküloz Menenjit Hasta Yakının Çaresizliği Üzerine... (23. Günün Hasbıhali)

Uzun bir yazı olacak.


Cuma sabahı, hastane sevisindeki koridorda babamla rutinleşmiş yürüyüşümüzü yapıyorduk. Bu yürüyüşleri salık vermişlerdi doktorlar, haftalardır yataktan zorlukla çıkan babamın kaslarının erimesi, kemiklerin zayıflaması mukadder bir sonuçtu, tekrar gücünü olabildiğince kazanması gerektiğinden kısa da olsa yürümeliydi, eril iktidar takıntısı yüzünden ördek kullanmayı reddetmesi de wc’ye gitmesini zorunlu kılıyordu ve bu da her defasında birkaç adım dahi olsa yürümesini sağlıyordu, özetle yürümesi, sağlığı için şarttı; babam da bu durumdan hoşnuttu zaten. Evet, Cuma sabahı babamı gene yürütürken bu defa doktorların toplu vizitine denk geldik. Üç gün öncesinden tüberküloz ilaçlarının karaciğer enzimlerinde (öngürülen) bir yükselmeye neden olduğunu söylemişlerdi, ne var ki bu yan etki üç gün boyunca gözlense de tedaviye ara vermeyi ya da kesmeyi zorunlu kılacak ölçüde değil diye de eklemişlerdi. Her gün alınan kar örneklerini inceleyerek karaciğerin durumu takibi sürdürüyorlardı. Bunların yanısıra, minör ama kinik olarak tanımladıkları diğer bulguları da beraber ele alıyordu doktorlar: söz gelimi babamın mecali yavaş da olsa yerine geliyordu, mide bulantısı, kusma, karın ağrısı, baş ağrısı yoktu. Resmi bütün olarak değerlendirdiler, üstelik perşembe akşamı “birkaç gün daha bizimle kalmalı, karaciğeri gözlemleyeceğiz” diyen doktor, bu defa vizitte yürüyüşümüze denk geldikten yarım saat sonra yanımıza gelip “sizi taburcu ediyoruz” müjdesini verdi bize. Kanatları olsa mutluluktan uçardı babam. Bense şaşkındım. Salı günü hastaneye kontrole gelmemizi söylediler, bundan sonra Bakırköy Verem Savaş Dispanseri (BVŞD) üzerinden tedavimizin süreceğini vurguladılar ve hastanedeki 21. günümüzde, ambulans içinde sedyeyle geldiği hastaneden babam (küçük ve yavaş adımlarla) yürüyerek çıktı. 


Eve geldikten ve babamı yerleştirdikten hemen sonra BVŞD’ini aradım. Sistem üzerinden ismini ve hastalığını önceden bildikleri babamı hemen, ya da en kısa zamanda görmek istediklerini, o gelemeyecekse yakını olarak derhal benim kendilerine gitmemi istediler. Babamın taburcu işlemi ve eve gelişi ile yorgun düştüğünü söyledim, ben gittim BVŞD’ye. Ancak bir AIDS hastasına reva görülecek türdün bir panik ve kaygıyla karşıladılar beni. Hemşire heyecanlı ses tonuyla doktora seslendi, “tüberküloz temaslısı geldi doktor hanım!” Hemşireye babamın hastalığının, tüberküloz menenjitin bulaş riski olmadığını hastanede defâten duyduğumu söyleyecek oldum, doğruymuş, ama tüberküloz bakterisi babama ‘birinden’ bulaşmışmış ve bu kişi pekala ben olabilirmişim, en yakınları olağan şüphelilermiş, üstelik aylarca, yıllarca bu bakteri vücutta eylemsiz uykuda kalabilirmiş, o nedenle babam benden (ya da annemden, Havva’dan vs.) bu hastalığı kapmış olabilirmiş. Neyse, önce doktorla görüşmek için beni boş bir odaya aldılar. Doktorun hali tavrı, üslubu, heyecanı, uluslararası uzay istasyonunda yiyeceği biten astronotları nasıl hayatta tutacaklarını düşünen NASA görevlilerinin telaşını andırıyordu. Önce tekrar tekrar babamın bizim eve, yanımıza mı taşınacağını, yoksa Bakırköy’de kendi evinde mi kalacağını sorguladı, tedavinin uzunluğunu, zorluğunu, babamın yakın ve titiz bakıma ihtiyacı olduğunu, gözetim altında tutulması gerektiğini farklı cümlelerle yineledi. Bu konuda geri adım atmadıklarını, kendi evlerinde kalmak istediklerini, başka bir çözüme yanaşmadıklarını ben de her defasında farklı bir cümle ile ifade ettim. Yalnız bırakılmamalı diye ısrar ettikten  sonra doktor da artık durumu kabul etti. Hem hastalığın, hem de en az bir sene süreceğini söylediği tedavi müddetince kullanacağı ilaçların psikozlara sebep olacağı yan etkilerden bahsetti, “maddi yardım ister misiniz?” diye bile sordu, ilaçları ve tedaviyi devlet ücretsiz karşıladığı gibi, bir veremle savaşın devlet politikası olmasında hareketle iyi beslenmeleri için hastalara para yardımı da yapılıyormuş. Görüşme sonunda her birinde (hastanede de aynı şekilde kullandığı) dokuz tablet olan beş poşeti uzattı, her gün birindeki ilaçları aç karnına kullanmasını, ilaçlarını alırken babamı videoya çekmemizi, sonra da bu videoyu verdiği BVŞD’nin mail adresine göndermemizi söyledi. Doğru mu anladım diye gene sordum, doğru anlamışım. Her gün sabah aç karnına dokuz tableti yutarken videoya çekeceğiz babamı (iki gündür yapıyoruz bu uygulamayı) sonra videoyu mail atıyoruz. 


Bitmedi. “Siz buraya gelmişken hemen sizi de tarayalım” dedi doktor. İtiraz ettim, “hastaneden yeni taburcu olduk, gene geleceğim zaten” dedim. Yok, olmazmış. Önce akciğer filmi için alt kata gönderdiler, sonra sol koluma bir miktar bakteri enjekte edip o bölgeyi işaretlediler, su değdirmeyecekmişim, üç gün sonra tekrar gelecekmişim. (süre yarın bitiyor.) “Duş almak için orayı streçle kaplayın” diye de akıl verdi hemşire. Oradan ayrılıp babamlara gitmeden önce elime üç tane iri tüp tutuşturdular, üç gün boyunca babam onlara balgamını atacakmış, ben de (yarın) oraya götüreceğim. Sıkıntı içinde elimde beş günlük tüberküloz ilaçları ve tüplerle çıktım BVŞD’den, eczaneye uğradım, hastaneden verilen ilaçları almak için. Oradan da çok detaylı kullanım listesiyle detaylandırılmış, düzenlenmesi ve ayarlanması iyice karmaşıklaşan ilaçları alarak bunaltıyla babamın evine döndüm.


Kontrast burada kendini gösteriyor: Hastaneden eve neşe içinde dönen, artık iyileştiğini varsayan babama, ve tabi anneme bu kadar sıkıntılı ve uluslararası uzay istasyonunda aç kalan astronotların sorunlarını nasıl anlatabilirdim? Şimdi;

Aç karnına kullanılacak ve yutulurken videoya çekilecek dokuz tane tüberküloz ilacı,

Bu ilaçlardan sonra gene aç karına (evet, sonra) alınacak bir mide koruyucu tableti,

Kahvaltından sonra alınacak ve beş gün boyunca sabah-akşam yarımşar tablet halince yutacağı, sonraki bir hafta günde bir yarıma inecek kortizon tabletini, bu kür bitince daha düşük dozdaki diğer bir kortizon ilacının kullanımını,

Tok karnına alacağı bir vitamin ilacını,

Bunlardan bağımsız ve alakasız olarak zaten yıllardır kullandığı kalp-tansiyon ilaçlarını,

Bütün bunların yanında bir de özel bakımın gerekliliğini,


Anlatmaya başladığımda babam “ben moral istiyorum, bana müjde ver, öleyim o zaman” diye bağırıp çağırmaya başladı. Tüberküloz tedavisinde kullanılan ilaçların yan etkilerinden biri zaten karakter değişimi, hiddet ve öfkeli bir mizaca bürünmek. Bunu öğreneli de, hastanede birlikte sabah-akşam geçirdiğimiz haftalar boyunca da gayet iyi öğrendim aslında, gene de bu kadar şiddetli bir tepki beklemiyordum doğrusu. İsa Mesih değilim, müjde veremem, hele ki böyle bir durumda. Neyse. 


