Uzun bir yazı olacak.
Cuma sabahı, hastane sevisindeki koridorda babamla rutinleşmiş yürüyüşümüzü yapıyorduk. Bu yürüyüşleri salık vermişlerdi doktorlar, haftalardır yataktan zorlukla çıkan babamın kaslarının erimesi, kemiklerin zayıflaması mukadder bir sonuçtu, tekrar gücünü olabildiğince kazanması gerektiğinden kısa da olsa yürümeliydi, eril iktidar takıntısı yüzünden ördek kullanmayı reddetmesi de wc’ye gitmesini zorunlu kılıyordu ve bu da her defasında birkaç adım dahi olsa yürümesini sağlıyordu, özetle yürümesi, sağlığı için şarttı; babam da bu durumdan hoşnuttu zaten. Evet, Cuma sabahı babamı gene yürütürken bu defa doktorların toplu vizitine denk geldik. Üç gün öncesinden tüberküloz ilaçlarının karaciğer enzimlerinde (öngürülen) bir yükselmeye neden olduğunu söylemişlerdi, ne var ki bu yan etki üç gün boyunca gözlense de tedaviye ara vermeyi ya da kesmeyi zorunlu kılacak ölçüde değil diye de eklemişlerdi. Her gün alınan kar örneklerini inceleyerek karaciğerin durumu takibi sürdürüyorlardı. Bunların yanısıra, minör ama kinik olarak tanımladıkları diğer bulguları da beraber ele alıyordu doktorlar: söz gelimi babamın mecali yavaş da olsa yerine geliyordu, mide bulantısı, kusma, karın ağrısı, baş ağrısı yoktu. Resmi bütün olarak değerlendirdiler, üstelik perşembe akşamı “birkaç gün daha bizimle kalmalı, karaciğeri gözlemleyeceğiz” diyen doktor, bu defa vizitte yürüyüşümüze denk geldikten yarım saat sonra yanımıza gelip “sizi taburcu ediyoruz” müjdesini verdi bize. Kanatları olsa mutluluktan uçardı babam. Bense şaşkındım. Salı günü hastaneye kontrole gelmemizi söylediler, bundan sonra Bakırköy Verem Savaş Dispanseri (BVŞD) üzerinden tedavimizin süreceğini vurguladılar ve hastanedeki 21. günümüzde, ambulans içinde sedyeyle geldiği hastaneden babam (küçük ve yavaş adımlarla) yürüyerek çıktı.
Eve geldikten ve babamı yerleştirdikten hemen sonra BVŞD’ini aradım. Sistem üzerinden ismini ve hastalığını önceden bildikleri babamı hemen, ya da en kısa zamanda görmek istediklerini, o gelemeyecekse yakını olarak derhal benim kendilerine gitmemi istediler. Babamın taburcu işlemi ve eve gelişi ile yorgun düştüğünü söyledim, ben gittim BVŞD’ye. Ancak bir AIDS hastasına reva görülecek türdün bir panik ve kaygıyla karşıladılar beni. Hemşire heyecanlı ses tonuyla doktora seslendi, “tüberküloz temaslısı geldi doktor hanım!” Hemşireye babamın hastalığının, tüberküloz menenjitin bulaş riski olmadığını hastanede defâten duyduğumu söyleyecek oldum, doğruymuş, ama tüberküloz bakterisi babama ‘birinden’ bulaşmışmış ve bu kişi pekala ben olabilirmişim, en yakınları olağan şüphelilermiş, üstelik aylarca, yıllarca bu bakteri vücutta eylemsiz uykuda kalabilirmiş, o nedenle babam benden (ya da annemden, Havva’dan vs.) bu hastalığı kapmış olabilirmiş. Neyse, önce doktorla görüşmek için beni boş bir odaya aldılar. Doktorun hali tavrı, üslubu, heyecanı, uluslararası uzay istasyonunda yiyeceği biten astronotları nasıl hayatta tutacaklarını düşünen NASA görevlilerinin telaşını andırıyordu. Önce tekrar tekrar babamın bizim eve, yanımıza mı taşınacağını, yoksa Bakırköy’de kendi evinde mi kalacağını sorguladı, tedavinin uzunluğunu, zorluğunu, babamın yakın ve titiz bakıma ihtiyacı olduğunu, gözetim altında tutulması gerektiğini farklı cümlelerle