31 Ocak 2025 Cuma

Hayaller ve Haberler Üzerine...

Aşağıdaki yazıda bugünkü kısa mesajlaşmamızı ve bu yazışmanın iç dünyamdaki yankılarını, nasıl da dertlendiğimi yazmıştım. Postu burada yayınladıktan bir saat sonra filan geçmişti ki, Still-Havva’dan bu defa yeni mesaj geldi. Avukatı aramış, sürecin neden işlemediğine, çok yavaş gittiğine dair sorular sormuş.


Süreç neydi? Emekti demeyeceğim, hayır. Avukatın en baştan bize verdiği bilgiye göre, boşanma davalarında,  duruşma sırasında taraflardan (bizler) bir itiraz olmadığı takdirde bir ay kadar bir karar çıkma aşaması olurmuş, sonra neticelenen karar adrese (bana) tebliğ edilirmiş, ardından 15 gün tarafların istinaf mahkemesine itiraz hakkı olduğu için beklenirmiş, en nihayetinde bir itiraz olmazsa karar kesinleşirmiş. E-devletten de aşamaların takibini istersek yapabilirmişiz. Bu şekilde bilgilendirilmiştik.


13 Aralıkta duruşma yapılmıştı. Tebligat bekliyordum, geldiğinde Still-Havva’yı ve avukatı haberdar edecektim. 13 Ocaktan itibaren istisnasız her gün posta kutusuna baktım, apartman girişini geçerken etrafı kolaçan etmeye başladım. Hatta Still-Havva’ya bir ara mesaj yazmıştım, hala bu evrak gelmedi diye. O da e-devleti her gün kontrol ettiğini, bir şey görmediğini söylemişti. Bekliyorduk işte. Bu gecikme içimi bir nebze rahatlatıyordu aslına bakarsanız. 


Bugün kahve teklifimi kabul etseydi, Still-Havva’yı geri dönmesine ikna etmek için son bir hamle yapacaktım. Boşanma sürecimiz henüz bitmemişti, istinaf süreci bile daha başlamamıştı, yani bütün başvuruları (Still-Havva dilerse) geri çekebilecek durumdaydık.


Son hamle derken kastettiğim, bazı plan ve tasarılarımdı, onunla paylaşmak istediğim:


Fatih’te kuş kadar kira aldığım 1+1 bir evim var, yirmi yıldır üzerimde, bekarlığımda yaşadığım. Onu satmaya karar verdim, piyasanın biraz aşağısı bir fiyata alıcıyla anlaştım; elime geçen parayı bankaya yatırmaya niyet ettim. Bir süredir nefis muhasebemi yapıyorum ve bu yaşa kadar dini ve ahlaki nedenlerden ötürü hiç girişmediğim mevduat faizi alma konusunda kafam netleşti, satıştan sonra paranın bir bölümünü bankaya yatırmaya niyet ettim; elime geçecek aylık faiz, çok fazla olmasa da Still-Havva’nın freelance olarak çalışmasına gerek bırakmayacak kadardı. Böylece hem derslerine, hem de kendisine daha fazla zaman ayırabilecekti. Bunu gene benimle yaşaması için bir rüşvet olarak görmemenizi rica ederim, sadece daha rahat bir hayat sunmaya dair teklifte bulunacaktım o kadar.


Benim işe yaramazlığım ve (onun nazarında elle tutulur) hiçbir şeyle ilgilenmiyor oluşuma dair, bir süredir üniversite sınavına girme düşüncesi pekişmişti kafamda. Onun gibi İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümünü kazanmam mümkün değil, zaten istemezdim de, ona nazire yaparmış gibi. O bölüme girebilmek için yapmam gerek sayısal soruları beceremem, matematiğim yok, ama son yıllarda çok daha fazla ilgimi çeken ve sözel puanla girilebilecek bir bölüm vardı: İlahiyat. Gülmeyin. KDO’dan fark ettim ki, benim için çok daha meraka değer ve seveceğim bir bölüm. Özellikle İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi güzel bir akademik kadroya sahip. Bu şekilde, eğer bana inanır, geri dönmeye razı olursa, beni de öğrenci ev arkadaşı olarak görebileceğini söyleyecektim. Kazanırım çünkü. Üstelik, böylece Arapça öğrenmem de gerekecekti ki bu hiç fena olmazdı. 


Evi terk etmesinden sonra günde 3-4 pakete çıkardığım sigarayı bırakacağımı söyleyecektim ona. Daha önce pek çok kez sigarayı beraber bırakmayı teklif etmiştim. O, benim (1,5 paket tüketen eski halim) kadar olmasa da içiyor ve bırakmaya hiç istekli olmadı, hatta bana sitem ediyordu bırakmak istediğimde neden kendisini de bırakmaya zorladığım için. 'Bu meret birlikte bırakılır' dediğimde de kabul etmiyordu. Bunun yanısıra, yani sigarayı bıraktıktan sonra 130kg olmamak için spora başlamam gerekir, bunu da söyleyecektim ona. Aslına bakarsanız düpedüz bir sağlık hamlesi yapacağıma dair taahhütte bulunacaktım. 


Daha başka konular da vardı, ona bugün görüşseydik bahsetmeyi düşündüğüm. Dediğim gibi, tebligat gelmediği için hala bunları ona bir teklif babında sunabilecek durumda olduğumu sanıyordum. Alttaki yazıda belirttiğim gibi, yarım saatliğine kahve içmek için beş gün sonraya gün verdi. Tapu Müdürlüğü bile bir gün sonraya randevu belirlemişti. Beş gün!


Bunları, bu halis niyetlerimi Still-Havva’yla paylaşmaya artık gerek kalmadı. Anlamı yok.


Avukat, kendisini arayıp ne olup bittiğini soran Still-Havva’ya “kararın çoktan çıktığını, 15 gün itiraz süresinin de geçtiğini, tebligatı Virgilius Bey’e gönderttiğini, ulaşmış olması gerektiğini” söylemiş. 


Son hamleyi yapamadan götümde patladı anlayacağınız. 


Still-Havva’yı ikna edebileceğimi düşündüğümden değil, ama gerçekten O, bana dönerse, bunları yapmak istediğimdendi hepsi. 'Milyonda bir ihtimal' ifadesi bile gizli bir bir olasılık değinisi içerir. İmkânsız vurgusu yapılırken, mümkünün ne kadar küçük bir ihtimal olduğu söylenir. Diğer bir değişle %100 ile, %99,9999 aynı şey değildir. F1 aracı nasıl benzinsiz çalışmazsa, benim de ona ihtiyacım var ve bu konuları daha önce defâten vurguladım, onsuz ruhu gitmiş cesetten farksızım. Kendisini benden uzaklaştıran pek çok şeyi çözmeye dair ona bu somut tasarılarla sözler verecektim. Yerine getirmek için de var gücümle uğraşacaktım. %0.0001 üzerine paylaşacaktım bunları. Tabi ki ümide kapılıyor değildim, ama bir şeyler vardı işte söyleyeceğim.


Olmadı. Biz boşanmışız da haberimiz yokmuş. Hiç birini yapabilecek durumda değilim artık. 


Bugün kahve içmek bahanesiyle konuşsak ve kendisine planlarımı anlatsam da, beni bırakma, evine dön değil, ‘benimle evlenir misin?’ demem gerekiyormuş meğerse. 






Özetle: Bir şey daha koptu beni hayata bağlayan. Sanal, hayal, ama bir şeydi o. 



Pazartesi evin satış işlemlerini halletmem gerek. Sonrası? 



Yaban Üzerine...