O akşam Havva geldi babamlara, bu karmaşık ilaç kullanımını düzenlemek ve kolaylaştırmak için küçük kilitli poşetler ve etiketler almıştım, beş gün için her bir ilacı Havva ile kullanım saatlerine ve durumlarına göre gruplayarak ayrı ayrı poşetlere koyduk, üzerine de karmaşaya sebep olmaması için detaylı bir şekilde not aldık. Cumayı cumartesiye bağlayan gece babamlarda kaldım. Babamın yanı başında, yere serdiğim şiltede uyudum gece. Sabah ilaçlarını verip, videoya çektim, sonra kendi evime gittim. Neden? Çünkü annem evde temizlik yapılması için yardımcı kadını çağırmış. Evet. Annemin hayattan ve içinde bulunduğumuz kaygı verici durumdan kopuk olduğunu suçlayıcı bir tonda dile getirmek istemiyorum, sadece herkesin gündemi farklı. Babamın taburcu olacağını önceden bilse belki böyle olmazdı. Neyse. Ben temizlikçi kadın gelince evden çıktım, kendi evime gittim, Havva bu süreçte her zaman davrandığı gibi bana bebekmişim gibi hassas ve ekstra şefkatli davrandı, akşam gene babamlara geri döndüm. Yani dün akşam.


Akşam babamlara gittiğimde her şey yolundaydı, geri kalan ilaçları poşetler üzerine düştüğümüz ayrıntılı notlara göre doğru şekilde almış babam, keyifleri de yerindeydi, hatta beraberimde götürdüğüm bilgisayarda annem Life of Brian’ı izlettim, babam da o sırada Güldür Güldür’ü seyrediyordu. Lakin gece, saçma sapan bir nedenden ötürü babamla tartışmaya başladık. Bu uzun posta bir de bu geri zekâlı tartışmanın geri zekâlı sebeplerini yazmayı zül addediyorum, ben de kendimi kaybettim, babam da delirdi. Saat gecenin 12’siydi. Benim daha aklı başında olmam gerekiyordu. Bu adamın kullandığı ilaçlar zaten onu hiddetlendiriyor. Haklı olmam bir şey ifade etmiyor. O ise hem babam, hem de normal zamanda bile çok parlak bir zihne sahip değilken ve çözüm odaklı olamazken bir de bu tedavi ile iyice dengesiz. Yani haklı ama haksızım. O hasta haliyle, mecalsiz ve yürümekte zorlanan şekilde yatağından kalkıp üzerime yürümesi ve sonra da duvarlara (dirseğiyle) vurması beni dehşete düşürdü. O an artık babamlarda kalmamam gerektiği idrak ettim. Ben doğrucu davutum. Rasyonel ve net bir yapım var. Babamsa duymak istediğini duymak istiyor, kendisine bir şey dayatılması ya da yönlendirilmesi ona hakaret gibi geliyor, kabul edemiyor. Üzerine ataerkil tortuyu da eklerseniz, kendisine bazı şeylerin söylenmesi onu delirtiyor. Eh, bir de tüberküloz ilaçlarının yukarıda değindiğim yan etkilerini ekleyin şimdi, çözümsüz bir diyaloğu ve öfke patlamasını gözünüzün önüne getirmeniz zor olmaz. Dirseğini öfkeyle duvara vurduğunda kemiklerinin kırılmaması mucize. Bu süreçte en son ihtiyacımız olan şey böyle “yeni” bir problem. Garip bir şükür cümlesi yazacağım şimdi, 73 yaşındaki babamın sağ dirseğinin dün gece kırılmadığı/çatlamadığı için Alemlerin Rabbine hamd ü sena olsun. Bir saat sonra yanıma geldi, helalleştik, özür diledi, ben ondan özür diledim, pişmanlıklarımızı paylaştık, ama ben daha saatlerce oturdum salondaki koltukta. Epeyce muhasebe ettim. Artık o evde, babamın yanında kalmamın gerekli olmaktan ziyade babam için sakıncalı olduğu kanaatine vardım, bunu da sabah anneme anlattım. Annemse bu sabah konuştuğumuzca beni sert bir dille gece ergen gibi davranmakla suçladı, hastaya bakmaktan hiç anlamadığımı söyledi. (Ne komik, hastanede kaldığı 22 günün 19’unda babamla 24 saat beraberdim, annem dahil herkes ama herkes ne kadar şefkatli ve özenli bir şekilde babama baktığımı hayretler içinde tekrar tekrar söyledi, kimileri benden bu kadarını beklemiyordu, hiç beklemediğim takdir cümlelerini doktorlardan hastabakıcılara kadar pek çok insandan işittim- ve şaşırdım, çünkü yapmam gerekeni yapıyordum sadece, ama neticede dün gece annem bana bunları söyledi.)


Bu sabah, anneme babamın ilaçları almasını videoya nasıl çekeceğini önce tarif, sonra da o uygularken nezaret ettim. Bundan sonra mecbur kalmadıkça orada gecelemeyi düşünmüyorum. Aksi takdirde onların gözünde sıkıntılarını hafifleten değil, arttıran kişi olacağım. (Şu an bu cümleyi yazarken sol elim titremeye başladı.)


Yarın sabah tekrar Bakırköy’e, BVŞD’ye gideceğim. Kendi tüberküloz taramamın sonucunu alacağım. Sonra gene babamlara geçmeyi planlıyorum, öğlen Havva gidecek annemlere ve annemi aldıktan sonra ben babamın yanındayken ikisi BVŞD’ye gidecek, taramaya girecekler. Eğer bu mel’un tüberküloz bakterisi korkulduğu gibi bizlerden birinde de çıkarsa, işte O ZAMAN BOKU YEDİK demektir. Öyle bir durumda hem babama kimden bulaştığı büyük olasılıkla açığa çıkmış olur ki bunun vicdanı cehennem gibi yakacağı belli, hem de korkunç tedavisi ve tabi bu defa başkalarına test/tarama yapılması sonucu doğar. En son ihtiyacımız olan şüphesiz kartopu etkisiyle bu işin yayılması. Olmasın öyle bir şey Allahım. Lütfen olmasın. 


Ne kadar yorgun, ne kadar halsiz, mental olarak tükenmiş, fiziksel olarak çökmüş olduğumu anlatamam. Perişan bir durumdayım ve yeni gelişmelerle bu halin beter olmaması için dua ediyorum, şu an için elimden başka bir şey gelmiyor. Annem, kendine bile zor yetiyor, onun sağlığı zaten pamuk ipliğine bağlı uzun zamandır. En doğrusu ve kolayı bir süreliğine bizim evimize taşınmaları iken buna babamdan bile şiddetle direnç göstermekte. Bakıcı da istemiyorlar. Hiç bir şey yokmuş gibi yaşamaya kararlılar.


 Her zaman olduğu gibi Havva’dan başka biri bana destek vermiyor. 


İyi evlenmişim O’nunla. Benim koruyucu meleğim.  



13 Ekim 2022 Perşembe

İğneyle Kuyu Kazmak Üzerine… (13. Günün Hasbıhali)

 

Babamın hastanedeki 13. günü bugün, benimse son 14 günün ikisi hariç her gece yanında refakat ettim kendisine. Dün gece evime geldim biraz dinlenmek için, çabucak uyudum yorgunluktan. Kedi uyandırdı sabah, öğlen gene sızdım yorgunluktan. İki saate kalmaz çıkıp tekrar Yeşilköy’e, hastaneye gitmem gerek. 


Aşırı yorgunum. Hala. Anlatamam. 


