Nerdeyse iki aydır bloğa uğramıyorum. Tekrar yazmaya başladıktan sonra bu kadar uzun bir ara vermemiştim sanırım. O kadar çok olay ve duygu var ki yaşanan, aslında gün aşırı buraya bir şeyler karalasam olurdu, ama canım istemedi. Ne enerjim ne de hevesim vardı. Bazen insan susmak istiyor. Yalnız kalabilmek, hatta blogsuz kalabilmek bile bir ihtiyaç, çünkü hiçbir şey düşünmemek istiyor insan kimi zaman. O vakit lichess’e ya da komik kedi videoları sığınıp saatlerce sessizliğe gömülüyorum; blog ise doğası gereği kendimle bir konuşma, kafamın içindeki sesler ve bu konuşmaların yazıya dökümü olduğundan bir daha bir daha üzerinden geçmek istemiyorum olanların, yaşananların, hissedilenlerin. Öte yandan hem epeyce uzun zaman oldu, hem de kendimce gelenekselleşmiş yılsonu postunu yazayım dedim, oturdum bilgisayarın başına. Kayıt altına almak için. Ha, kendime ne kadar katlanabileceğimi bilmiyorum, o da ayrı mesele.
Bir sürü mevzu var şu an yazmayı düşündüğüm. Ne kadar uzun ya da özensiz yazdığıma bakmayın, karmakarışık şeyler işte. Yani bir sıralama olduğunu düşünmeyin. Değindiğim konuya göre yazdıklarımın kelime, satır sayısını da değerlendirmeyin. Sadece yazmak için oturdum buraya. Bu kadar ayrı kalınca blogtan, öyle bir plansızlık oluyor işte.
İki aydır yazmadım diyorum. Bu sene önce büyük amcamı coronavirusten, sonra küçük amcamı kanserden kaybettikten sonra, Kasım ayının son günlerinde kayınpederim vefat etti. Burada onun benim için, Havva için, ailesi için, çevresi için varlığının ne ifade ettiğini, yokluğunun ne anlama geldiğini anlatacak değilim; her yönüyle aykırı bir insandı, kendisine yakışacak şekilde sıradışı bir şekilde öldü. Sağlığı kötüydü, kalp yetmezliği ve aşırı yüksek seyreden diyabet hastalıkları vardı. Kulakları neredeyse hiç duymuyordu, gözleri de hakeza, önüne gittiğinizde şekil/siluetten kim olduğunuzu ancak tahmin edebilirdi, %10’unun altına düşmüştü görme yetisi. Gene de kafa zehirdi adamda. Havva’nın doğum günü kutlamasını iki gün gecikmeyle onların evinde yapıyorduk, pastamızı yedik, güldük eğlendik, aklımda dünya kupasındaki Arjantin- Meksika maçını izleme hayali olduğundan kalktık, evimize geldik; Messi 64. dakikada golü attığı an Havva’nın telefonu çaldı, baldızlardan biriydi arayan, kayınpederin fenalaştığını, 112’yi çağırdıklarını söylüyordu ağlayarak. Golün tekrarlarını izlemeden telaşla fırladık evden, binalarının önünde ambulans bekliyordu, hızla yukarı çıktık, sağlık personeli kalp masajı yapıyor, oksijen veriyorlardı kayınpedere. Demek kalbi durmuştu, solunum da öyle. Evde bağırtı, ağlama, panik, dehşet. Yarım saat kadar böyle sürdü, sonra bir şekilde ambulansa indirdik, orada devam ettiler müdahaleye, ardından hastaneye götürdüler. Biz de peşlerinden. Aslına bakarsanız ölüyü geri döndürmeye çabalıyorlardı. Havva’nın doğum günü pastasını yedikten beş saat kadar sonraydı, kapısında bekleştiğimiz acil servisten çıkan doktor yanımıza gelip başsağlığı diledi, maalesef kaybettik diyerek. Saat 01.00’di o sırada, ölüm belgesi, 03.00’te geldi, sabah 08.30’da morgdan aldılar, gasilhane işlemleri, öğlen namazını müteakip defin. Her şey o kadar çabuk oldu ki insan idrak etmekte zorlanıyor. Mekânı cennet olsun. Aslına bakarsanız geri dönüşü olmayan bir hastalığa mahkûm biri için ne (daha fazla) çektiği, ne de (daha fazla) çektirdiği türden, ansızın uçtu gitti kayınpeder. Bu açıdan yakınlarının teselli bulacakları bir nokta bu; doğrusu bilgisi, görgüsü, neşesi ve keyfi ölçüsünde bencil, zalim tabiatlı, takıntılı biriydi: Hakikaten hem âlim hem deli, hem komik bir haylaz çocuk hem psikopatinin sınırlarında gezinen bencil bir tarzı vardı. Geçmişte ona dair pek çok şey yazdım buraya. Di’li geçmiş zaman. Artık yok.