Üç haftadır onu görmedim. Evden ayrılmasından sonra haftada ya da on günde bir kahve içmek ve kalan/unuttuğumuz kimi eşyaları birbirimize verme bahanesiyle görüşme ricamı bildirirdim, geri çevirmez, uygun olduğunda yer/zaman belirtir, buluşup yarım saat en fazla 45 dakika otururduk bir kafede. En son görüşmemiz şu yazının konusuydu, ondan sonra -talep her defasında benden geldiği için- zaten yerlerde sürünen özsaygım lağım çukurlarına batıyormuş hissiyle geri durmaya çalıştım bugüne dek. Lütuf görüyor duygusu çok can yakıcı çünkü. Neyse, haftalar sonra bugün artık dayanamayıp mesaj attım, müsait olduğunda görüşme isteğimi ilettim. Çarşambadan sonra konuşalım diye cevap yazdı. Sınavları yeni bitti, biliyorum. Şehir dışında mı? Bir sağlık sorunu mu var?  Aldığı bir işi yetiştirmeye çalışıyor desem, Still-Havva’yı tanıyorum, bir masada 12 saat aralıksız çalışamaz, sağlığı elvermez, mutlaka mola vermek zorunda. Zaten evlerimizin arası yürüyerek maksimum on dakika, kahve içtiğimiz yerlerin de evlerimize uzaklığı beş dakikadır ancak. Bu kadar ötelemesi hakkında ufacık bir açıklama yapmaya gerek görmedi. Çok yoğunum filan da demedi. Yani, söz gelimi, kıçımdan sallıyorum, “Mustang yeni eve taşınacak, birkaç gün onunla ilgileneceğim, çarşambadan sonra haberleşelim mi?”  demedi mesela. Sanki check-up paketi teklifi konusunda arayan bir çağrı merkezi görevlisiyim ve o görevliye çarşambadan sonra müsait olacağını söylemiş gibi. Bir yabancıyı bilgilendirmeye gerek görmezsiniz değil mi? Hakeza o yabancı da size “neden çarşambadan sonra? O zamana kadar bize ayıracak bir saatiniz yok mudur?” diye sormaz. Çünkü yabancıdır, onu ilgilendirmez, bunu sorma hakkı olmadığını bilir. 


Ben de “tam üç hafta oldu seni görmeyeli, bugün Cuma, neden beş gün sonrası için ‘konuşalım’ diye beni sallıyorsun? Bir sıkıntın mı var?” diye soramadım. 


Yabancıyım. Bunu bildiğimden ‘merak’ bile edemiyorum. Daha doğrusu, tabi ki ölesiye merak ediyorum ama merak ettiğimi dile getirmem yanlış. Çünkü beni neden beş gün ötelediğini merak etmemem gerek. Still-Havva’nın bakış açısıyla doğru olan bu. Benim esas sorunum hala olayı idrak edememekte. Biliyorum evet, ama kavrayamıyorum. Bilgi başka, kavrama başka şey. 


Bana bir ömür gibi gelen, takvime göre iki buçuk ay bile geçmeyen bu zaman zarfında bir nebze bile toparlanmadan mefluç bir halde yaşıyorum. Onu düşünmeden geçen bir dakikam yok, bunu Allah biliyor. Çölde susuzluktan kırılan biri nasıl bir damla su için aklını yitirecek halde olursa, ben de öyleyim. Delirmenin eşiğindeyim. Sağlığımı kaybediyorum. O beni terk ettikten sonra hayat denmeyecek bir yaşama battım, insana yaraşır hiçbir eylemim yok. Sürekli her şeyden vaz geçip bu dünyadan siktir olup gitme düşüncesi kafamda gel-gitler halinde beliriyor. Bazen çok somut bir hal alıyor. Ne var ki Still-Havva’nın yaşamında gölge bile değilim. Onun için hiçim. Yokum.


Kendince duruma adapte olmam için beni terbiye ettiğini zannediyorum. Buna üstü kapalı olarak, kibarca değinmişti son görüşmemizde. Still-Havva hakkında herhangi bir kötü şey söylemem, söyletmem, yazmadım hiç buraya ama bu konuda, yani beni güya yeni düzene alıştırmaya çalışması, su katılmamış geri zekâlılık olur.


O, kendi istediği gibi olabilir. İstediği gibi yaşayabilir.


Ben, onun istediği gibi olamam. İstediği gibi yaşa(ya)mam.


Sınırı çizip beni o çizginin dışında bırakması, elbette saygı duymam gereken bir karar. Yabancı gibi davranıyorsa bana, bu onun bileceği şey. Buna saygı duyduğumu söyledim. Sindiremiyor olmak çok başka bir şey. 


Yabancılık… O bana yuvammış gibi gelirdi, şimdi ise özvatanımda garibim. 


29 Ocak 2025 Çarşamba

Sona Ermeyen Şeyler Üzerine...

Yazılacak o kadar çok şey var ki…


Daha önce yazdıklarıma bakınca, içimdekileri buraya dökmeye gerek yok artık düşüncesi geçiyor aklımdan.


Beni affetmesi ve evlenme teklifimi kabul etmesi için yörüngesinde çılgınca döndüğüm, aç bir yavru kedi gibi aralıksız yalvardığım, o vakitler çalıştığı işyerini çiçek ve hediye yağmuruna tuttuğum zamanlardı, 2016 senesinin nisan ayı. Gene bir gün benimle evlenmesi için dil döküyordum. Bir an gözlerini bana dikip, “sen evliliğin ne olduğunu biliyor musun? Evliliği ne zannediyorsun?” diye sertçe sormuştu. Bunu, üstelik böyle haşin bir üslupta sormaya elbette hakkı vardı: Kesintilerle örülü olsa da beni beş yıldır tanıyordu, onunla iki ya da üç gün beraber olduğumda içimin şiştiğine, bunalıp evime gitmek ve yalnız kalmak istediğime yüzlerce kez şahit olmuştu. Üstelik sadakat demeyeyim ama bağlılık sorunum olduğunu da pekâlâ biliyordu. Evlendiğimiz takdirde pişman olacağımı, kendisini de pişman edeceğimi, ya ayrılık, ya aldatma gibi olayların yaşanacağından endişe ediyordu bunu sorduğunda. Bu konuda gerçekten sicilim bozuk olduğundan ancak samimiyetime dair verdiğim sözlerle kendimi savunabilirdim. İkna oldu. İnandı bana. Evlendik. 


Evliliği bitirmeye dair kararını bana açıklarken, 5 Kasım 2024’te, hani o sabaha kadar konuştuğumuz gece, Still-Havva’nın ağzından şöyle bir cümle çıktı; (ikinci evliliğinden de boşanacak kızı hakkında annesinin çok üzüleceğine, utancından başını yerden kaldıramayacağına dair sözleri mırıldanırken) “istersen ‘kızınız evliliğin ne olduğunu bilmiyor’ dersin.” Bu cümleyi ondan işitmek ne kadar tuhaf. 


Benimle evlenme kararını verdiğinde, kız kardeşlerinin, bizi tanıyan yakın arkadaşlarının nasıl da şiddetle itiraz ettiklerini, Still-Havva’ya “sen deli misin, bu adam seni gene yarı yolda bırakır, kalbini kırar” dediklerini biliyorum; Still-Havva’nın ise tüm bu uyarılara rağmen beni savunduğunu. 


Son planda bırakılan benim. Ben kaldım geride. 


Evliliğimiz boyunca biraz pislik yapma, cıvıtma babında dilime pelesenk olmuş bazı sözler vardı:

“Sen beni sevmesen de ben seni seviyorum.”

“Senin mutluluğun benim için her şeyden daha önemli.”


Vardığımız nihai noktayı göz önüne alırsak, onu sinir eden, “öööööfffff!, yeteeeer!” isyanlarına yol açan bu sözlerin doğruluk payı taşıdığını inkâr edemeyiz sanırım. Beni (ne zamandan beri bilmiyorum ama) artık sevmiyor, bense hala çok seviyorum, aşkla doluyum. Boşanma kararına tüm isyanıma rağmen saygı duydum; benimle mutlu olmadığını, ayrılmak istediğini söyledikten sonra… O'nun mutluluğu için.


Bir de, aldığımız tüm büyük kararlarda, soranlara hep aynı cevabı verirdim: Anadolu yakasına taşınmamızda, ardından iki kişilik hayatımızda bu defa dubleks bir eve geçmemizde, köpek sahiplenmemizde, bu gibi majör konularda başkalarına verdiğim cevap sabitti:


“Still-Havva öyle istedi.”


Yalan da değildi üstelik. 


Boşandı benden. Mahkeme kararı -hala- tebliğ edilmedi ama sonuçta ayrıldık. 


Still-Havva (gene) öyle istedi.


Günler sonra dün mesaj yazdım kendisine, halinden memnun olmasını, pişmanlık ya da mutsuzluk duymamasını tüm samimiyetimle dilediğimi yazdım. Memnunmuş, öyle cevap verdi. 


Evliliğin ne olduğunu bilmeyen Virgilius’tan kurtulduğu için memnun olacak tabi ki.  






O’nun mutluluğu her şeyden daha önemli


23 Ocak 2025 Perşembe

No More Still-Havva Üzerine...

Still-Havva bu evden gideli, beni bırakalı iki ay geçti. Tam iki ay.


Babam, bugün katarakt ameliyatı oldu. Demansı, azalan anlayışı ve algısı ile tedavi süreci çok meşakkatli geçecek.