Geride bıraktığımız 13 günde babamın gösterdiği ilerleme o kadar az ki, en başında doktorların söylediği ‘tedavisi çok zor bir hastalık, iyileşmesi çok uzun ve zahmetli bir süreç’ laflarını daha iyi idrak ediyoruz artık. Babamın yardım almadan yatağında sağından soluna dönebilmesi ya da yemeğini (tabi ki hasta yatağında) kendi kendine yiyebilmeye başlaması içimizi ümitle dolduran ilerlemeler. Her sabah aç karnına aldığı dokuz tablet ilaç tüberküloz için, gün içinde enfeksiyonu bitirmek için damar yolundan verilen dört çeşit sayısız (bilmediğim için yazdım böyle) antibiyotik kullanıyor, bir izotonik serumu var, kortizon iğneleri ve mide koruyucu iğne de cabası. Yıllardır dört tane kalp-tansiyon ilacı kullanan ve sürekli ‘her gün bir avuç ilaç almaktan’ bıktığı için şikâyet eden bir adamın ansızın karşı karşıya kaldığı bu manzarayla baş etmesi kolay değil, ama artık babam da anlamaya başladı durumunun vahametini. (Tabi ki o ilaçlarını da almaya devam ediyor çaresiz.)


Annemle barışmadık ama ateşkes ilan ettiğimizi ifade edebilirim. Saldırmıyor, hırsını benden çıkarmıyor artık. 


Meseleye iyi yanından bakalım: Daha kötüye gitmiyor babam. Ölüm oranının yüksek olduğu bu hastalıkta, tüberküloz menenjitte, tedaviye az ve yavaş da olsa cevap verdiğini söylemem yanlış olmaz. Doktorlar da olumsuz konuşmuyor. Salı günü birinin ağzını yokladım, aşağı yukarı iki hafta daha serviste kalacağını tahmin ediyormuş. 


Bu arada Bakırköy İlçe Sağlık Müdürlüğünün Bulaşıcı Hastalıklar Biriminden aradılar beni, babam hastaneden taburcu olduktan sonra tedavisi oradan devam edecekmiş. Bana verilen bilgiye atfen tüberküloz menenjitin bulaşıcı olmadığını paylaştım onlarla, evet, babamın tüberkülozu akciğerde değil beyin zarında yer aldığı ve menenjite sebep olduğundan bulaşıcı değilmiş ama gene de dosya onlara gitmiş, prosedür böyleymiş, hatta yakın aile fertlerini de bir ara ücretsiz olarak muayene etmek, akciğer filmlerini çekmek istiyorlarmış. Bence bir sakıncası yok. 


Hele sağlıkla bir taburcu olsun canım babam.



6 Ekim 2022 Perşembe

Gelecek de Bir Gün Gelecek(ti) Üzerine... (6. Günün Hasbıhali)

Altı gündür babamın refakatçisi olarak hastanedeyim. Bugün öğlen duş almak için yerimi kuzenime teslim edip eve geldim, akşam gene nöbetime devam etmeye gideceğim. 


Bir gün, belirsiz bir gelecekte bunları yaşayacağıma şüphem yoktu, ne zaman olacağını tabi ki kestiremezdim ama bekliyordum. O gün geldi işte. Babam hastanede bakıma muhtaç bir halde uzun ve zorlu, üstelik olumlu sonuçlanacağına dair pek umut dolu konuşulmadığına şahit olduğum zahmetli bir tedavisi var. Istırabı çeken o, ben çekenin tanığıyım. Refakatçi dediğiniz kişi bu tanıklığı yapan aslına bakarsanız. 


Alttaki yazıyı telefonla Havva’ya dikte ettirmiştim, hiç böyle huylarım yoktur aslında, ama hastanedeyken mecbur kaldım duygusal patlamanın eşliğinde.


Benim güzel babam, Asghar Farhadi’nin sahnelerini yaşatıyor bana. Şikâyetim yok, üzüntüm var, bir de dualarım.


Bir saate kalmaz çıkacağım evden, istikamet hastane, Yeşilköy. 

çok yorgunum. Bedenen ve zihnen. 


Ya Şâfi ya Allah.









2 Ekim 2022 Pazar

Countdown to Extinction Üzerine (1. Günün Hasbıhali)

Tüberküloz menenjit. Gayet ölümcül, gayet riskli, gayet zor. Hastanın kendisi için son derece riskli bir durum. 


Kendimi paralıyorum, salı akşamından beri kendimi paralıyorum. Buna Allah şahit, onlar da şahit.


O kadar yalnızım ki, o kadar yalnızım ki bunu hiç kimse bilemez bir Allah bilir. O kadar yalnızım ki.


Babam hastalığının ne olduğunu hala anlamadı, hala bana az önce hastalığının ismini sordu. Bu adama bu hastalığın ölümcül nitelikte olabileceğini, durumunun çok riskli olduğunu, hayati tehlikesinin olduğunu nasıl anlatabilirim? 


Elli yıl evli kalıp hala hem kendisine hem akrabalarına hem de çevresindekilere kocasını sevdiğini ispatlama derdinde olan bir kadının kendi sağlık koşulları yüzünden kocasının yanına refakat edemediği böyle bir durumda hırsını oğlundan çıkartmasını nasıl açıklayabilirim? Her fırsatta oğlunu satmasını, en değersiz, en gereksiz insanların önünde bile hiçbir fırsatı kaçırmayıp oğlunu küçük düşürmeye çalışmasını nasıl anlatabilirim? Oğlu kendini açıklamaya çalıştığında onunla  dalga geçmesini, aşağılamasını nasıl açıklayabilirim? Oğlu "Anne, beni kaybediyorsun," dediğinde "Ay, kaybetmek ne kadar kolaymış," diye çocuk gibi kıvırtmasını, dalga geçmesini nasıl izah edebilirim? Ne halde olduğumu sadece Allah ve Havva biliyor. O kadar yalnızım ki Allah'tan başka kimsem yok, Havva'dan başka destekçim yok. Daha hastanedeki ilk 24 saatimiz dolmadı, ben darmadağın haldeyim. 

29 Eylül 2022 Perşembe

Acil ve Aciz Servis Üzerine...

Dün, babamı bir önceki postta bahsettiğim ‘aniden on yaş ihtiyarlama’ şeklinde özetleyebileceğim halden ötürü acile götürmek zorunda kaldım. Hep okuduğum acil servisler hakkındaki haber ve yorumların fazlası yokmuş, eksiği varmış meğerse. Gerçekten cehennem çukuru acil servisler, keşmekeş hüküm sürüyor, çarşamba pazarı gibi bir yer. Detayları anlatmayacağım, tam sekiz saat acilde bir oraya, bir buraya yalpaladık, detaylı kan testleri, EKG, tomografi, beyin MR’ı derken neticede hiçbir klinik bulgu babamın neden bu halde olduğunu açıklayamadı. Acil servise adım attığı andan, akşam 9pmde oradan ayrıldığımız ana kadar tekerlekli sandalyede oturan, işlem yerlerine götürdüğüm babamın ‘oturmaktan yoruldum, yatmam lazım’ diye isyan edip MR sırasını beklediğimiz odada metro koltukları gibi yan yana dizilmiş koltuklara boylu boyunca uzanmasını ve öyle uyuyup dinlenmesini yazsam mesela, ne hissettiğimi tahmin edebilirsiniz. Oturmaktan yorulan, ayağa kalktığında düşecek gibi sendeleyen bir haldeydi tüm gün. Abartmıyorum, Kardeşime telefonda söylediğim gibi Dr. House gibi bir adam lazım babama, bir problem olduğu aşikâr ama bu problemin ne olduğu test, tahlil ve görüntüleme mekanizmalarıyla anlaşılamıyor. Hiçbir doktor da bir hafta önceye kadar babamın Güre’de her gün denize girdiğini, kaplıca ve havuz keyfi yaptığını, oraya da kendi arabasıyla 400km gittiğini, annemin ifadesiyle bir gecede bu duruma geldiğini anlamıyor, aslına bakarsanız bunu tahayyül etmeye bile uğraşmadılar çünkü o kadar -kaç saniyeyse artık- vakitleri de fırsatları da yok.  Gerçek anlamda sadece nöroloji servisinde muayene edildi, o da Havva’nın haber verdiği bir arkadaşı sayesinde… Yarın için nöroloji servisinden randevu aldık, orada tekrar, bu defa daha detaylı tetkikler yapılacak. 