yineledi. Bu konuda geri adım atmadıklarını, kendi evlerinde kalmak istediklerini, başka bir çözüme yanaşmadıklarını ben de her defasında farklı bir cümle ile ifade ettim. Yalnız bırakılmamalı diye ısrar ettikten sonra doktor da artık durumu kabul etti. Hem hastalığın, hem de en az bir sene süreceğini söylediği tedavi müddetince kullanacağı ilaçların psikozlara sebep olacağı yan etkilerden bahsetti, “maddi yardım ister misiniz?” diye bile sordu, ilaçları ve tedaviyi devlet ücretsiz karşıladığı gibi, bir veremle savaşın devlet politikası olmasında hareketle iyi beslenmeleri için hastalara para yardımı da yapılıyormuş. Görüşme sonunda her birinde (hastanede de aynı şekilde kullandığı) dokuz tablet olan beş poşeti uzattı, her gün birindeki ilaçları aç karnına kullanmasını, ilaçlarını alırken babamı videoya çekmemizi, sonra da bu videoyu verdiği BVŞD’nin mail adresine göndermemizi söyledi. Doğru mu anladım diye gene sordum, doğru anlamışım. Her gün sabah aç karnına dokuz tableti yutarken videoya çekeceğiz babamı (iki gündür yapıyoruz bu uygulamayı) sonra videoyu mail atıyoruz.
Bitmedi. “Siz buraya gelmişken hemen sizi de tarayalım” dedi doktor. İtiraz ettim, “hastaneden yeni taburcu olduk, gene geleceğim zaten” dedim. Yok, olmazmış. Önce akciğer filmi için alt kata gönderdiler, sonra sol koluma bir miktar bakteri enjekte edip o bölgeyi işaretlediler, su değdirmeyecekmişim, üç gün sonra tekrar gelecekmişim. (süre yarın bitiyor.) “Duş almak için orayı streçle kaplayın” diye de akıl verdi hemşire. Oradan ayrılıp babamlara gitmeden önce elime üç tane iri tüp tutuşturdular, üç gün boyunca babam onlara balgamını atacakmış, ben de (yarın) oraya götüreceğim. Sıkıntı içinde elimde beş günlük tüberküloz ilaçları ve tüplerle çıktım BVŞD’den, eczaneye uğradım, hastaneden verilen ilaçları almak için. Oradan da çok detaylı kullanım listesiyle detaylandırılmış, düzenlenmesi ve ayarlanması iyice karmaşıklaşan ilaçları alarak bunaltıyla babamın evine döndüm.
Kontrast burada kendini gösteriyor: Hastaneden eve neşe içinde dönen, artık iyileştiğini varsayan babama, ve tabi anneme bu kadar sıkıntılı ve uluslararası uzay istasyonunda aç kalan astronotların sorunlarını nasıl anlatabilirdim? Şimdi;
Aç karnına kullanılacak ve yutulurken videoya çekilecek dokuz tane tüberküloz ilacı,
Bu ilaçlardan sonra gene aç karına (evet, sonra) alınacak bir mide koruyucu tableti,
Kahvaltından sonra alınacak ve beş gün boyunca sabah-akşam yarımşar tablet halince yutacağı, sonraki bir hafta günde bir yarıma inecek kortizon tabletini, bu kür bitince daha düşük dozdaki diğer bir kortizon ilacının kullanımını,
Tok karnına alacağı bir vitamin ilacını,
Bunlardan bağımsız ve alakasız olarak zaten yıllardır kullandığı kalp-tansiyon ilaçlarını,
Bütün bunların yanında bir de özel bakımın gerekliliğini,
Anlatmaya başladığımda babam “ben moral istiyorum, bana müjde ver, öleyim o zaman” diye bağırıp çağırmaya başladı. Tüberküloz tedavisinde kullanılan ilaçların yan etkilerinden biri zaten karakter değişimi, hiddet ve öfkeli bir mizaca bürünmek. Bunu öğreneli de, hastanede birlikte sabah-akşam geçirdiğimiz haftalar boyunca da gayet iyi öğrendim aslında, gene de bu kadar şiddetli bir tepki beklemiyordum doğrusu. İsa Mesih değilim, müjde veremem, hele ki böyle bir durumda. Neyse.