Annemin doğum günü. 


Ben; hayatta kaybetmiş, her şeyi batırmış, ne iyi bir insan/ eş olabilmiş, gurur duyulacak bir evlat olabilmekten çok uzakta, berbat bir haldeyim. 


Anne-babam da belli etmemeye çalışsalar da hiç iyi sayılmazlar. 


Doğum günlerini en renkli ve neşeli şekilde kutlamaya onları alıştırmış kızları artık yok.


Hastalıklarında ya da ameliyatlarında öz kızları gibi koşturan Still-Havva, artık yok.


Still-Havva ebediyyen yok.


18 Ocak 2025 Cumartesi

İtirafın Yankısı Üzerine...

Dün akşam Still-Havva ile mesajlaştım, hâl hatır sormanın ardından müsaadesini alarak bir önceki postu okuması için ona whatsapp’tan gönderdim. İlk başta neden okumasını istediğime anlam veremedi, ‘ancak okuduğu takdirde neden okumasını istediğimi anlayacağını’ söyledim. 


Üzerimden bir yük kalktı. Rahatlama anlamında söylemiyorum bunu, saçmalamayın Allah aşkına. Çok daha kötüyüm hatta. O yazıyı yazabilmek çok olumsuz etkiledi, Still-Havva’ya okutmak daha da beter etti beni. “Beni bırakıp gitmene hak veriyorum. Bak bunları ben de vurgulamışım geçmişte, sikilmiş bir götle bunca sene evli kalmak elbette ki tahammül edilemez bir şeydir, sana kırgın değilim” mealindeki bir metinden söz ediyoruz neticede.  Demeye çalıştığım, onun beni neden terk ettiğini bir türlü idrak edemediğimi sanıyordu, şimdi bu karmaşa sona erdi. Taşlar yerine oturdu. Bunu yapmam gerekiyordu. Pişmanlık duymuyorum yaptığımda. 


Yapayalnızlığımın bilincindeyim. Asla geri dönmeyecek, her şey bitti. Bunun ayrımındayım bir süredir. Geride bıraktığım hafta kendisiyle evlilik hayatının yaşanamayacağı biri olduğumu kabullenmekle geçti. Hayatta en çok sevdiğim, hayran olduğum, 'üzerine titrediğimi, öylesine özendiğimi sandığım' kişiye bile katlanılmaz geldiğimi anladım. Not anymore. Sifonun çekilmesi zorunlu, ortadan kalkması gereken yüz kiloluk bir bok çuvalı olduğum su götürmez bir gerçek. 


Z. ve yeğenim iki gün önce ABD’ye döndüler.  Önümüzdeki perşembe babamın katarakt ameliyatı var. Elimin kolumun bağlı olma durumu devam ediyor anlayacağınız. Şimdilik böyle durum.


Bir müddet daha hiçbir şey yapmadan, günde altı saat dizi izlemeye devam. 





ps. Hafta içi Polente yazdı uzunca bir aradan sonra, nasıl olduğumu sordu, yapabileceği bir şey varsa diye… Ağlamaktan bıktığımı söyledim, omzunda ağlayabileceğimi söyledi bu eski arkadaşım. Sonra da beni ‘eğlenceli bir filme’ götürmekten bahsetti. İki saat de olsa havam değişirmiş. Orada iletişimi kestim. Sivilceli ergen gibi görünüyorum sanırım. 



14 Ocak 2025 Salı

Still-Havva'nın Haklılığı Üzerine... (Veya "Dürüstlüğümün Acınası Takdimi" ya da "Ne Ekersen Onu Biçersin".)

Still-Havva beni bırakmakta kesinlikle haklı. Bloga her şeyi (insanın kendisine bile yalan söylediği anlar, olaylar, konular vardır ama) olabilecek en dürüst ve kendime karşı zalimane bir dille yazdığımı geçmişte okuyanlar, ileride okuyacak olanlar zaten biliyor. İsyan, kabullenememe başka, hükm-ü hakkanî ve tarafsız olma başka bir şey. Buraya kaydettiğim uzun hayat arşivi, bir bakıma belleğimin yaşadıklarımı sonradan çarpıtmasına da engel olan kayıtlar sunmakta birebir. Evlendiğimiz tarihten sonra yazdıklarıma bir göz attım ve Still-Havva’nın itiraz ve inkar ettiğim pek çok argümanının hem kendi tarafımdan teyid edildiğini gördüm, hem de onun beni daha önce uyardığını… Şikayet ettiği hemen her husus var o satırlarda. Ataletim, öfkem, yetersizliğim... O’nsuz neyle, yokluğunda nasıl bir hayatla karşı karşıya kalacağımı bilemeyip onun olmadığı bir hayatı düşünemediğimden ve bir yandan da beni sonsuz (sandığım) sevgisiyle geride bırakmayacağına emin olduğumdan bu uyarılarını ve hatta kendime dair itirafları yok saymış olabilirim. İkazlarını sadece öneri (evliliğimizin gidişatına değil, bana yardım) kisvesinde değerlendirmiş ve elimin tersiyle itmiş olabilirim. Yakamdan tutup sarsacak bir tabiatı yok, yumuşak huyluluğunu ve dilini çözememiş olabilirim. Ciddiye almamış olabilirim. Burası müphem. İşin nereye varacağını öngöremediğim kesin, idrak ettiğimde de çok geç olduğu aşikar, ona şüphe yok. Ne var ki ortada hiçbir şey sebep yokken, durup dururken canı isteyip de gitmiş değil bu kadın. Aldatma, kıskançlık, şiddet, vs. somut olguların lafı bile edilemez ama denizdeki kum misali tükenmez görünen sevgisi nedensiz yere bitmedi yani. Sonraki gelişmeler, yani anne-babam ya da kayınvalidem-merhum kayınpederim gibi başka gözlemleri bu kararını pekiştirmesine yardımcı olmuştur ancak. Kısaca, aylardan beri bu konuda yazdıklarımı şu an bir bakıma tekzip ettiğimin bilincindeyim. Kendi kendimi yalanlıyor gibiyim. Ama bu blogta yalana yer yok. Yanılgı olabilir, muhakeme yetersizliğinden bahsedilebilir ama kendime yalan söylersem elimde ne kalır ki? 


Çok kısa bir özetten sonra, geçmiş zamandan uzun blog alıntılarıyla dolu bir yazı gelecek şimdi karşınıza:


15 Eylül 2013: Bilmem kaçıncı ayrılığımız, bu defa kendisinden çok çirkin bir şekilde -nihai- ayrılmam.

15 Nisan 2016: Beni affetmesi ve Evlilik teklifimin kabulü.  

8 Temmuz 2016: Nişan.

15 Temmuz 2016: Siktiğimin darbe girişimi.

19 Ağustos 2016: Kurum tarafından açığa alınmam.

1 Eylül 2016: KHK ile memurluktan ihraç edilmem, tüm haklarımın elimden alınması.

20 Mayıs 2017: Evliliğimiz. 




Şimdi blog arşivinde duran birtakım kayıtlara gelelim.  Tek kelimesine dokunmuyorum, imla, noktalama düzeltmekle falan uğraşmadan, ham:





18 Mart 2018


Bir buçuk sene önce ters yüz olan yaşamım, her şey gibi kişilik özelliklerimi de değiştirdi, değiştiriyor. Eski Virgilius değilim, aslında o Virgilius’tan geriye ne kaldı doğrusu bilmiyorum; kül mü, tortu mu, yoksa sadece uçuşup dağılan duman mı? Yıllarca burada kendimi anlattım, yaptıklarımı, yaşadıklarımı, bunların kendimce çözümlemelerini, üzerinden tekrar tekrar geçtiğim otopsileri paylaştım blogta. Kibirli olduğunu itiraf edemeyecek kadar kibirli biri değildim, buna rağmen kusurlarımı temize çıkarmaya çalıştığımı da gördü insanlar satır aralarında. Bugün, yaşım olmuş kırk beş, başıma gelen onca olaydan sonra bir emek sarf etmeden sahip olduğum şeylerin  -mükemmel bir aile, harika bir eş gibi- bana ancak Tanrı’nın bir lütfu olduğunu, uğrunda gayret gösterdiğim hedeflerin ise –bilgili bir kafa, muhakeme kabiliyeti, vicdanlı bir kalp gibi- daima eksik ve yetersiz kaldığını görebiliyorum. Hal böyleyken kibirlenecek durum da kalmıyor doğal olarak. Yazının başında kişilik özelliklerimin değiştiğine değindim ya, şimdi bu son cümleler okuyanı sanki olumlu bir dönüşümden bahsediyormuşum gibi bir sonuca götürebilir, hayır, self-advertisement yapmayacak kadar büyüdüm.