Akşam evine dönerken gene düştü, bu defa apartmanın merdivenlerini inerken. Yanındaydım, tutamadım. Bir elimde -olur da acil serviste derhal yatış yapması yönünde bir karar alınırsa diye babam için pijama, çamaşır vs. bulunan- bir poşet vardı, babam da damar yolu açılmak için deli deşik edilmiş eline diğer elinde pamukla bastırıyordu, kan sulandırıcı kullandığından kanamanın durması için. Yürüyüşündeki sarsak, sersem, sakar halden bahsetmiştim ya, kendini ayarlayamadı, tutamadım, yüzüstü düşecek gibi olup sonra arkaya doğru popo üstü devrildi merdivenlerde. Tutamadım evet. Sırtını da vurdu. Bu, son dört gündeki üçüncü düşüşü. Çok şükür ki bir kırık yok gene, ama bu defa canı yanmış belli, bana belli etmese de bugün anneme söylemiş.


Anlaşılmaz bir durum… Belirsizlik öylesine sinir bozucu ki, salı akşamı geldiklerinde derhal evde yapılan covid test kitlerinden uyguladık babama, belki geçen hafta Güre’deki hastanede yapılan testte yanılma olmuştur diye. Gene negatif çıkınca, annem, ‘keşke pozitif olsaydı, en azından ne olduğunu bilirdik’ diye mırıldandı yanımızda. Böyle anormal bir cümlenin sarf edilebildiği belirsizlik, şaşkınlık hali bizimkisi. 


Ne olacak bu işin sonu bilemiyorum. 



Bu salonda saatlerce bekledik. Fotoğrafı görüp acil servisin böyle bir yer olduğunu sanıyorsanız, cehennemi de size Patara Plajı diye yutturabilirler, benden söylemesi. 




Not: Her tahlil ya da filmden sonra sonuçları acil servis doktoruna göstermek gerekiyor ama her defasında -arada geçen 1 ya da 2 saat içinde- sevk eden doktor ortadan kayboluyor, sonuçları başka bir doktora göstermek zorunda kalıyorsunuz, tabi bu defa sonucu gören yeni doktor sebebi de öğrenmek istediğinden ‘neyi vardı amcanın?’ diye sorduğundan aynı şeyleri bir daha bir daha anlatmak zorunda kaldım. En son görüştüğüm doktora ‘işinize karışmak istemem, saygısızlık olarak düşünmeyin, hekim değilim ama bu kadar bitkin, gözünü dahi açamayıp oturmaktan yorgun ve saatlerdir yatmak istediğini söyleyen halsiz babama bir serum ya da benzeri bir şey veremez misiniz? diye sorarken sözümü kesti, ‘iyi ki değilsiniz’ dedi. Sanırım bunu kişisel almamalıyım. 


27 Eylül 2022 Salı

İki Haftada Babamın Yaşadığı Total Collapse Üzerine...

Taşındığımız gün yardıma gelme isteğine üzülmesin, geri çevrilmiş hissetmesin diye itiraz etmemiştik, kaldı ki ben de arzu ediyordum babamın yanımızda olmasını, her şeyden önce Havva’yı, kediyi ve bilgisayar ve diğer türlü şeyleri eski evimizden buraya babamın arabasıyla getirmek işimizi çok kolaylaştırırdı düşünmüştüm, öyle de oldu. Başka bir beklentim yoktu kendisinden, ama bu arada nakliyeciler çalışırken bir ara ortadan kayboldu, üst kat için bir mini buzdolabı almaya Küçükyalı çarşısına yürümüş, bir saat sonra geldi. Ardı sıra buzdolabını getirdi servis. Bu kadar para harcamasına ne gerek vardı diye mahcup olmuşken nakliyecilere öğlen yemeği için söylediğimiz lahmacunların da parasını kaşla göz arasında ödedi. Nakliye bitip yerleştirmeye geçilince ‘artık gideyim ben’ dedi, minnet ve şükran duygularıyla yolcu ettik kendisini. 


Ertesi gün annemle yola çıktılar, 400km’den az değildir sanırım, iki haftalığına devremülklerine, Güre’ye. İlk hafta hemen her gün denize girmiş, tesisin termal kaplıcasına gidip gelmiş. Sonra bir gün, annemin dediğine göre yatsı namazına gittiği mescitten döndüğünde çok üşüdüğünü, klimanın tam altında namaz kıldığını, çok rahatsız olduğunu söyleyip hastalanmış. Bunu annem bana anlattığında olayın üzerinde 48 saat geçmişti, anneme kaplıcaya gitmesinin zaten covid’e davetiye çıkarmaktan öte, düpedüz koynuna almaktan farksız olduğunu söyledim, namazını bozup neden başka bir köşede tekrar namaza durmadığına da kızdım. Bu sözlerimi her nasılsa ciddiye almışlar, ertesi gün babam test yaptırmaya gitmiş hastaneye, negatif. Üşütmüşüm diyor ama ne göğüs ya da sırt ağrısı var, ne boğaz ağrısı, ne burun akıntısı. Sadece halsizlik. Böyle diyorlar. Gene de, tüm bu halsizliğine rağmen ertesi gün Ayvalık’a, daha sonraki günlerde de Altınoluk’a gezmeye gittiler. Yani halsizliği bir yere kadardı. Ama sonra daha kötü olmuş. Pazar günü düşmüş. Dün gene düşmüş. Çarşamba döneceklerdi, ama bugün annemin ısrarıyla, yavaş da olsa o yolu tekrar yaptılar, akşam ben ve Havva evlerinde onları bekliyorduk.


En son iki hafta önce, taşınma günümüzde gördüğüm babamı, iki haftada 12 yıl yaşlanmış gördüm. Dehşet içindeyim. Ayaklarını sürüyerek, sarsak, sallanarak, dengesiz bir şekilde yürüyor, iştahı kesildiği için iki haftada bir deri bir kemik kalmış. En korkuncu yüzüne şaşkın, korkutucu bir -hakaret amacıyla yazmıyorum- aptal bir ifade yerleşmiş, Gericault’un tablolarından birini anımsadım. Dahiliye, Nöroloji ve 15 senedir takibinde olduğunu bırakıp yeni bir kardiyoloji doktoruna gitmemiz gerekecek. Çok mutsuz, huzursuz bir haldeyim. Havva ‘iki haftada böyle bir değişim olamaz, nazar mı değdi bu adama?’ diye mırıldandı. Kaç defa söyledi aynı şeyi.


İki haftada çöktü babam. 


Gerçekten, içinde bulunduğum psikolojik halin tam karşılığı dehşet. Bakalım ne olacak, ne çıkacak… Korkuyorum. 


23 Eylül 2022 Cuma

Sırtlanlara Rahmet Okutan Birine Dair Beddua Seansı Üzerine...

Saat gecenin 12’sine yaklaşırken Havva hala üst kattaki çalışma odasında, bilgisayarından gözlerini ayırmadan çalışmakta… Oradaki odayı kendine seçti home office’inin ofisi olarak, çalışma masasının yanısıra bütün kitaplıkları ve bir de koltuk koyduk odasına. Bir de katlanır masa gerek, hallederiz yakında. Gene de bütün bu fiziksel koşulların yerine getirilmesi gerek-şart, yoksa yeter-şart değil, çünkü işler O’nun eline bakıyor neticede. Artık sabahlayacak mı, kestirmek güç. Yarına teslim edeceğine dair söz verdiği bir bölümü bitirmek zorunda ve günlerdir deli gibi çalışsa da belli ki daha yapacak çok işi var. Aksi gibi freelance olmanın doğal sonucu şeklinde araya giren başka bin türlü işi de halletti bu süreçte. Yardım çağrısı ancak yapabileceğim mevzularda gündeme geliyor, başka konularda elini hafifletmekten başka elimden gelen bir şey yok, o da olabildiğince işte. 