O akşam Havva geldi babamlara, bu karmaşık ilaç kullanımını düzenlemek ve kolaylaştırmak için küçük kilitli poşetler ve etiketler almıştım, beş gün için her bir ilacı Havva ile kullanım saatlerine ve durumlarına göre gruplayarak ayrı ayrı poşetlere koyduk, üzerine de karmaşaya sebep olmaması için detaylı bir şekilde not aldık. Cumayı cumartesiye bağlayan gece babamlarda kaldım. Babamın yanı başında, yere serdiğim şiltede uyudum gece. Sabah ilaçlarını verip, videoya çektim, sonra kendi evime gittim. Neden? Çünkü annem evde temizlik yapılması için yardımcı kadını çağırmış. Evet. Annemin hayattan ve içinde bulunduğumuz kaygı verici durumdan kopuk olduğunu suçlayıcı bir tonda dile getirmek istemiyorum, sadece herkesin gündemi farklı. Babamın taburcu olacağını önceden bilse belki böyle olmazdı. Neyse. Ben temizlikçi kadın gelince evden çıktım, kendi evime gittim, Havva bu süreçte her zaman davrandığı gibi bana bebekmişim gibi hassas ve ekstra şefkatli davrandı, akşam gene babamlara geri döndüm. Yani dün akşam.
Akşam babamlara gittiğimde her şey yolundaydı, geri kalan ilaçları poşetler üzerine düştüğümüz ayrıntılı notlara göre doğru şekilde almış babam, keyifleri de yerindeydi, hatta beraberimde götürdüğüm bilgisayarda annem Life of Brian’ı izlettim, babam da o sırada Güldür Güldür’ü seyrediyordu. Lakin gece, saçma sapan bir nedenden ötürü babamla tartışmaya başladık. Bu uzun posta bir de bu geri zekâlı tartışmanın geri zekâlı sebeplerini yazmayı zül addediyorum, ben de kendimi kaybettim, babam da delirdi. Saat gecenin 12’siydi. Benim daha aklı başında olmam gerekiyordu. Bu adamın kullandığı ilaçlar zaten onu hiddetlendiriyor. Haklı olmam bir şey ifade etmiyor. O ise hem babam, hem de normal zamanda bile çok parlak bir zihne sahip değilken ve çözüm odaklı olamazken bir de bu tedavi ile iyice dengesiz. Yani haklı ama haksızım. O hasta haliyle, mecalsiz ve yürümekte zorlanan şekilde yatağından kalkıp üzerime yürümesi ve sonra da duvarlara (dirseğiyle) vurması beni dehşete düşürdü. O an artık babamlarda kalmamam gerektiği idrak ettim. Ben doğrucu davutum. Rasyonel ve net bir yapım var. Babamsa duymak istediğini duymak istiyor, kendisine bir şey dayatılması ya da yönlendirilmesi ona hakaret gibi geliyor, kabul edemiyor. Üzerine ataerkil tortuyu da eklerseniz, kendisine bazı şeylerin söylenmesi onu delirtiyor. Eh, bir de tüberküloz ilaçlarının yukarıda değindiğim yan etkilerini ekleyin şimdi, çözümsüz bir diyaloğu ve öfke patlamasını gözünüzün önüne getirmeniz zor olmaz. Dirseğini öfkeyle duvara vurduğunda kemiklerinin kırılmaması mucize. Bu süreçte en son ihtiyacımız olan şey böyle “yeni” bir problem. Garip bir şükür cümlesi yazacağım şimdi, 73 yaşındaki