Babam iyileşemiyor. Tüberküloz Menenjit tedavisi, tüberküloza bakan BVSD’ne ve enfeksiyona bakan Dilmener Hastanesi doktorlarına göre gayet iyi, yolunda gidiyor gitmesine, ne var ki bir ay kadar önce, kimsenin anlam veremediği, babamı acılı inlemelere boğan türden ağrılar başladı uyluklarında, kalçasında, dizlerinde. Ortopedi, nöroloji, kardiyoloji baktı, teşhis koyamadılar. Çeşitli ilaçlar deneniyor ama bir sorun düzelince diğeri baş gösteriyor bu defa, bir yandan da çok ağır bir hastalıktan yeni yeni sıyrılıyor olmanın verdiği endişeli hal, yeni ve teşhis koyulamayan bir başka sorun mu var kaygısı yaratıyor haliyle. Çocuk gibi oldu, zaten hiçbir zaman zihinsel anlamda çok parlak biri değildi ama yaşlılık, geçirdiği hastalığın yarattığı travmalar, belki de ilaçlar filan derken anlayışı, kavrayışı iyice zayıfladı. IQ testi yapılsa 60 çıkacağından şüpheliyim. En basit şeyleri anlamıyor, bir daha bir daha soruyor. Üzülüyorum. Annemle paylaştığımda itiraz ediyor bana, kırk sene önce de, otuz sene önce de böyleydi deyip bir anda çeşitli yaşanmışlıklar, anekdotlar anlatmaya başlıyor. Ben son dönemde babamla çok daha fazla zaman geçirdiğim için (güya) yeni fark ediyormuşum. Bu kadınların hiçbir şey silinmeyen hafızalarından korkulur. Neyse, babamın hastane-doktor maratonu ve ilaç tüketimi artarak devam ediyor. Peki nereye kadar… bilemem ki.
Annem uzun ve detaylı tetkiklerin ardından (akciğer) tüberkülozu olmadığını öğrenince kuş gibi hafifledi. Babama bakterinin kendisinden bulaşmadığının netleşmesiyle de olabilir, bilmiyorum. Sanki sağlıklıymış gibi havalara büründü, halbuki haftalarca bir sürü film, test, ilaç, muayene sürecinden geçmesinin nedeni zaten başkaca sorunların da varlığıydı: Kimi tüberküloz değil organize zatürre dedi, kimi kardiyolojik bir problem ihtimalinden dem vurdu. Umurunda değil. “Kendimi daha fazla kurcalatmak istemiyorum” diyerek olaya el koydu, tüberküloz değilse başkaca bir sorunu da yokmuş gibi konuyu kapattı. Sonrasında araya bir katarakt ameliyatı sıkıştırdı, şimdi dikkati gözleriyle alâkalı daha çok. Nihayetinde tüberküloz olmadığı da anlaşıldı şişkonun. (Burada çok şükür diyoruz.)
Havva, benim güzel sevgilim tüm bu süreci çok güzel yönetti, yönetiyor. Diğer aile üyeleri gibi Havva da babasının ölümünü vakur, asil bir tepkiyle karşıladı, üzüntüsünü ölçülü, metin bir şekilde yansıttı dışarıya. Ani bir ölüm herkesi sarsar. Babasına aşık kızlardan değildi, doğrusu onu sevdiğine bile kuşkuluyum. Ama ne olursa olsun baba figürü çok gizemli bir olgu. İnsanlık tarihinin en gizemli ve anlaşılmaz ilişkisinin baba-oğul arasında olduğunu söyler dururum, ama baba-kız ilişkisi de çok tuhaftır aslına bakarsanız. Freudyen bir hava taslama gibi bir niyetim olduğunu sanmayın lütfen, lakin baba kavramı bilinçaltında Tanrıya tekabül eder pekâlâ. Hele sevmediğiniz bir baba söz konusuysa, o zaman mesele daha da karmaşıklaşır: bu blog yazısını gereksiz geyikle doldurmaya niyetim yok, endişelenmeyin sakın: Şu kadarını söylemekle yetineyim, çok değerli ve ruhen olgun bir ailenin kızını almışım, zaten seviyordum onları ama bu vefat sonrası tavır ve tutumlarıyla iyiden iyiye hayranlığımı kazandılar. Havva’m ise bir taraftan benim anne-babamın kızı olarak onlara yardıma koşuyor her daim, benimkiler de kızları gibi seviyorlar sevgilimi. Bunlar güzel şeyler.