Benim Havva’m böylesine yorucu bir tempoda çalışırken alt kattaki mutfakta kendisine hazırladığım türk kahvesini spiral merdivenlerde dökmeden yukarı çıkarmaya çalıştığımı görünce, yüzünde beliren gülümseme aynı anda hem içimi sızlattı, hem de mutlu etti beni. O kahvesini üst katın salonundaki masada oturup sigara eşliğinde içerken ben de ötesindeki kanepeye geçtim, bir elimde fincan, telefonumu kurcalamaya başladım. Twitter’dan sonra Neringa Križiūtė yeni bir resim/video paylaşmış mı diye instagram’ı açtım, acayip bir kadın, neyse, paylaşmamış. Derken elim kazara – gerçekten kazaydı- mesajlara değdi, Havva arada sırada kedi, köpüş videoları paylaşır benimle ama bu defa öyle bir şey de yoktu, gerçekten istemdışı bir şekilde değdi parmağım. Yeni bir mesaj olmayınca, tüm kutuya göz atıyor insan, zaten 7 kişiyi takip edip 1 kişi tarafından takip edilen hayalet bir hesap benim instagram, bakışlarım Gregor Samsa ile 2020 senesinde yaptığımız birer cümlelik yegâne mesajlaşmamıza takıldı; saçma sapan bir şey, gene benim sakarlığımdan kaynaklanan. Neyse, bu herifin bir bebişi olmuştu, o an – bütün bunlar Havva masada kahve molası verir, ben kanepede sessizce otururken oluyor- bir bakayım, acaba takip ettiği ya da kendisini takip edenler arasında tanıdığım var mı diye düşündüm ve aslına bakarsanız instagramla ilgisiz biri olarak kurcalayayım dedim. Belki bu arada bebişinin de resmini görür ve maşallah derdim. Neyse, takip ettiklerine hızla bakarken tüm bağlarımı kopardığım birinin şirket hesabı çıktı.


Biyolojik olmayan öz kardeşim derdim ona, hayatımda tek güvendiğim, en güvendiğim, biricik gerçek dostumdu. Kanka filan değildik, düpedüz ruh ikiziydik. Paylaştıklarımız, 35 senelik dostluğumuza sığanları anlatacak değilim burada, ama beni öyle ağır bir yarayla yüzyüze bıraktı ki, anlatması zor. Şu yazıda üstünkörü değinmiştim aslında. Bağlarımı kopardığımı yazdım yukarıda, çünkü bana attığı kazık, paramın, daha doğrusu Havva’ya ait olan nikah altınlarının parasının üstüne yatması, beni, bizi dolandırması hayatımda yediğim en büyük kazık. Götümden çıkmıyor. Onun, eşinin, annesinin, ablasının, usta başının, şoförünün, tüm işçilerinin, arkadaşlarının ve iş bağlantılarının telefonlarını sildim, engelledim. Çünkü bir müddet sonra hiçbir şey yokmuş gibi aramaya devam edeceğini, parasızlıktan filan sızlanacağını, bir şeylerden şikayetçi olacağını, pohpohlanıp sırtının sıvanmasını, başının okşanmasını bekleyeceğini biliyordum. Ona vereceğim en büyük yaptırım kendimden mahrum bırakmaktı, zaten yapabileceğim de bundan fazla bir şey olamazdı, yoksa evinin kapısına dayanıp da rezalet mı çıkaracaktım yani? İşleri son dönemde iyi değildi doğrusu ama ihtiyacım olduğu için bir sene arayla iki defa geri istediğim, ikinci defa istediğimde parama/Havva’nın parasına çökmekle suçladığımda halledeceğine dair yeminler eden fakat sonra hiçbir şey yokmuş gibi davranmaya devam eden bu adama- tekrar ediyorum, nikah şahidim olan en yakın insandı bana- ne yapabilirdim başka? İflas mı etti, öldü mü, battı mı, intihar mı etti, hiçbir şekilde haberim olmadan dokuz aydır iletişimimiz olmadan yaşadım. İşte bu akşam, onu anlatıyorum size, ansızın şirketinin instagram hesabını karşımda buldum. İki kişiyi takip ediyormuş bu hesap, şirketin sahibi olan EX-arkadaşım ve eşi. Ex’in hesabı gizli, çok iyi tanıdığım eşinin hesabı ise herkese açıktı. Gayr-i ihtiyari açıp baktım iletişimimin koptuğu dönemde neler paylaşmış kız diye. 


30 nisanda Côte d'Azur’da süper lüks bir otelden fotoğrafları var.


4 Mayısta karı-koca Venedik’teler, gondolda…


18 mayısta -belki eskisinin yerine yenisini almıştır- bir yat fotoğrafı, mutlu aile pozu. 


21 mayısta bu defa Costa D'amalfi’delermiş, Positano’ya geçmişler. 


Bundan altı gün önce cicilerini giymişler, meşhur playboylardan birinin tertiplediği house party’ye katılmışlar. 




Havva, yukarıda gözlerini acıtıyor, kafa patlatıyor, işi yarına yetiştiremeyecek diye kaygıdan iki büklüm. (Az evvel gidip öptüm, oradan biliyorum.)


Bu Ex-dost, bana olan borcunu ödemiş olsa Havva gene çalışacaktı muhtemelen. Sonuçta torunlarımıza yetecek miktarda bir paradan bahsetmiyoruz burada. 



Ama bu bir şeyi değiştirmiyor.


Allah belasını versin bu itin.

Allah kahr u perişan etsin.

Allah yediklerini çıkarmayı nasip etmesin.

Allah hastalıklara duçar etsin.

Allah yokluk ve perişanlık göstersin.

Allah sevdikleriyle en ağır imtihanları yaşatsın.

Allah yaktığı canlarının acısıyla intikam alsın.


Çocuklarına beddua etmemek için çok zor tutuyorum kendimi.


Bende açtığı ölümcül yara, anlatabileceğim gibi değil. 



Deveyi yardan uçuran bir tutam ottur derler. Allah, kenarında taze otlar biten uçurumları önünden eksik etmesin. 

Amin.

    Amin.

        Amin...

          

(Gregor Samsa, senin de alacağın olsun, gece gece sen vesile oldun bu kadar öfkelenmeme.)






14 Eylül 2022 Çarşamba

Görmemiş Bir Adamın 55m2 Teraslı Evi Olması Üzerine...

Dün taşındık yeni evimize. Kaotik ve yorucu bir nakliye macerasıydı, sabahın dokuzunda başlayıp ikindi vaktine kadar sürdü. Kitap kolilerinin sayısı 44, mutfak ve diğer kırılacaklara ait yaklaşık 10 koli var, valizler, sayısız hurçlar derken açılıp yerleştirilmesi gereken bir dünya eşya var. Havva sürekli bir şeyleri kaldırma, ortalığı toparlama derdinde, elimden geldiğince yardım ediyorum ama eril söylemle bu yazıyı sakatlama pahasına*** altını çizmem gerekiyor ki bu gibi işler kadınların görev ve sorumluluk alanına giriyor; yani konsol diye bir şey var mesela, hayatımda hiçbir yeri olmayan bir mobilya. İçinde ne olduğunu da bilmiyorum, içine ne konulacağına da. Mutfak eşyaları eh, bir yere kadar bilgim dahilinde, kılık kıyafetlerim de öyle, ama neticede ezici olarak Havva’nın konusu bunlar. Kızcağız haliyle benden fazla yoruluyor bu aşamada. 


Anne - babasına depremden sonra inşa edilmiş, nispeten daha güvenli bir binaya taşınmaları hususunu yıllardır bezdirecek ve bıktıracak sıklıkta bıkmadan dile getiren ben, her ne kadar karot testleriyle sağlamlığı teyit edilmiş de olsa depremden bir sene yaşlı bir apartmana yerleştik. Böyle gelgitler, hayatın renkleri işte: Evlendikten sonra yaşadığımız Fatih’teki evimiz 2. derece tarihi eser statüsündeydi, 1930 yapımıydı, binanın dış cephesini boyatmak için belediyeden bir sene izin beklemiştik, anlayın yani acayipliği. İki sene oturup dün ayrıldığımız Bostancı’daki evimiz ise 2014 tarihliydi, doğrusu 1930 senesinde doğup 2014’te ölen biri 84 yıl yaşamıştır ve uzun bir hayatı olmuş diye düşünülür, şimdi ise 1998 yılında inşa edilmiş Küçükyalı’daki bir apartmanın dubleks dairesinin üst katında, az önce sigara içtiğim terasın kapısının yanında ayaklarımı tabureye uzatıp yazıyorum bu blog yazısını. 