babamın sağ dirseğinin dün gece kırılmadığı/çatlamadığı için Alemlerin Rabbine hamd ü sena olsun. Bir saat sonra yanıma geldi, helalleştik, özür diledi, ben ondan özür diledim, pişmanlıklarımızı paylaştık, ama ben daha saatlerce oturdum salondaki koltukta. Epeyce muhasebe ettim. Artık o evde, babamın yanında kalmamın gerekli olmaktan ziyade babam için sakıncalı olduğu kanaatine vardım, bunu da sabah anneme anlattım. Annemse bu sabah konuştuğumuzca beni sert bir dille gece ergen gibi davranmakla suçladı, hastaya bakmaktan hiç anlamadığımı söyledi. (Ne komik, hastanede kaldığı 22 günün 19’unda babamla 24 saat beraberdim, annem dahil herkes ama herkes ne kadar şefkatli ve özenli bir şekilde babama baktığımı hayretler içinde tekrar tekrar söyledi, kimileri benden bu kadarını beklemiyordu, hiç beklemediğim takdir cümlelerini doktorlardan hastabakıcılara kadar pek çok insandan işittim- ve şaşırdım, çünkü yapmam gerekeni yapıyordum sadece, ama neticede dün gece annem bana bunları söyledi.)
Bu sabah, anneme babamın ilaçları almasını videoya nasıl çekeceğini önce tarif, sonra da o uygularken nezaret ettim. Bundan sonra mecbur kalmadıkça orada gecelemeyi düşünmüyorum. Aksi takdirde onların gözünde sıkıntılarını hafifleten değil, arttıran kişi olacağım. (Şu an bu cümleyi yazarken sol elim titremeye başladı.)
Yarın sabah tekrar Bakırköy’e, BVŞD’ye gideceğim. Kendi tüberküloz taramamın sonucunu alacağım. Sonra gene babamlara geçmeyi planlıyorum, öğlen Havva gidecek annemlere ve annemi aldıktan sonra ben babamın yanındayken ikisi BVŞD’ye gidecek, taramaya girecekler. Eğer bu mel’un tüberküloz bakterisi korkulduğu gibi bizlerden birinde de çıkarsa, işte O ZAMAN BOKU YEDİK demektir. Öyle bir durumda hem babama kimden bulaştığı büyük olasılıkla açığa çıkmış olur ki bunun vicdanı cehennem gibi yakacağı belli, hem de korkunç tedavisi ve tabi bu defa başkalarına test/tarama yapılması sonucu doğar. En son ihtiyacımız olan şüphesiz kartopu etkisiyle bu işin yayılması. Olmasın öyle bir şey Allahım. Lütfen olmasın.
Ne kadar yorgun, ne kadar halsiz, mental olarak tükenmiş, fiziksel olarak çökmüş olduğumu anlatamam. Perişan bir durumdayım ve yeni gelişmelerle bu halin beter olmaması için dua ediyorum, şu an için elimden başka bir şey gelmiyor. Annem, kendine bile zor yetiyor, onun sağlığı zaten pamuk ipliğine bağlı uzun zamandır. En doğrusu ve kolayı bir süreliğine bizim evimize taşınmaları iken buna babamdan bile şiddetle direnç göstermekte. Bakıcı da istemiyorlar. Hiç bir şey yokmuş gibi yaşamaya kararlılar.
Her zaman olduğu gibi Havva’dan başka biri bana destek vermiyor.
İyi evlenmişim O’nunla. Benim koruyucu meleğim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!