Endişeli, gergin, korkak bir adama dönüştüğümü neden inkâr edecekmişim? Herkesten, her şeyden korkar oldum. Yaklaşan ayak sesi, bir siren, bir sesleniş içimi ürpertmeye yetiyor. Adam ölmeden önce ruh halinin güvercin tedirginliğinden bahsetmişti, içimde ise düpedüz dehşet hissi var, tedirginlikten öte. Kendimle ilgili, ailemle ilgili, toplumla ilgili, ülkeyle ilgili dehşet. Fear malum, korku demek. Horror ise dehşete yakın. Karşınızda ağzından salyalar akan, öfkeyle havlayan huysuz bir köpek gördüğünüzde hissettiğiniz şey korkudur, ama ıssız bir patikada yürürken art arda işittiğiniz kurt ulumaları sizi dehşete sarar. İnsanın içini ezen bir korku halidir o. Karanlığın Yüreği’nde Kurtz, ‘horror… horror” derken çevirmenlerin tercüme ettiği gibi korku değil, kesinlikle dehşet üzerine vurgu yapıyordu. Huzurla, sükûnetle nefes almaya izin vermeyen çaresizce boğulmuşluk hali. Somut değil, soyut bir duygu durumu olduğundan kafanızda kurup durursunuz, hayal gücünüzün aleyhinize çalıştığı bir sarmalda bulursunuz kendinizi. Ümitlenmek istersiniz elbette, ne var ki ruhunuz Santa Maria’nın tayfalarının isyankâr halinden kaçınamaz bir türlü.


Sıradan, basit insanlar, nazarımda değer ifade etmezdi. Havass’a talipken küçümsediğim avamla ne işim oldurdu ki benim? Kişisel fildişi kuleme sığındığım onca yıl mecbur kalmadıkça ilişki içinde olmaktan kaçındım bu insanlarla, ilgilenmedim, umursamadım onları. Anlayamadım, anlamaya çaba göstermediğim için. Yoğun ve stresli (eski) mesleğimi ifa ederken ay sonunda maaşımın tıkır tıkır yattığı günlerden söz ediyorum size. Bu haksızlığı nasıl hoş gösterebilirim peki? Alelade insanlar diye burun kıvırdığım kalabalıkların en öncelikli derdinin karınlarını doyurmak, elektriklerinin ya da doğalgazlarının kesilmemesi için mücadele etmek, kiralarını denkleştirmek için kelimenin tam anlamıyla canları pahasına savaştıklarını idrak edebilmem için başıma bunların gelmesi gerekiyormuş demek ki.  Geçmişte akıl bakımından yetersiz olduğunu düşünüp yerdiğim, cehaletlerini ve görgüsüzlüklerini aşağılayıp sonra da yüce gönüllülükle hoş gördüğüm kimselerin aslında kendi yaşantılarını zor idame ettirdiklerini, dolayısıyla zaten bunlardan akıl yürütme, yüksek ideallere sahip olma, ne bileyim Hobbes ya da Toynbee okuyup tartışmalarının beklenemeyeceğini anlayamayacak kadar salakmışım meğerse.  (Hobbes yazınca kendisinin bu çerçevede bir şeyler yazdığı aklıma geldi, kalktım, kitaplıktan Leviathan’ı alıp sayfalarını karıştırdım ve altını çizip yanına not düştüğüm satırları buldum: “İnsan en fazla rahatta iken sorun yaratır: çünkü, bilgeliğini göstermeyi ve devleti yönetenlerin eylemlerini denetlemeyi o zaman sever.” Yanına düştüğüm not da şuymuş: ‘Greenpeace türü sivil toplum kuruluşları, tuzu kurular.’ Bu kitabı 2004 senesinde okumuştum, büyük çoğunluğunu da Atina’dan Selanik’e otobüsle yaptığım altı saatlik yolculuk sırasında. Artık 31 değil, 45 yaşındayım, yazarın ‘rahat’ olmak derken kast ettiği şeyin çok farklı olduğunu da o zaman satırların yanına düştüğüm notla alakası olmadığını da şimdi anlıyorum.)


Alçakgönüllü olma derdinde değilim, yabancılara karşı daima kibar ve anlayışlı davranmak benim düsturumdu. Bunu tarif ya da tasvir etmekte zorlanabilirim. Nezaketi terk ettiğimi söylemekle yetineyim. Güler yüzümü sadece aile fertlerine ya da menfaat ilişkisi içinde olduğum –market çalışanı, garson gibi kişilere ya da komşulara filan gösteriyorum; içimi kaplayan karanlık sebepsiz yere sergilenen kibarlığa mani oluyor. Peygamberimiz gülümsenin bile sadaka olduğunu söylemiş ya, maalesef yitirdim bu isteğimi. Kavgacı değilim, hayır, ama dünyanın zamanıyla, zamanın ruhuyla yaşadığım kavga içimdeki didişmeyi dışarıya yansıtıyor. Eskiden sigara kardeşliği diye bir şey uydurmuştum söz gelimi, tiryaki biri sigarasız kaldığında ve o sırada sigara temin edebilecek bir yer de yoksa, bir başkasından bir dal sigara istemesi hoş görülebilirdi, çok kişinin ricasını içtenlikle, hatta mahcup hissetmelerine mani olmak için latife yaparak kabul etmişliğim vardır. Geçenlerde biri metro girişinde sigaramı söndürürken fazla sigaram varsa kendisine bir tane verebilir miyim diye sordu, soğuk bir sesle bende de çok az kaldığını söyledim, aptallaştı. En son İTÜ Maslak durağında öğrenci olduğu tipinden belli bir delikanlı yanıma gelip gayet efendi bir şekilde sigara rica etti, dönüp yüzüne baktım, abartısız üç dört saniye gözlerimle küfür eder gibi durdum öylece. Sonra ağır ağır paketi cebimden çıkarıp bir tane uzattım, teşekkür etti sessizce ama utanıp toz oldu hemen. Hayır kimseyi ezmeye çalışmıyorum. Ama sebepsiz nezaket gösterileri ile uğraşamayacak kadar gerginim.


Gençlere yönelik sempatimi, hoşgörümü yitirmeme sebep Mustang olsa gerek. Mustang hayatıma girmeden evvel ergenlerin hemen her türlü aşırılığına bir zamanlar benim de genç olduğumu, haylazlık peşinde koştuğumu düşünüp tolerans gösterirdim, üzerinde durmazdım pek. Şimdi ise durum farklı: metroda, lokantada, yolda sürekli gözüme batıyorlar ve iğrenç birer böcekmişler gibi süzüyorum ergenleri. Kötü davranma fırsatını kaçırmadığımı da itiraf edeyim bu yavru hayvanlara. Hepsinin ana-babasına acıyorum.


Güya içine kapanık biriydim. Güya çok az kişiye saklardım düşündüklerimi, yorumlarımı, öngörülerimi. Bunca olayı yaşayıp içine düştüğüm durumdan sonra kimseyle bir şey paylaşmak istemiyor olmak, insanlardan kaçmak, uzaklaşmayı istemek aslında ne demekmiş, bunu esas şimdi anlıyorum. Zorunlu olmadıkça, kimseyle, tek kelime bile. Sadece Havva ve ailemle konuşabiliyorum. Hepsi bu.


Daha dindarım. Pratikleri yerine getirmekte devamlılığım eskiye oranla süreklilik içeriyor, cumadan cumaya alnı secdeye giden bir adamken bir süredir düzenli namaz kılmaya başladığımı yazmıştım bloğa. Dudaklarımda fırsat buldukça dualar, temenniler eksik olmuyor. Gel görelim bu da samimiyetsizce: Gece yatarken, sabah kalktığımda, metroda giderken ya da yürürken mırıldandığım duaların neredeyse tamamı içinde bulunduğum belirsizliğin giderilmesi, üzerime vurulmuş kirli etiketten kurtulmak ve eski günlerime dönebilmek için. Hâlbuki dua Allah’ın rızasını kazanmak için olmalı, cehennem azabından kurtulmak için, Rahman ve Rahim’in rahmeti için. Bu dünya için değil. Benim yaptığım gibi değil. İtiraf etmekte bir beis görmüyorum, daha önümde kat edecek çok yol var.  