Nispeten tüm eski evlerde karşılaşılan kimi nahoş sürprizler bizi de rahat bırakmayacak gibi: Elektrik ama özellikle su tesisatında bizi uğraştıracak ciddi sıkıntılar var. Büyümemesi için dua ediyorum bu sorunların, ustalar duvar filan kırmaya kalkarsa – ki öyle bir olasılık ufukta belirdi bugün- içim sızlar vallahi. Evet, emsallerine göre uygun fiyata bulduk bu daireyi, bu hem bizim, hem emlakçımızın hem de endeksa ismindeki değerleme sitesinin yorumu. Acaba diyorum, dairedeki bu problemler yüzünden mi fiyat cazip olarak gösterildi? Belki. Bilmiyorum. 


Hayatında hiç merdiven görmemiş, yükseklere çıkma huyu/merakı olmayan kedi kızımızın evdeki şaşkınlığını keşke videoya alabilseydim… Hayıflanmamak elde değil. 


Günün sonunda Havva mutlu. Babam evi beğendi, deniz - Adalar manzarasını çok sevdi. Annem lütfedip teşrif etmedi hala, kayınvalide de kayınpederi bırakıp evden çıkamıyor. Baldızlar bayıldılar. 


Ben hala şaşkınım. Kuyruklu prensesim gibi. 


Bakalım bu evde neler yaşayacağız, hadi hayırlısı. 




*** Ben böyle cümleler kullanacak adam mıydım ya... Ne oldum demeyeceksin, ne olacağım diyeceksin.


4 Eylül 2022 Pazar

Yeniden Ev Taşıma Üzerine...

Toparlanmaya başladık. 23 Ağustos’ta tapu dairesindeydim evin satış işlemleri için, 31 Ağustos’ta da bu kez aldığımız evi üstüme almak için aynı tapu dairesine gittim. Bir mâni olmazsa bir hafta-on gün içerisinde Küçükyalı sakini olacağız. Ses izolasyonu sıfır, gerçekten sıfır olan bir apartmanda, insanın üst katına narsistik kişilik bozukluğu olan bir üst kat komşusuna denk gelmesi nasıl bir talihsizliktir anlatamam. Çengelköy’de bir yalıda ya da Bahçeşehir’de villada yaşadığını sanan ve hiç kimseyi umursamadan her istediğini yapma hakkını kendine gören, empati yoksunu rezil biri. Tüm aile manyak, 76 yaşında olduğunu söyleyen baba gözümüzün içine baka baka yalanları sıralar, 40 yaşındaki sefil oğulları ruh hastası. Eksiksiz, tam bir narsist. Bizim halk narsist denildiğinde aynada kendine bakıp orasını burasını okşayan, öpen birini anlıyor, ama narsist kişilik bozukluğu olan, başkalarına hayatı zehreder. Çok acayip bir şey. Bir de anne var üst katta, o da 70’ine merdiven dayamıştır herhalde, konuşması, hareket ve mimikleri berbat bir yetimhanenin zalim görevlileri elinde büyümüş on yaşında çocuk gibi, bakışlarına bile sinmiş korku ve endişe belirgin şekilde hissediliyor karşısındayken. Neyse, uzatmayayım, Allah çok sıkıntı çektiği ve hala da çekmeye devam ettiği belli olan o kadıncağıza yardım etsin, baba-oğul da kahr u perişan olsun dilerim. Kiracı değiller, aksi gibi kentsel dönüşümle yeniden inşa edilmiş bu koca apartmanda birkaç akrabaları var, yani yönetim kararı, çoğunluğun talebi vs. başka yollara da tevessül etmek anlamsız. O kişiler bize acır gibi bakıyorlardı çoğu zaman, çünkü meselenin farkındalardı elbette. Şimdi kısmetse buradan siktir olup gidelim, yeni ev sahibine öyle acısınlar. Biz sırayı savmış olduk iki senede.


Taşınma niyetimizi pekiştiren hususlardan bir başkası, daha büyük bir eve geçme isteğimiz. İki kişiyiz ama 100metre kare 3+1 daire yetmiyor, neticede bir oda Havva’nın ofisi durumunda, bir diğer oda tümüyle kitaplık. Salon kaldı geriye, bir de yatak odası kaldı. İyice yaşlandıklarında aile büyüklerinin de yanımıza gelme durumları olacak diye düşündük, o yüzden hamlemizi dubleks ve geniş bir ev üzerine yaptık. Sonuç: 4+2 dubleks bir ev. Şimdi, eşyaları toplarken bir yandan da mobilya yerleşim düzenini konuşuyoruz Havva ile, belli ki bunca masrafın üzerine mobilya da şart oldu, odalar boş kalacak yoksa. Ona da sıra gelir artık. 


Bir hafta – on güne bu iş biter umarım. 





25 Temmuz 2022 Pazartesi

Aile Bütünlüğüne Düşman Bir Virus Üzerine...

Yazmıyorum, yazmayacağım, yazmak artık iyi gelmiyor bana, bir müddet susayım diyorum, tarihe not düşmeyi gerektirecek olaylar yaşanınca çaresiz kişisel maarif takvimi görevini de yerine getiren bloğa kös kös geri dönüyorum.


Havva dün Covid+ çıktı. Büyük olasılıklı annesinden/ailesinde kaptığını sanıyorum, çünkü arıza kayınpederin kronik hastalıkları şiddetlenmişti geçen hafta, çok sık gidip geldi onlara. En son Cuma sabahı gene yardım için oradaydı, annesini burnu akar halde görünce şüphelenmiş, eczaneye çıkıp evde yapılan test kitlerinden almış ve annesi hooooop pozitif. Derken aynı gün ailenin tümünün covid olduğunu tescillendi hastaneden gelenlerin yaptığı testlerle. Eve geldiğinde aramıza mesafe koyduk bir parça, dün ise boğazının ağrımaya başladığını söyleyince alarm çanları çaldı bizde. Evde test kiti vardı, evet, Havva da pozitif. Beraber hastaneye gittik hemen sonra, teyit için tekrar test, bu defa bana da yaptırdık. Netice, Havva’nın pozitifliği tescillendi, bense negatifim. Herkesin Covid illetine duçar olduğunu annesine geçti akşam, hem bana bulaştırmamak, hem de bizim eve gelen giden çok oluyor, bir sorun yaratmamak için. İzolasyon müddetince ayrı kalacağız sanırım. İlk geceyi geçirdi, sabah sesi dünden çok daha kötü geliyordu. İnşallah bir an evvel iyileşir, düzelir, kavuşurum nûruma.


Gelen giden oluyor dedim, çünkü evi satışa çıkardık, komşularımızdan gına geldi ve üst katında kimse olmayan dubleks bir eve taşınmayı istiyoruz. By the way, Allah bina inşa ederken ses izolasyonu yaptırmayan müteahhitlere lanet etsin. Allah narsisistik kişilik bozukluğu olan insanların komşuluğundan bizleri/sizleri muhafaza buyursun. Allah hepsinin belasını versin. 


Şu tuhaf günleri kazasız belasız atlatmayı diliyorum tüm kalbimle. 


20 Haziran 2022 Pazartesi

Parçalanma Üzerine...

Egom tuzla buz halde.

Onurum yerle yeksan.

Özsaygım beni terketti.

Hiç yaşamadığım türden bir depresyonda boğuluyorum bir süredir.

İçimdeki eziklik hissi gün be gün katlanıyor.

Ellerimin titremesi bir yana ayaklarım beni taşımıyor sanki. Kollarım bomboş.

Havva'ya bile anlatamıyorum. Anlayamaz. Anlamıyor zaten.

Bağırsaklarımın isyanı bir yana, kalbimin isyanından endişe ediyorum. Sıkça ağrıyor, sıkışıyor. Göğüs kafesimde ikiye bölünecek sanki. 