Ve ben… Berbat haldeyim deyip Tanrı’yı gücendirmek istemiyorum; ama çok yorgun, tükenmiş hissediyorum kendimi. Fiziksel yorgunluk ayrı, ruhsal yorgunluk ayrı. Allah affetsin evet, berbat haldeyim.
Psikolojimin iyi/kötü olduğuna dair gösterge, kitap okuyabilmem. Kendimi bu kadar net, basit bir ölçekle ifade edebilirim. Vakitle ya da başka fiziksel yorgunlukla ilgisi yok, eğer kafam rahatsa mutlaka kitap okurum ben. Şu postu hatırlar mısınız bilmem, 672 sayılı KHK ile ihraç olmamın üzerinden bir seneden fazla geçmişken yazmıştım, siktir edilmemin ardından elime ilk defa ancak bir kitap alabildiğime dair tarih düşmüştüm bloğa. (O zaman aralığında Havva ile evlendiğimizi ve dolayısıyla evlenirken ruh halimin pek normal olmadığı gibi bir sonuca varmayın ha, aman.) Babamı perişan eden tüberküloz menenjitle Eylül aynın sonunda tanıştık, Ekimin ilk üç haftası hastanede yatarken ben de (üç gün hariç) 7/24 yanında refakatçisiydim, çantamda okumayı çok istediğim bir kitap vardı, iki üç kez elime almıştım ama nafile, yarım sayfa bile kafama girmiyordu, çantaya atmıştım her seferinde gerisin geri. Taburcu olduktan 10-15 gün sonraya kadar devam etti bu durumum, ardından babamın sağlığı düzeldikçe ben de biraz toparlandım, gene kitap okumaya başladım. Derken gene, hala da teşhis edilemeyen bahsettiğim ağrıları başladı ve ben gene dağıldım. Boş vaktim olmadığından değil, ilk fırsatta elim lichess’e gidiyor. Bunu yazmıştım galiba yukarıda. Neyse. Kafasını toplayıp yarım sayfa kitap okuyamayan ama saatlerce, gece üçlere kadar online bullet satranç oynayan arıza birine dönüştüm böylece. Ne zaman normale dönebilirim, fikrim yok.
Sağlığım da bozuluyor. Geçmiş zaman terazide 111kg gördükten sonra dikkatli bir diyet ve bol yürüyüşle bu sene içinde 92.7kg’ye düşmeyi başarmış bir şişkoyken geçenlerde tartıldım, 97kg. Şeker-çikolata-hamur işi tüketiminde tavan yaptım bu süreçte, diyabet hastası bir şişko olarak bunlar çok fena şeyler. Stres bana bunları yediriyor. Son günlerde kalbimin sıkıştığını hissediyorum, bir de bu aralar çabucak yorulmaya başladım. Eskiden kötü görünen birine “hasta mısın, hasta yakını mısın?” diye sorulurmuş, ben ikinci gruptayım. Ne doktora gidebiliyorum, ne de kendime dikkat edebiliyorum. Havva endişeleniyor durumuma ama ne yapsın kızcağız?
