23 Eylül 2022 Cuma

Sırtlanlara Rahmet Okutan Birine Dair Beddua Seansı Üzerine...

Saat gecenin 12’sine yaklaşırken Havva hala üst kattaki çalışma odasında, bilgisayarından gözlerini ayırmadan çalışmakta… Oradaki odayı kendine seçti home office’inin ofisi olarak, çalışma masasının yanısıra bütün kitaplıkları ve bir de koltuk koyduk odasına. Bir de katlanır masa gerek, hallederiz yakında. Gene de bütün bu fiziksel koşulların yerine getirilmesi gerek-şart, yoksa yeter-şart değil, çünkü işler O’nun eline bakıyor neticede. Artık sabahlayacak mı, kestirmek güç. Yarına teslim edeceğine dair söz verdiği bir bölümü bitirmek zorunda ve günlerdir deli gibi çalışsa da belli ki daha yapacak çok işi var. Aksi gibi freelance olmanın doğal sonucu şeklinde araya giren başka bin türlü işi de halletti bu süreçte. Yardım çağrısı ancak yapabileceğim mevzularda gündeme geliyor, başka konularda elini hafifletmekten başka elimden gelen bir şey yok, o da olabildiğince işte. 


Benim Havva’m böylesine yorucu bir tempoda çalışırken alt kattaki mutfakta kendisine hazırladığım türk kahvesini spiral merdivenlerde dökmeden yukarı çıkarmaya çalıştığımı görünce, yüzünde beliren gülümseme aynı anda hem içimi sızlattı, hem de mutlu etti beni. O kahvesini üst katın salonundaki masada oturup sigara eşliğinde içerken ben de ötesindeki kanepeye geçtim, bir elimde fincan, telefonumu kurcalamaya başladım. Twitter’dan sonra Neringa Križiūtė yeni bir resim/video paylaşmış mı diye instagram’ı açtım, acayip bir kadın, neyse, paylaşmamış. Derken elim kazara – gerçekten kazaydı- mesajlara değdi, Havva arada sırada kedi, köpüş videoları paylaşır benimle ama bu defa öyle bir şey de yoktu, gerçekten istemdışı bir şekilde değdi parmağım. Yeni bir mesaj olmayınca, tüm kutuya göz atıyor insan, zaten 7 kişiyi takip edip 1 kişi tarafından takip edilen hayalet bir hesap benim instagram, bakışlarım Gregor Samsa ile 2020 senesinde yaptığımız birer cümlelik yegâne mesajlaşmamıza takıldı; saçma sapan bir şey, gene benim sakarlığımdan kaynaklanan. Neyse, bu herifin bir bebişi olmuştu, o an – bütün bunlar Havva masada kahve molası verir, ben kanepede sessizce otururken oluyor- bir bakayım, acaba takip ettiği ya da kendisini takip edenler arasında tanıdığım var mı diye düşündüm ve aslına bakarsanız instagramla ilgisiz biri olarak kurcalayayım dedim. Belki bu arada bebişinin de resmini görür ve maşallah derdim. Neyse, takip ettiklerine hızla bakarken tüm bağlarımı kopardığım birinin şirket hesabı çıktı.


Biyolojik olmayan öz kardeşim derdim ona, hayatımda tek güvendiğim, en güvendiğim, biricik gerçek dostumdu. Kanka filan değildik, düpedüz ruh ikiziydik. Paylaştıklarımız, 35 senelik dostluğumuza sığanları anlatacak değilim burada, ama beni öyle ağır bir yarayla yüzyüze bıraktı ki, anlatması zor. Şu yazıda üstünkörü değinmiştim aslında. Bağlarımı kopardığımı yazdım yukarıda, çünkü bana attığı kazık, paramın, daha doğrusu Havva’ya ait olan nikah altınlarının parasının üstüne yatması, beni, bizi dolandırması hayatımda yediğim en büyük kazık. Götümden çıkmıyor. Onun, eşinin, annesinin, ablasının, usta başının, şoförünün, tüm işçilerinin, arkadaşlarının ve iş bağlantılarının telefonlarını sildim, engelledim. Çünkü bir müddet sonra hiçbir şey yokmuş gibi aramaya devam edeceğini, parasızlıktan filan sızlanacağını, bir şeylerden şikayetçi olacağını, pohpohlanıp sırtının sıvanmasını, başının okşanmasını bekleyeceğini biliyordum. Ona vereceğim en büyük yaptırım kendimden mahrum bırakmaktı, zaten yapabileceğim de bundan fazla bir şey olamazdı, yoksa evinin kapısına dayanıp da rezalet mı çıkaracaktım yani? İşleri son dönemde iyi değildi doğrusu ama ihtiyacım olduğu için bir sene arayla iki defa geri istediğim, ikinci defa istediğimde parama/Havva’nın parasına çökmekle suçladığımda halledeceğine dair yeminler eden fakat sonra hiçbir şey yokmuş gibi davranmaya devam eden bu adama- tekrar ediyorum, nikah şahidim olan en yakın insandı bana- ne yapabilirdim başka? İflas mı etti, öldü mü, battı mı, intihar mı etti, hiçbir şekilde haberim olmadan dokuz aydır iletişimimiz olmadan yaşadım. İşte bu akşam, onu anlatıyorum size, ansızın şirketinin instagram hesabını karşımda buldum. İki kişiyi takip ediyormuş bu hesap, şirketin sahibi olan EX-arkadaşım ve eşi. Ex’in hesabı gizli, çok iyi tanıdığım eşinin hesabı ise herkese açıktı. Gayr-i ihtiyari açıp baktım iletişimimin koptuğu dönemde neler paylaşmış kız diye. 


30 nisanda Côte d'Azur’da süper lüks bir otelden fotoğrafları var.


4 Mayısta karı-koca Venedik’teler, gondolda…


18 mayısta -belki eskisinin yerine yenisini almıştır- bir yat fotoğrafı, mutlu aile pozu. 


21 mayısta bu defa Costa D'amalfi’delermiş, Positano’ya geçmişler. 


Bundan altı gün önce cicilerini giymişler, meşhur playboylardan birinin tertiplediği house party’ye katılmışlar. 




Havva, yukarıda gözlerini acıtıyor, kafa patlatıyor, işi yarına yetiştiremeyecek diye kaygıdan iki büklüm. (Az evvel gidip öptüm, oradan biliyorum.)


Bu Ex-dost, bana olan borcunu ödemiş olsa Havva gene çalışacaktı muhtemelen. Sonuçta torunlarımıza yetecek miktarda bir paradan bahsetmiyoruz burada. 



Ama bu bir şeyi değiştirmiyor.


Allah belasını versin bu itin.

Allah kahr u perişan etsin.

Allah yediklerini çıkarmayı nasip etmesin.

Allah hastalıklara duçar etsin.

Allah yokluk ve perişanlık göstersin.

Allah sevdikleriyle en ağır imtihanları yaşatsın.

Allah yaktığı canlarının acısıyla intikam alsın.


Çocuklarına beddua etmemek için çok zor tutuyorum kendimi.


Bende açtığı ölümcül yara, anlatabileceğim gibi değil. 



Deveyi yardan uçuran bir tutam ottur derler. Allah, kenarında taze otlar biten uçurumları önünden eksik etmesin. 

Amin.

    Amin.

        Amin...

          

(Gregor Samsa, senin de alacağın olsun, gece gece sen vesile oldun bu kadar öfkelenmeme.)






Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!