Şükredecek çok şey de var elbette. Ya Havva olmasaydı?!



26 Kasım 2018


Tipim değişiyor. Göbeğimden, iyice kelleşmiş olmaktan bahsetmiyorum. Erkekler yaşlanınca tipleri, özellikle yüz hatları olgunlaşır, yanakları bir parça yağlanır ve görünümleri gençlik yıllarına kıyasla daha –yakışıklı değil- oturaklı olur ya, benim sadece yüzüm değil, kafamın şekli de değişiyor ve olumlu bir değişiklik değil bu. Ailemi tanıyanlar baba tarafımdan ziyade annemin ailesine benzerlik gösterdiğimi söylerler, hem fiziksel yapı hem de karakter açısından. Kardeşim tam tersidir mesela, baba tarafı Arnavutların havası var onda. İşte, şimdilerde daha evvel anne tarafındaki erkeklerin yaşları ilerlediğinde gençliklerinden nasıl da farklı göründüklerine hayret ederken, artık kendimde de aynı duruma şahit olmaya başladım. Annemin babası dedem, o gençliğinde zampara, ailesi evdeyken başka kadınlarla gününü gün eden adam, ihtiyarlığında çirkin bir böcek gibi bir hal almıştı. Gençlik dönemi hatta otuzlu yaşlarındaki fotoğrafları yakışıklı bir kürt erkeğine örnek olan rahmetli dayım da hakeza, 50 yaşında hayatını kaybetmeden önce bambaşka bir yüze, kafa şekline, tipe sahip olmuştu, esamesi kalmamıştı o karizmanın. Aynaya baktığımda artık dayım gibi, görünüşümün değiştiğini gözlemliyorum. Elbette yaşlanma, negatif yönde bir değişimi de getiriyor beraberinde, ne var ki sözünü ettiğim değişim değil, dönüşüm. Sanki evrim geçiriyor gibiyim. Tabii evrim iyiye doğru gidişi ifade eder, burada sözünü ettiğim öyle değil. Özetle, çirkinleşiyorum. Göbeği, kelliği söylemeye bile gerek yok.



Sadece tipim kaymıyor, görünüşümün berbat bir hal almış olması değil tek mesele: İçimde beslenen, büyüyen, her geçen gün daha derinlere kök salan dehşet verici bir öfke var. Yaşadıklarıma, bana yaşatılanlara, gömüldüğüm acziyet ve yetersizlik psikolojisine, yaralarımın iyileşmesine izin vermeyen gündeme, çaresizliğe, bu durumu bana reva görenlere karşı duyduğum öfke. Beni tanımadan, bilmeden bu durumu hoş görenlere, görmezden gelenlere, azıcık acıma duygusu besleyip sonra kendini rahatlatanlara, anlamayanlara, “aman ha, dinlersem anlarım, anlarsam hak da veririm neme lazım” diye başını çevirenlere, hemen herkese karşı devasa bir öfke var içimde. Sakinleşip durulacağına, zamanla içimi daha çok sarıyor, daha kesif ve karanlık bir yapıya bürünüyor ve evet, bu da beni dönüştürüyor. Kalbimin sıkıştığını duyumsuyorum gün içinde defalarca, başım dönmeye başladı  sıklıkla. Kendimi nasıl, ne şekilde kasıyorsam artık, öfke, “inside my shell, I wait and bleed” misali beni tüketiyor, sömürüyor. Ürpertici bir hal almaya başlamış olsa gerek ki, Havva iki gün önce kendisi için, Mustang için, çevremdekiler için endişelendiğini söyledi. Evet yanlış okumadınız, Havva kendisi için endişelendiğini söyledi. Öfkemin dışa sızdığı anlarda kendisine karşı şiddet kullabileceğimden korkuyor. Evet, yine yanlış okumadınız, Havva benden korkuyor. “Lord God, protect this woman I love, who is finally, my wife” diye gözlerine sevgiyle bakıp mırıldandığım kadın benden korkuyor. Bunu kendisinden duymuş olmak beni tam manasıyla altüst etti. Bir halt edeceğimden değil, hayır. Ama bunu olası gördüğünü bilmek bile beni mahvetmeye yeter. Yetti.



Beni bir canavara çeviren Karanlık.





11 Şubat 2019


Bu dünyaya ait değilim. Aslına bakılırsa bu dünyada yaşamıyorum bile diyebilirim. Nefes almak, yürümek, düşünmek gibi eylemler yaşamaktan sayılır mı? Kısaca hayatta olmak, yaşam sürmek midir? Bence aynı şey değil bunlar. Sümüklü kızlar araba sürebilirken, birkaç yurt dışı görevinde yer almak için geçmem gereken –o da mucize kabilinden başarılı kabul edildiğim- zorunlu sınavlar haricinde araç kullanamıyorum. Bırakın otomobili, bisiklet bile süremem ben. Hiçbir konuda becerim yok: Evde tesisat ya da bir başka arıza yaşandığında ya görmezden geliyorum, ya da kös kös tamirci çağırıp elin adamına ufak tefek şeyler için dünyanın parasını vermek zorunda kalıyorum. Ampul değiştirmek hariç elektrikten de zerre anlamam. Dedim ya, hünersiz, beceriksiz bir adamım. Bir aralar ortaçağda yaşadığımı düşünürdüm, ama kazın ayağı öyle değil, sorun daha çetrefilli aslına bakarsınız: Yemek yapmayı bilmem, makarna dahi yapmadım bu yaşa kadar. Hadi bunu kabul ettiniz diyelim, beni manava da gönderemezsiniz: Tüketmeyi sevdiğim elma, portakal, mandalina gibi meyvelerin dışında çoğu sebzenin pörsümüşünü, yamulmuşunu anlayamam; isimlerini dahi bilmem çoğunun, tanımam. Şaka yapmıyorum, gerçekten haberim yok dünyadan. Balık almaya da yollamayın beni, isimlerini bilemem, lüfere çinekop, palamuta tekir deseniz itiraz etmez, kabul ederim sessizce. Hele tazesini, yok gözü parlak olacak, yok solungaçları kırmızı olacak filan ayırt edemem. Köfte yapmak, harcını karmak filan zor iş, tamam, ama dolapta antrikot ya da pirzola dahi olsa nasıl pişireceğimi bilmiyorum.

Tüketiciliğin dibine vurmuş biridir Virgilius. Üretmemeyi geçtim, tüketimi bile ancak hazır lop olacak, ağzına kaşıkla verilecek, ‘ham yapacak’, ancak öyle yerine getirebilir. Peki beni ormana bıraksanız ne olur? Hiç. Ölürüm. Ağaçları tanımam, bir tek çam ağacının neye benzediği konusunda fikrim var, ancak incir filan meyvelerini görürsem bazısı hakkında yorum yapabilirim. Ne bir tavuğun altından yumurta aldım, ne bir ineği sağdım, ne balık tuttum ne de ördek avladım bu yaşıma dek. Migros, Şok, A-101, Bim, Carrefour vs.

Bu dünyada üretim adına hiçbir şey yapmamış bir adamım ben. Belki fikrimle, düşüncemle bir yere gelmişimdir ama, olamaz mı? Olamaz. Yaratıcı bir zihnim yok, kalemimle yahut dilimle insanları etkilemek, değiştirmek, dönüştürmek gibi maharetlerim olmadı. Sanatçı da değilim ki yazayım, besteleyeyim, filmle alayım, oyunlaştırayım… Plastik sanatlar, görsel, yazın, her biri benim nazarımda çok güzel, o kadar.

Benden bu dünyaya miras kalacak hiçbir şey yok. Yapamadım. Bırakamadım. Hayatımın en verimli çağlarını, en güzel yaşlarımı ziyadesiyle çar çur ettim. Geriye dönüp baktığımda eserim diyebileceğim tek bir şey gösteremem.


En ufak bir mübalağa yok yukarıda yazdıklarımda.

Havva benimle evlendi evlenmesine ama, zavallı kızcağız nasıl bir parazite âşık olup hayatına dâhil ettiğini başlangıçta anlamamıştı korkarım. Beni tanımıyordu diyemem, hayır, ama ölçüsüz sefaletimden haberdar değildi işte.



Buna, v a r  o l m a m ı n  d a y a n ı l m a z  u t a n c ı dersem kendime bir gıdım haksızlık ediyor sayılmam.

Bok gibi bir adamım. Bok.  Varım, varlığı fazlalık, rahatsız edici, ortadan kalkması istenen türden bir varlık.