Bir konu daha var değineceğim, bu biraz zor olacak: Babamın tüberküloz menenjitin teşhisinden önce acil servisleri çaresizce dolaştığımız yoğun günlerde zorunlu olarak namaz vakitlerini kaçırıyordum, bu durum hastanede yattığı-refakatçisi olduğum günlerde de süregitti. Refakatçi, hastanın yanında duran bir konu mankeni değildir, sürekli uyanıklık, farkındalık ve her şeye hazır olmayı gerektiren çok yorucu ve meşgul edici bir edim bu. Yatağında sağından soluna dönemeyen, su içmek için doğrulamayan ve bipete ihtiyaç duyan bir hastaya refakat etmek, ayarlı yatağı kâh yükseltmek kâh açılı duruma getirmek, hemşirelerin getirdikleri ilaçları ya da talimatları zamanında uygulamak, saatlerce bir temizlik personelinin müsait olmasını beklemek, ziyaretçiler, ihtiyaçlar vs. derken fırsat bulamadığım çok oldu. Bu arada sevgili Şeytan’ım, sağdan sağdan yaklaştı bana. ‘Do ut des’ dedi. Romalıların paganist geçmişlerinden gelen, ama pekâlâ tüm dinlere ve çoğu dindara uyarlanacak bir deyiş bu: “Bunu sana veriyorum ama sen de bana vereceksin.” Kulluk şuurundan bihaber tiplerin bazen şöyle konuştuğunu duyarsınız, ‘kestiğiniz kurbanlar ahirette sizi sırat köprüsü üzerinde sırtında taşıyacak.’ Her haltı ye, insanlara zulmet, haksızlık yap, yalandan dolandan başka bir hayatın olmasın, ama ibadetlerinin seni kurtaracağına da böylesine emin ol. Hasiktir oradan. Tipik do ut des söylemi budur. Ben Tanrı’ya istediğini veriyorum, O da bana istediğimi verecek. Miş. Yok öyle yağma. Kulluk dediğin karşılık beklenerek yapılırsa hizmet satışına dönüşür. İyi bir insan, islamî terminolojiyle ifade edecek olursam salih bir müslüman olursun, elinden gelen her türlü iyiliği/doğruluğu yerine getirirsin, gücünün yetmediğine ise Rabbinin rahmetine sığınır, utanarak O’ndan af ve hoşgörü dilersin. Yoksa “hacca gittim, bütün günahlarım bağışlandı” gibi bir senet imzaladığını sanmak ya da "ileride tövbe ederim Allah kabul eder” diye kendini kandırmak, tam anlamıyla do ut des demek. Allah’ı kendine kul etmekten ne farkı var bu yaklaşımın? Aslına bakarsanız bu satırlar başkaca bir blog yazısının konusu olur, ben gene kendi karmaşık iç dünyama döneyim: Sevgili Şeytan’ım dedim yukarıda, babam ölümcül bir hastalıkla mücadele ederken kulağıma fısıldadı: “Yıllardır namazını kılıyorsun, iyi biri olma çabası içerisindesin, e Allah da bunu görüyor, tabi ki baban kurtulacak, iyi olacak, merak etme.” Halbuki böyle bir anlayış yok. İyilerin başına kötü bir şey gelmez diye bir anlayış yok. Ama Şeytan, sanki ben babamın sağlığına kavuşması için ibadet ediyormuşum gibi beni teskin edince, buna itiraz etmek zorundayım. Gel görelim o dönem mecburen aksattığım namazlarım için vicdan azabı duymamı da engelledi bu durum, yani kendimi kötü, mahcup hissetmemeye başladım. Evet bir karşılık beklediğim için namaz kılmıyordum ve geçerli bir sebeple terk ettiğimde bunun Allah’ın merhametiyle karşılanacağına dair ümidim vardı ama en azından üzülmeli, bu durumdan rahatsız olmalıydım değil mi? Hayır, öyle de olmalı. Bu da bir tür karşı- do ut des yaklaşımı. Gayet hastalıklı. Sonrasında bir başka kırılma meydana geldi, bu namaz dediğiniz şeyi hele terk etmeye başlayın, gerisi geliyor: Nasıl ki Havva’yı bir başka kadınla aldatmaya yelteneyim, kaçamak bir günah gecesi yaşayayım, hemen ardından her fırsatta başkaca kadınların da hayatıma gireceği o ilk aldatmadan sonra neredeyse kesinse, namaz da türlü nedenlerle aksatılsın, artık canım istediğinde, keyfim olduğunda, üşenmediğimde vs. ifa edilen bir ibadet halini alıyor. Do ut des’ten başladık, nerelere geldik değil mi? Şüphe yok ki namaz, inançlı bir müslümanın kalbinde Holy of Holies’e tekabül ediyor, hiçbir ibadet bu kişiyi bu kadar Rabbine yaklaştıramaz. Evet, neler anlatıyorum değil mi sayın seyirciler? Karmaşık iç dünyamda olan biten bunlardan ibaret. Berbat ve tam da sevgili Şeytan’ımın istediği gibi yürüyor bu işler… Toparlanacağım inşallah.
Yeni Yıl ne getirecek, çok merak ediyorum. Sağlığımı, sağlığımızı götürmesin, en büyük duam bu.
![]() |
| Gelenekselleşmiş yılın kitapları fotoğrafı. 2022 senesi kitap dünyamda dokuz ay çekmiş meğer. |