Daha önce böyle hissetmemiştim hiç. Korkunç bir haldeyim.


25 Mayıs 2022 Çarşamba

İstememek Üzerine...

 Hiç bir şey yazmıyorum çünkü canım istemiyor. Yazacak çok şey var aslına bakarsanız, ama ağırlığını iyiden iyiye hissettiren ağırlık bezdirdi beni. 


22 Mart 2022 Salı

Blogu Not Defteri Olarak Kullanmak Üzerine...

Malum, karmaşık ve düzensiz bir blog bu. Konsept kavramı hiç uğramadı buraya. Bazen çok kişisel yazılar oluyor, kimseyi ilgilendirmeyen. Kimi yazılar (gene kimsenin önem atfetmeyeceği) sosyal, dini, ekonomik vs. mevzular hakkında zırvalanıyor. Birtakım metinler de pekâlâ elimin altında bulunsun istediğim bilgi notlarının blog yazısı formunda dile getirilmesi şeklinde düşünülebilir. Ama bu defa düpedüz bazı notlarımı yazacağım buraya, aynı mantıkla: Elimin altında bulunsun. Ne de olsa blog kapalı ve kimse okuyamaz. Olursa gelecekte kamuya açılırsa, zaten kimse gene merak etmez, açıp bakmaz. Neyse, girizgahı böyle yaptım, notları düşeyim şimdi aşağıya. Konumuz,


TASAVVUF, VELAYET, MEHDİ, OSMANLI:



Kökler:


a) Kuran-ı Kerim+Hadis+Sünnet asli kaynaklar

b) Doktrin/teori haline gelmesi Hristiyanlık+Musevilik+Zerdüştilik+Budizm+Neo-platonizm+Hermetizm

c) Tasavvuf bir Mevali işi. Hicaz kaynaklı ehl-i tasavvuf çok az, Mısır, İran, Irak, Horasan ve Endülüs ağırlıklı. (Hepsi kozmopolit yerler.)

d) Teori haline gelmesinde [yani zühd’ten sonraki aşama] b) maddesinde yer alanlarla ilişki/etkileşim ve tercüme hareketlerinin de büyük önemi var. (Plotinus’un Enneadlar’ını Aristoteles yazmış sanıyor Araplar, çevirileri asla unutma, Süryaniler Yunanca’dan Arapça’ya çeviriyor bu metinleri. Bir Rus’un Hegel’i Japonca'ya çevirmesi gibi bir şey.)

e) Yunus Suresi 62. Ayet: “Bilesiniz ki Allah dostlarına asla korku yoktur; onlar üzüntü de çekmeyecekler.” Buradaki ‘Allah dostları’ evliyaallahi kelimesinin çevirisi, veli sözcüğünün çoğulu. Veli; dost, yardımcı, koruyucu anlamlarına geliyor. Veli olduğu iddiasında bulunanlar/düşünülenler/yakıştırılanlar bundan dolayı otomatikman Allah dostu kategorisine alınmaya başlanıyor. Onlara korku yoksa, korkacakları bir durumları yok demektir, yani Allah’tan korkmalarını gerektirecek bir fiilde bulunamazlar. Üzüntü çekmeyeceklerse pişmanlık duyacakları bir şey de yapmazlar, söyleyemezler. Bu nokta önemli: ayeti bu çerçevede değerlendirdiğimizde tasavvuftaki velilerin hatadan azade, yanlıştan korunmuş, günahsız kişiler olduğu sonucu çıkıyor. İnsan değil, melek formuna benziyor halleri. Papa’nın makamı gibi; pir ü paklar.

f) Özellikle hadislerle çalışıyorlar; hadis ilminin kurallarına göre doğrulanamayan hadisler için de “keşf ve ilham yoluyla” kendilerine geldiğini söylüyorlar. Hadis denilen kaynağı da bükmek bu. (Başta İbn Arabi) Bir de rüyalarla çalışıyorlar.


Babalar:


Tirmizi: 10.yy ilk yarısı. 

Velayet teorisi

Kutup kavramı, Hatmü’l velaye, Velayet


Sühreverdi: Ölümü 1191.

İşrakilik bunun işi. Bilginin kaynağı keşf ve hads diyor. Antirasyonalist.

Selahattin Eyyübi idam ettiriyor.


İbn Arabi: Ölümü: 1240

a) Vahdet-i Vücud’un mucidi değil ama teorisyeni.

b) Allah ve kul arasına velayeti yerleştirdi.

c) Tirmizi’nin kitabını okuyor, hayatı değişiyor.

d) Pek mütevazı, ‘hatemül’l evliya benim’ der.

e) Öyle uç söylemleri var ki, başka sufiler bile onun tarafını tutamamış, Allah’a havale etmişler. İbn Teymiyye’ye göre şeyh’ül ekfer bu adam.

f) En önemli eserleri, Fütuhat-ı Mekkiye (Allah bu kitabı bana ilham etti diyor. Yani nerdeyse vahyedildi diyecek) ve Fusus'ül Hikem (Hz. Peygamber bu kitabı bana rüyamda verdi, kendimden bir şey katmadım diyor.)

g) O dönemlerin eserlerini ele alırken daima yazılanların tahrif edilme olasılığını, ekleme-çıkartma gibi ihtimalleri daima akılda tutmakta fayda var. Bu sadece İbn Arabi için değil herkes için geçerli. 

h) Mevlana ile ilişkisi ilginç. Aynı dönemde ikisi de Anadolu’de buluyorlar ama aralarında hiçbir temas yok, aksine arkadan konuşmaları söz konusu.



Ara Not: 

 

Zahiri bilgi = İlm = knowledge

Batıni bilgi = marifet = gnosis



Velayet Konusu:


1- Velinin Allah tarafından korunması, böylece günah işlemeyeceği konusu. Allah bu kişilere müthiş güçler, lütuflar, fevkalade haller verir. 

2- Veli olağanüstü bir varlık, hatem’ül evliya ise veliler üstü bir veli.

3- Mevlana’ya göre; veli ölüyü diriltir, kaderi değiştirebilir, hafızayı silebilir vs. Veliler sayesinde yağmur yağar, bitkiler büyür. Doğaya hükmederler. [ a) ‘kışt kışt dedim, depremi geri gönderdim’ diyen şeyh. b) Fatih Sultan Mehmet’in Otman Baba’sı.

4- Peygamber= Mucize, Veli= Keramet

5- 13.yy’da ‘veli mi daha büyük, nebi mi daha büyük?’ tartışmaları. İbn Teymiyye’nin duruşu.

6- Nur-u Muhammedi konusu, velilerin kendilerini dayandırdıkları nokta.



Kutup Meselesi:


a) İnanılmaz yetki ve güçlere sahipler. Fakih-kelam grubu bu öğretiyi şiddetle eleştirdi.

b) Dünyada hükümdar, kral vardır. Kainatın da (Allah tarafından atanmış) manevi bir hükümdarı vardır görüşü.

c) Kelime kutup yıldızından geliyor. Daha da geriye gidilirse, kutup; değirmen taşının sabitlendiği mile verilen isimdir. Kutup olmazsa değirmen taşın dönmez. Paralel olarak kutup olmazsa dünya var. Mutlaka bir kutup vardır.

d) İbn Haldun, bu işin İsmaililer’den kaynaklandığını söyler. Şii İsmaililer’e göre, Allah, imamlara (cami imamı değil, Şii imamlara) hulul eder. Kutup inancı da bu durumun tasavvuftaki izdüşümüdür. 

e) Hakikat-i Muhammedi burada anahtar kavramdır. İbn Arabi ‘bir tarihi, cismani, doğan, yaşayan, ölen Hz. Muhammed vardır’ der, ‘bir de hep var olmuş, olan ve olacak ruhani varlık olarak’ varlığın merkezine konulan Hz. Muhammed ele alınır. Hızır mesela, tasavvufa göre Hz. Musa’dan üstündür. Daimi kutup Hz. Muhammed’tir, sahib-ül vakt denilen kişi, onun yerine vekaleten bakan kutuptur. 

f) Gavs ve Kutup aynı şeydir. Kutup yardıma çağırıldığında Gavs olur.

g) Tarikatlar, tasavvufun kurumsallaşmış hali. Dolayısıyla her tarikat kendi şeyhinin kutup olduğuna inanır. Kutup enflasyonu buradan kaynaklanır. 

h) Bir sürü tarikat ve farklı kutup telakkileri var, mesela Melamiler’e göre kutup sadece Anadolu’dan çıkar.

i) Kutup maddi dünyaya hükmeden manevi hükümdardır.

j) (K.S) kısaltması, kutup, yani şeyhler için kullanılır. Açılımı ‘Kuddise Sırrehu’ manası sırları, gizli bilgisi, özel ilmi takdis olunsun şeklinde.

k) Tasavvufla Şiiler arasında anormal bir etkileşim var. Şiiler zamanın imamını tanımadan ölürsen kafirsin derler. Mevlana da zamanın kutbunu bilmeden ölürsen kafirsin der. Şii İsmaililer’e göre Mevlana, Attar kendi müridleri.