16 Aralık 2019


Havva kitap yazdıktan, üstelik böylesine güzel ve her okuyanın methiyeler düzdüğü onca araştırmanın ürünü bir eseri roman formunda ortaya koyduktan sonra, haklı olarak eş dost akraba haricinde de bir hayran ve takdir kitlesi oluşmaya başladı. İnsanın eli kalem tutan, duyarlı bir ruha sahip nazik ve akıllı bir karısı olması meğer güzelliklerin yanısıra türlü zorlukları da beraberinde getiriyormuş. Cumartesi günü aile fertlerini saymazsak, son derece aydın ve kültürlü kimseler olarak niteleyeceğim kişilerin katılımcı olduğu bir söyleşiye katıldı Havva, söyleşinin konusu da kitabıydı haliyle. Bu söyleşi ve söyleşiyi düzenleyen beylerle beraber olabilmek, tartışmak, paylaşmak, aynı atmosferi teneffüs etmek biliyorum ki Havva henüz kitabı tamamlamadan önce hayal ettiği bir şeydi. Üzerinde o kadar çalıştığı bir konunun sonunda başarılı olmanın göstergesi satış rakamları ya da baskı sayısı değil, marifetin kadrini ve kıymetini idrak edebilecek kişilerin iltifatıdır Havva’ya göre. Her zaman – hem de fazlasıyla hak ettiği kıymeti, kalem işçisi bir beyaz yakalı olarak görmesi mümkün değildi yıllarca, yazdığı kitap bu bağlamda yeni bir pencere açtı hayatına ve tüm olgun kişiliğine rağmen doyasıya yaşıyor bu heyecanı.



Doğal olarak izleyici koltuğuna tüneyip cumartesi günü ben de katıldım söyleşiye. Bunu kabul etmiyor ama konuşurken, anlatırken bir hale vardı etrafında, özgüveniyle, rahatlığıyla ve tabi mutluluğuyla. Söyleşi sonrasında da oradaki parlak zihinli kişilerle ayaküstü de olsa uzunca sayılabilecek bir sohbet ettik, ardından Havva, ben ve moderatör beyefendi önce yemek, akabinde kahve derken saatlerce beraber olduk, konuştuk, paylaştık. Aslına bakarsanız Havva için harika bir akşamdı, duygu doluydu her an. Ormanlık dağlarda fazla oksijen nasıl insanın üzerinde yorucu bir mutluluk, sarsıcı bir huzur verirse, bir yandan ‘ben aslında buraya aitim’ demek isterse kişi, bir yandan da yaşamak için gene şehre, betona, asfalta, elektriğe, kombiye dönmesi gerektiğini çaresizce bilirse, Havva da işte o hesap, büyülü bir akşamın ardından evine, kocasına, işine, evdeki ütülere, yetiştirmek zorunda olduğu çeviriye gerisin geriye itileceğini biliyordu.

Hak vaki oldu, her şey sona erdi, eve geldik.


Birkaç saatlik Alice Harikalar Diyarındaydı Havva için. Ben keyif almadım mı, elbette ki aldım. (Bu satırı zor bitirdim, yazacaklarım kafamda döndü, karşımda yaptığı çeviriye gömülmüş Havva’ya gözümün ucuyla baktıktan sonra kalktım, yatak odasına zor yetiştim gözyaşlarımı saklamak için, yatağa boylu boyunca kurulmuş kediye sarılıp birkaç dakika sarsılarak ağladım. Kedi bu ani krizden ötürü kaygılandı sanırım, zıplayıp gitti. Toparlandım, devam ediyorum şimdi, gene Havva’nın karşısına geçtim, herkesin bilgisayarı kendine.) Benim keyfim, aklı başında, zarif, çok okumuş, bilgiyi bilgeliğe dönüştürmeye çabalayan güzel insanlarla beraber olmaktan kaynaklanıyordu, Havva gibi ‘ben aslında buraya aitim’ diyemezdim, çünkü her daim yalnız biriyim, yalnızlık üzerine kuruludur benim yaşamım. Havva benden farklı, bu çok normal. Kaldı ki alkışlar etrafında, spotlar üzerindeyken bırakın da haklı bir gurur yaşasın. Buralarda bir sorun yok. Onun başarısı bana sadece mutluluk verir, bir kıskanma durumu da söz konusu değil. Kafamdakileri toparlamayı başaramıyorum sanırım, şöyle deneyeyim tüm çıplaklığıyla: Benimle evlenerek hayatını mahvetti bu kadın. Kimse bana amor vincit omnia geyiğinden bahsetmesin, bu kadın bana çaresizce aşık olduğu için evlendi, ama kendini berbat bir yaşamın ortasında buldu hemen ardından. İşimden atıldım, üzerime adice bir iftirayla terörist etiketi yapıştırıldı, statüm ve yıllarım çalındı, geçmişim çalındı, geleceğime ipotek kondu. Benzer durumda olan çok kişi vardır, şüphesiz bin beteri de vardır, kim bilir belki o kişilerin de havvaları vardır, vardır da vardır. Acı yarıştırmam. Ben kendi yetersizliğime, eşini dünyada her şeyden çok seven bir kocanın çaresizliğine yanıyorum ancak. Beni insanlara nasıl tanıştıracağını, ne işle meşgul olduğum sorusunun heyula haline geldiği bir çıkmaz bu. Ona güzel bir hayat sunamıyorum, Onu hayallerinden uzak bir zindana mahkum etmişim gibiyim. Çalışması, evi geçindirmesi lazım. Ben bir hiçim çünkü. Mütevazi beklentileri olan, asla şikayet etmeyen biri olması meselenin ciddiyetini bir nebze dahi hafifletmiyor. Okuyor ama beni anlamıyorsunuz değil mi? Dün gördüğü rüya, renksiz, sıradan, donuk, neredeyse birbirini tekrar eden günlerden müteşekkil kuru hayatından bir anlık uyanış gibiydi ve Onun ne istediğini biliyor, anlıyor olmama karşın hiçbir şey yapamıyor olmak da çok korkunç.




Döndüm dolaştım, aynı yere geldim: Ben ölsem, bu çirkin kanser yeryüzünden kazınsa da herkes kurtulsa…



21 Mart 2021


Geçen hafta idare mahkemesi iade talebiyle açtığım davayı reddettiğini açıkladı. Hakkımda adli bir olumsuzluk olmadığı, iade talebimin haklı gerekçelere dayandığına dair argümanımı ‘adli bir soruşturma olmaması bizi ilgilendirmez, zaten olsaydı iade için başvuramazdın’ netliğiyle geri çevirdiler. Bu durum mesleğe dönme, üzerime yapıştırılan yaftadan kurtulma, statüme, mali ve özlük haklarıma kavuşma hayallerimi yıktı, sikip attı. Üst mahkeme yolu gözüktü. Bu noktaya kadar geçen beş yıla yakın süre göz önüne alınırsa, bundan sonrası ne kadar sürecek, tahmin etmek zor değil. 




Havva bugün beni karşısına aldı. Kasım ayından beri çalıştığı yeni işinde ne kadar bunaldığını ve yorulduğunu içim ezilerek görüyorum zaten. Para alamadığım için geçen sene ayrıldığım eski işimden sonra evde oturduğumu yazmıştım. Ev işlerine harcadığı zamanı ve başkaca meşguliyetlerini azaltarak ona minicik bir yardımda bulunabiliyorum sadece. Maddi anlamda yük, aldığım küçük kira geliri dışında tamamen Havva’nın sırtında. 




“Kendine acımayı bırak, bana yardım et” dedi.


“Sana olan saygım aşınıyor” dedi.


“Ben artık dayanamıyorum, çok yoruldum ve dayanacak gücüm kalmadı” dedi. 






Ne kadar işe yaramaz, niteliksiz, boş beleş bir adam olduğumu bu bloğu ileride okuyacak olanlar kadar, geçmişte okumuş olanlar da bilir. Yaptığım iş, uzmanlık alanımın spesifikliği ihraçtan sonra mesleğimi bağımsız olarak icra etmeyi imkânsız kılıyor. Aksi gibi, hayatı nasıl bir asalak halinde yaşadığıma dair daha önce uzun bir post yazmıştım, eksiği olan, fazlası olmayan bir itirafnameydi. Şimdi, haklı olarak ‘seni mesleğine geri almıyorlar, sonrasında süreç nasıl işleyecek meçhul, böyle devam edemezsin, edemem, edemeyiz’ diyor kadın. Bana kim iş verir? Elli yaşında, hiçbir vasfı olmayan, sağlıksız ve tümüyle yetersiz bir adama? 




