Taşındığımız gün yardıma gelme isteğine üzülmesin, geri çevrilmiş hissetmesin diye itiraz etmemiştik, kaldı ki ben de arzu ediyordum babamın yanımızda olmasını, her şeyden önce Havva’yı, kediyi ve bilgisayar ve diğer türlü şeyleri eski evimizden buraya babamın arabasıyla getirmek işimizi çok kolaylaştırırdı düşünmüştüm, öyle de oldu. Başka bir beklentim yoktu kendisinden, ama bu arada nakliyeciler çalışırken bir ara ortadan kayboldu, üst kat için bir mini buzdolabı almaya Küçükyalı çarşısına yürümüş, bir saat sonra geldi. Ardı sıra buzdolabını getirdi servis. Bu kadar para harcamasına ne gerek vardı diye mahcup olmuşken nakliyecilere öğlen yemeği için söylediğimiz lahmacunların da parasını kaşla göz arasında ödedi. Nakliye bitip yerleştirmeye geçilince ‘artık gideyim ben’ dedi, minnet ve şükran duygularıyla yolcu ettik kendisini.
Ertesi gün annemle yola çıktılar, 400km’den az değildir sanırım, iki haftalığına devremülklerine, Güre’ye. İlk hafta hemen her gün denize girmiş, tesisin termal kaplıcasına gidip gelmiş. Sonra bir gün, annemin dediğine göre yatsı namazına gittiği mescitten döndüğünde çok üşüdüğünü, klimanın tam altında namaz kıldığını, çok rahatsız olduğunu söyleyip hastalanmış. Bunu annem bana anlattığında olayın üzerinde 48 saat geçmişti, anneme kaplıcaya gitmesinin zaten covid’e davetiye çıkarmaktan öte, düpedüz koynuna almaktan farksız olduğunu söyledim, namazını bozup neden başka bir köşede tekrar namaza durmadığına da kızdım. Bu sözlerimi her nasılsa ciddiye almışlar, ertesi gün babam test yaptırmaya gitmiş hastaneye, negatif. Üşütmüşüm diyor ama ne göğüs ya da sırt ağrısı var, ne boğaz ağrısı, ne burun akıntısı. Sadece halsizlik. Böyle diyorlar. Gene de, tüm bu halsizliğine rağmen ertesi gün Ayvalık’a, daha sonraki günlerde de Altınoluk’a gezmeye gittiler. Yani halsizliği bir yere kadardı. Ama sonra daha kötü olmuş. Pazar günü düşmüş. Dün gene düşmüş. Çarşamba döneceklerdi, ama bugün annemin ısrarıyla, yavaş da olsa o yolu tekrar yaptılar, akşam ben ve Havva evlerinde onları bekliyorduk.
En son iki hafta önce, taşınma günümüzde gördüğüm babamı, iki haftada 12 yıl yaşlanmış gördüm. Dehşet içindeyim. Ayaklarını sürüyerek, sarsak, sallanarak, dengesiz bir şekilde yürüyor, iştahı kesildiği için iki haftada bir deri bir kemik kalmış. En korkuncu yüzüne şaşkın, korkutucu bir -hakaret amacıyla yazmıyorum- aptal bir ifade yerleşmiş, Gericault’un tablolarından birini anımsadım. Dahiliye, Nöroloji ve 15 senedir takibinde olduğunu bırakıp yeni bir kardiyoloji doktoruna gitmemiz gerekecek. Çok mutsuz, huzursuz bir haldeyim. Havva ‘iki haftada böyle bir değişim olamaz, nazar mı değdi bu adama?’ diye mırıldandı. Kaç defa söyledi aynı şeyi.
İki haftada çöktü babam.
Gerçekten, içinde bulunduğum psikolojik halin tam karşılığı dehşet. Bakalım ne olacak, ne çıkacak… Korkuyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!