Ricalü’l Gayb Meselesi:


1- Ricalü’l Gayb: Gayb Adamları

Ricalullah: Allah’ın Adamları.

2- Hiyerarşik velayet şeması. Kozmik düzen adına ne varsa onlardan sorulur.

3- Kuran’daki bazı ayetlere dayanıyorlar, görünmez meleklerin savaşlarda Peygamberimize ve sahabelere yardıma gelmeleriyle alakalı ayetler bunlar. Birtakım hadisler de var, hadis ilmiyle teyid edilemeyen, güvenilmez hadisler bunlar. Ama hemen “batını değil zahiri bilirsiniz siz” itirazı geliyor sufilerden. 

4- Ricalü’l gayb, Kutup liderliğinde bir politbüro gibi çalışır.

5- Allah’ı tam manasıyla bilme iddiasındalar ve Allah’ın bilinme isteğini karşıladıklarını söylerler.

6- 1 kutup, 2 imam, 4 evtad (direk), 7 abdal, 12 nukaba (nakipler) vs. vs. 

7- Ricalü’l Gayb’a inanmayan kafir olur diyen sufiler var.

8- Allah’ın görünmez, bilinmez, olağanüstü güçlerle donatılmış süper ordusu. Yağmuru onlar yağdırır, depremi onlar yaptırır, bitkileri onlar yeşertir, güneşi onlar doğdurur, vs.  



Tasavvuf ve Mehdilik:


1) Şiilikteki 12 imam ve Gizli İmam kavramlarının içselleştirilmesi.

2) İbn Haldun tasavvufun ilk dönemlerinde Kutup ve Mehdi kavramlarının olmadığını, bunların Şii kökenli olup Sünnilerce absorbe edildiğini söyler.

3) İslam siyasi hayatına hükmedemeyen Şiiler, 7.yy sonlarında beklenen bir Mehdi anlayışı geliştirdiler. 

4) İbn Arabi, Fütuhat-ı Mekkiye’sinde şov yapıyor: Anadolu ve İstanbul’un fethinden sonra Horasan bölgesinde Deccal ortaya çıkacak, Yahudiler ve Türkler onu takip edecek diye iddia ediyor. Ardından Mehdi zuhur edecek, hatasız ve masumdur diye vurguladıktan sonra Mehdi’ye en büyük düşmanlığı fakihler gösterecek diyor.

5) Devirlerinde I. Murad’a ve II. Beyazıd’a kutup denmiş.

Fatih’e uygun görülmemiş! Kanuni’ye hem mehdi hem kutup denilmiş, O da samimiyetle inanmış buna.



Son Notlar:


a) Toplumlarda okuma-yazma oranı neredeyse sıfır, tefekkür için okuma yazmanın ne kadar elzem olduğu düşünülürse, avam tarafından bu anlatıların sorgusuz sualsiz kabul edilmesi anlaşılabilir. Onun yerine sözlü iletişim yoğun, sözlü iletişimde insanlar tanımlarla, kavramlarla uğraşmaz. Eğilip bükülen kavramlar kitleye olası ve itiraz edilemez, sorgulanamaz gelir. Üstelik bu anlatı otoritesi sorgulanamayan biri tarafından anlatılıyorsa. Akıl almaz olaylar böyle kabul görür. Anlatanın karizması da son derece belirleyicidir.

b) Medrese, kitabî islamdır (fakihler), Tekke şifahi-tecrübi islamdır (sufiler.)

c) Veli sadece manevi önder değil, her sıkıntı, aile içi problem, hastalık [hocaya üfletmek] konularında da otorite kaynağıdır. Zaten hatasızdır. Yanlış yapmaz. Allah yaptırmaz ki, onu korur, o nedenle Veli ne dese doğrudur. Her ne ederse bir hikmeti vardır. Sual olunmaz.

d) Hadislerdeki ahirzaman vurgusu, Mehdi beklentisini perçinleyen bir sebep.

e) Kıyamet hesaplamaları, Mehdi hesaplamaları gibi de ele alınabilir. Cifr, vıfk, astroloji. Suyuti mesela, h. 1300’lerden yani miladi 1800’lerin sonlarında kıyametin kopacağına eminmiş.  

f) İbn Arabi’nin kaleminden çıkmadığı muhakkak olan ama kendisine atfedilen bir kitap var: Şeceretü'n-Numaniyye fi'd-Devlet-i Osmaniyye. İbn Arabi öldüğünde henüz Osmanlı Beyliği bile ortada yoktu ama bu kitapta (güya) İbn Arabi Sahabe döneminden sonra en mükemmel ve olgun devletin Osmanlı Devleti olacağını, Osmanlı Devletinin kıyamet kopana kadar yaşayacağını yazıyor. 

g) İbn Arabi’nin çizgisindeki sufilerden İsmail Hakkı Bursevî bu öngörüyü ileri taşıyor, “Osmanlı Hanedanının son temsilcisi de Mehdi’nin ta kendisidir” diyor.

h) Kesinlikle dikkat çekici olan, 1505 senesinde ölen e) maddesindeki Suyuti’nin kendisinden 300 sene sonrayı işaret edip kıyamet/mehdi tarihi vermesi. 19yy sonlarında da Osmanlı Devleti’nin yaşadığı toprak kayıpları, ekonomik ve toplumsal olaylar insanlarda kıyametin kopmasına ramak kaldı psikolojisi yaratıyor. Şeceretü'n-Numaniyye fi'd-Devlet-i Osmaniyyedeki öğretiyi benimsemiş ve Osmanlı Devletinin son devlet olacağına inanmış insanlar, bu kaotik dönemde kıyametin her an koptu kopacak olduğu düşüncesine kapılıyorlar. 

Güneş mi parlıyor kapının arkasında, azgın bir ateş mi var yoksa? Doğrusunu Allah bilir. 



  

Notların Notu: Selefiler ayrı, Sufiler ayrı. 

1 Mart 2022 Salı

Lord Byron'a İthaf Üzerine...

 

Resim bana ait. Hayret değil mi? 



Okuduğum andan beri içimde tuhaf şeyler hissettiren aşağıdaki kıtada Lord Byron şöyle buyurmuş:



LXXXIV


Hangi derin yara iz bırakmadan kapanmıştır?

Uzun süre kanasa da kalp, yıpratmak için iyileşir 

Onu çirkinleştiren şeyi; kendi umutlarına 

Karşı savaş verip kaybedenler, sessizleşirler

Belki ama boyun eğmezler; ininde

Nefesini tutup bekler Kararlı Tutku,

Yılları telafi edeceği âna kadar; ümidini kesmesin kimse:

O geldi, gelir, gelecek – cezalandırma 

Ya da affetme gücü – yavaşlayacağız BİR olduğumuzda.



*

Çok ısınamadığım yukarıdaki çeviri bu kitaptan


Orijinali de aşağıda:



What deep wounds ever closed without a scar?

The heart's bleed longest, and but heal to wear

That which disfigures it; and they who war

With their own hopes, and have been vanquished, bear

Silence, but not submission: in his lair

Fixed Passion holds his breath, until the hour

Which shall atone for years; none need despair:

It came--it cometh--and will come--the power

To punish or forgive--in ONE we shall be slower.