Kanaatimce beş sene önce kalbini dinleyerek yaptığı tercihten pişman. Çok daha güzel bir hayatı olabilirdi. Onun için her şey daha mutluluk verici olabilirdi. Seçimi, önce tüm haklarına devlet tarafından haksızca el konulan, ne yapacağını bilmeden asalak gibi başkasının eline bakan birine dönüşmüş benimle hayatını birleştirmesiyle sonuçlandı. Bu tercihinden, yani o kişiyle değil, benimle evlenmekten ötürü pişman olduğuna dair en ufak bir iması ya da bu anlama gelebilecek bir davranış kırıntısı yok sözlerinde veya tavırlarında, asla, öyle bir şey iddia edersem haksızlık etmiş olurum.




Ama… Havva derinden derine biliyordur ki onun kendisine vaad ettiği hayat böyle değildi. Ne var ki bana evet dedi kadıncağız. 




Dönüyorum, dolaşıyorum, aynı yere geliyorum: Tüm bir hayat, farklı zamanlarda, farklı kişilere karşı, farklı koşullarda, farklı süreçlerle, ama hep aynı şekilde devasa bir çıban şeklinde geçebilir mi? Ya bir kene ya bir mikrop hüviyetinde ama neticede her durumda insanlarda yaralar açan bir maraz olduğumu kim yadsıyabilir? Şimdi sıra (bu defa gene ama farklı bir çerçevede) Havva’da… 




Çok ama çok ciddi bir şekilde intiharı düşünmeye başladım bunca zaman sonra. Bir halt edeceğimden değil, ama artık yeter. Kendi boktan hayatımı ne hakla başkalarını mahvetmek için sürdüreyim? Başıma gelenlerin hiçbiri benim kabahatim değil, öte yandan hayatını alt üst ettiğim Havva’nın da kabahati değil. Hiç değil.




Kalbim eziliyor. 




Keşke benimle hiç evlenmeseydi. O zamanlar şu an bu satırları yazarken kafamda dönen hayatıma son verme düşüncesi çok daha somuttu, bütün detayları ince ince tasarlamıştım. Havva bana hayır diyecekti, ben yok olacaktım, sevdiğim kadın başkasına evet diyecekti ve mutlu olacaktı. 


Kalbim…




21 Ağustos 2023


Üzerine ölü toprağı dökülmüş, mikro ve makro ölçekte travmanın, depresyonun çeşitli türlerini aynelyakîn idrak eden bir yavşağım. Tüm ağırlığıyla üzerime çullanan hayat nefes alamaz hale getirdi beni. Psikolojik, sosyolojik, politik bir dünya sebebi var bu durumun. Fakat öte yandan, bunların hiçbiri vaki olmasa dahi aslına bakarsanız uyuşuğun teki, Oblomov kılıklı bir tipim, elli yaşımı geride bırakalı 11 gün oldu ve utanmadan itiraf edebilirim ki bunca sene yaşam süren biri olarak ateş parçası, enerjik, idealist, canlı, gayretli bir yapıya sahip olmadım. İş hayatımdayken, o günlerde işkolik gibiydim, haz peşinde koşturduğum vakitler kuduz köpek misali sağa sola saldırırdım ama bunların anlatmaya çalıştığım şeyle hiçbir ilgisi yok: Son yıllarda bana politik gerekçelerle müstahak görülen mel’un zulüm bir yana, her daim bir şeyler üretmeye, yaratmaya ya da bu uğurda çabalamaya uzak bir karakterim vardı. Yani oldum olası üzerine ölü toprağı dökülmüş bir yavşaktım, olan biten tuz biber ekti, mezar taşımı yerleştirdiler, mermerle kapladılar beni sanki. Yaşayan bir ölüyüm. Hiçbir şey yapmıyorum. Peki ne yapıyorum? Konuşan (papağan) gibi bir hayvanım, düşünen (hindi) gibi bir hayvanım. Bir de okuyorum. O kadar. Eskilerin hayvan-ı natık dediklerine benzeyen bir tip, beni tasvire uzak düşmüyor.




Bir de Havva gibiler var:


Evimin direği. Ocağı tüttüren kişi. Yaşamak için eline bakıyorum. Parayı o kazanıyor, alın teri, göz nuru döküyor, çarkı o döndürüyor, faturaları o ödüyor. Çok şükür emekli oldum da birkaç yıldır harçlık almayı bıraktım kendisinden. Velinimetim o benim.


Evlendikten sonra bir roman yazdı ve yayınlandı, hoş önceden de çocuk kitabı kaleme almıştı.  Kendi romanından sonra iş için yazdığı biyografi kitaplarını saymıyorum burada.


AUZEF’te sosyoloji okumaya karar vermişti, ikinci sınıftayken bölüm başkanıyla tanıştı, bölüm başkanı Havva’ya yüksek lisansa başvurmasını önerince bu defa o hedefe kilitlendi, ALES’te yeterli puanı alamadığı için bu niyeti akim kaldı. O da bunun üzerine azmedip üniversite sınavına girdi, üstelik hiç çalışmadan, tek bir soru bile çözmeden otuz küsur sene sonra girdiği sınavın sonucu dün açıklandı: İÜ Sosyoloji. Şimdi AUZEF’i bırakıp tam ve kamil bir üniversite öğrencisi olacak, “çocukların sınıf annesi olurum” diye gülüyor.  


İki yıldır Almanca dersi alıyor. Özel ders, konuşma değil, okuma ve anlama odaklı bir eğitim. Epeyce ilerlettiğini biliyorum; geçenlerde baldızlardan biri antropoloji alanında gayet akademik bir metin gösterdi ona, Havva pıtır pıtır tercüme etti.


Bu kadın kusursuz İngilizcesinin yanı sıra zaten orta derece Fransızca da biliyor. 


Benden hayır olmadığına emin olunca, altı ay kadar önce “artık araba kullanmayı öğrenmem lazım” diyerek direksiyon kurslarına gitti, sonrasında araba da aldık, yazmıştım, birden yaşam konforumuz değişti böylece.


Bütün bunların yanısıra her evli kadının tepesindeki Demokles kılıcı, yani ev işleri zaten sırtında. Ucundan yardım edebiliyorum anca. 




Erman Toroğlu, oynadığı mükemmel futbol için Fabian Ernst için “turbo motorlu dazlak” demişti bir maç yorumunda, sonra hemen arkasından düzeltmişti, “turbo motorlu faydalı dazlak.” Çok şükür benim Havva’m dazlak değil, ama turbo motorlu olduğu muhakkak. 




Birkaç gün önceydi, gördüm ki KDO’da Klasik Yunanca Dersi eğitimi başlamış. Latince, Farsça ve Arapçanın yanına bir lisan eğitimine daha girişmişler, ben de ilk dersi, alfabeyi izlerken Havva da yanımda sigara içiyordu, derse kulak vermiş halde. Birden “bir dil daha öğrenmeni çok isterim, hem klasik yunan dilini öğrenmek sana çok yakışır.” diye nereden icabettiyse beni cesaretlendirmeye kalktı. Zaten niyetim yoktu ama soğudum iyice. Biraz O’na hürmeten izlemeye devam ettim. Ters L harfi var alfabede, ismi gamma. Bizim ağzımızdaki karşılığı g harfi. H harfi var, ismi eta, bizim söyleyişimizde e-a arası bir şey. P harfinin ismi rho, bizdeki karşılığı r. Yani sigmasıyla deltasıyla pisiyle zaten matematik formüllerini hatırlatıp içimi kaldırırken bir de daha alfabenin yazılışıyla okunuşu arasındaki farklılıklar bulmaca gibi bir şey. Gören de kriptoloji filan sanacak eğitimi. Fenikelilerden öğrendikleri yazıyı götlerinden uydurdukları iki üç hikmetle süsleyip hubris malzemesi yapan Yunanlıların sikik işi. Böyle düşünmeyi tercih edince irrite olmak da kolay tabi. Hemen reddettim, hem de klasik yunanca. “Çiğdem Dürüşken var, onun çevirileri bana yeter” diye yutturabilir miyim diye söylendim. Olmadı. Çiğdem Dürüşken’in Yunancadan değil Latinceden çeviri yaptığını söyledi hemen. Bilmiyordum sanki. Bahaneye ne gerek var ya, istemiyorum de, bitsin. 




Olmuyor ama. Havva benim de bir şeyler yapmamı, meşgale bulmamı istiyor içten içe. Bu her ne kadar talep vurgusundan uzak, bir dilek kisvesi altında olsa da, bekliyor.




Muhatabım bunca şeye vakit yetirirken bir sikim yapmadan zamanı tüketiyor olmak da doğrusunu isterseniz mahcup edici bir atalet. 




Yarrak gibi adamım vesselam.


* * *





Kaç yıllık yazılar… Alay mı ediyorsunuz? Mazim, bugünümü şekillendirdi. 


O’na hiç kızgın değildim. Biliyorsunuz. Kırgındım. Çok. Aklım başıma anca geldikten sonra, bana bir şans daha vermeyi reddettiği için. Farkındalığımı, samimiyetimi inandırıcı bulmadığı için. Bu yazının sonunda kırgınlığım da uçup gidiyor öylece. O kendince yapması gereken tüm uyarılarda bulundu. Ben bunları gerektiği zamanda değil, çok geç fark ettiysem bir kabahat bulamayız Still-Havva'da. Hayır, kederimin hafiflediğini söylemedim. Still-Havva olmadan mücadele etmeye mecalimin olmadığı gerçeği de bir kenarda sabit. Ceset duruyor ortada. Açık olan bir şey varsa, Still-Havva'yı hak etmiyorum. Hiç bir şeyi hak etmiyorum. 


Başka şeylere gelince, işte onlar geçmiyor. Bitmiyor.



11 Ocak 2025 Cumartesi

Önemli Bir Görüşme Üzerine...

Bugün bir cafede buluşmamız oldu. Evden kendisine verilecek şeyler vardı ama bu sadece bahane, benim için önemli olan soracağım sorular ve alacağım cevaplardı, kendimi hazırlamış, heyecandan unutmayayım diye notlar bile çiziktirmiştim. Kısaca özetlemek gerekirse;


Bir: Beni ‘ben olduğum için’ için değil, evlendiği adamdan ‘farklı’ olduğum için terk ettiğini söyledi. İki ihtimal varmış, a) ya ben evlendikten sonra değişmişim, b) ya da onu en başta olduğumdan farklı biri gibi görünüp kandırmışım. Bunların ikisi de kesin bir dille itirazı gerektiriyor, çünkü ne değiştiğimi, ne de onu manipule ettiğimi kabul edebilirim. Şurası çok ironik: Ben hiç değişmediğimi iddia ediyorum, hep böyleydim diyorum. O zaman bir şekilde yol b) şıkkına gidiyor. Eğer değiştiysem, benim bunun farkına varamıyor olma ihtimalim elbette var ama kesinlikle kendimi öyle görmüyorum. Hele, bu kadar sevip özendiğimi ‘sandığım’ kişinin beraber yaşayamayacağı biri olarak asla. Değişikliğim belki artan tembelliğimde, ataletimde söz konusu olabilir ve bu ayıbın doğru olma olasılığı çok yüksek, ayrıca yıllar içinde kendisine karşı artan düşkünlüğümde. Eski günlerimizin birinde hiç unutmam beni ‘nezaket terörü’ uygulamakla eleştirmişti. Bu noktada kesin bir fikir ayrılığımız var: ben evlendiği adamdan başka birine dönüşmediğimi ısrarla vurguluyorum, Still-Havva ise, bırakın vurgulamayı, benden bu yüzden ayrıldı. 


İki: Bana son derece hoyrat ve kırıcı olabilecek kadar kötü davranma meselesine gelince, alınganlığım ve hassasiyetim had safhada. Yumurta gibiyim, hemen çatlayıveriyorum. Burası bir gerçek. Ondan gelen bir mimik, bir jest bile yetiyor tuzla buz olmama. Bunun yanı sıra Still-Havva ümide kapılmamı, hayallere dalmamı istemediğini, yumuşadığını sanmayayım düşüncesiyle bana bilinçli olarak iyi davranmadığını yarım ağızla itiraf etti. Yumuşak tabiatlı, düşünceli bir insan olduğunu biliyorum ama aklı bu benimsediği ‘mission’ sırasında bana kaba, sert davranmayı emrediyor anladığım kadarıyla. Olanı biteni kabullenmemi bekliyor. Dahası ajitasyon/agresyon içerikli mesajlarım (epeydir olmuyordu, geçenlerde gene tutamadım kendimi) bu tutumunu pekiştiriyor, kendince meşrulaştırıyor. Diğer bir değişle kendi bakış açısıyla ‘normal’ davrandığıma kanaat getirse ve buna inansa, zırhını çıkarmaz belki ama silahlarını yere bırakır. Ancak o zaman nazik ve düşünceli davranacak, alıştığım gibi. 


Üç: ikinci maddeyle bağlantılı olarak, kendi perspektifiyle dengesiz, isyankâr ve sinir bozucu halimin geçmesini beklemekte, (son üç ayda ne yaşadığımı, hissettiğimi hakkıyla bilmiyor, tahmin ettiği kadarını bile umursamasa da) ben bu süreci, olan biteni kabullendikten ve belli ki onu da iyileştiğime ikna ettikten sonra benimle arkadaş kalmaya istekli. Birinci maddeyle çelişkisini yüzüne vurmadım: Onun sevdiği, beğendiği, saygı duyduğu adamken aksi yönde değiştiysem, benimle arkadaş olmayı/kalmayı istemesi anlamsız, yok eğer olduğumdan farklı ve -bu kelimeyi kullanmadı ama aslında oraya gidiyor- riyakâr biriysem zaten böyle biriyle arkadaş filan olunmaz. Ama bir taraftan da arkadaşlığımı dilediğini belli etti. Yani burada dikkat çekici bir tuhaflık var. Sözlerini kurcalamamayı tercih ettim, canını daha fazla sıkmaktan, onu bunaltmaktan çekindiğimden.


Bu defa ağlak bir ses tonuyla ezik büzük durmadım karşısında. Tek bir kez sesim titredi, fark etti ama hemen toparladım kendimi. Bir saate yakın konuştuk, sonra ayrıldık. Mesafeli de olsa konuşabilmek güzel.


Aslında güzel değil. Eve girerken ayaklarım titriyordu gene. Âşık olduğum, sevdiğim, sekiz sene mutlu mesut sandığım bir evlilikten sonra her şeyimle hayranlık duyduğum kadınla böylesine ‘resmi’ bir üslupta karşılıklı oturup konuşabilmek, arka planda o kadar çalkantılı ve çaresiz bir mutsuzluk veriyor ki bana, kendimi iyi ne kelime, berbat hissediyorum. Bundan bahsetmiştim. Ondan ayrıyken başka türlü ıstırap, onunla beraberken çok başka türlü bir ıstırap. 


Çünkü o, artık O değilmiş gibi. Bunu içime sindirmemi, kabullenmemi bekliyor. Talep ediyor. Dayatıyor. Bu bağlamda Still-Havva da benim kadar ümitsiz bir vaka. Ben düzelecek gibi değilim. O geri adım atmayacak,  düzelmeme dair talebi tavizsiz.


Kedi, kokusunu mu aldı, içgüdüleri mi devreye girdi bilmiyorum, ben evden içeri adımımı attıktan sonra kabanımı epeyce kokladı; sonra da daire kapısının önünde yattı uzun bir süre. Asansör sesini her duyduğunda da ayağa fırlayıp miyav miyav.


Gelmeyecek kızım, gelmeyecek. Boşuna beklemeyelim.


Ben varken gelmeyecek. 


10 Ocak 2025 Cuma

Ağırlık Üzerine... (İkinci Bölüm)

Şu yazıya devam edeyim, bir takım eklemelerle. Karmakarışık bir yazı olacak sanırım. 


Zaman, benim için değerlendirmeyi bırakın, harcanma da değil, imha edilmesi gereken bir olgu. Still-Havva’nın yokluğunda artık benim ben olmadığımı, ben gibi yaşamadığımı bu yazının ilk bölümde genişçe anlatmıştım size. Geçmeyen bir baş ağrısı nasıl hayatı yaşanmaz kılarsa, Still-Havva da benim için aklımdan çıkmayan imgesiyle öyle: Felç olmuş halde yaşamaya devam ediyorum. Onu düşünmeden geçen tek bir dakikam yok gibi. Saplantı halinde, her an, her yerde onu düşünmekten alıkoyamıyorum kendimi. Sanki hem gözün ihtiyacına uygun olmayan mercekli bir gözlük takmışım, hem de mesela o güzlüğün camları çimen yeşili olsun. İnsanın hem görme yetisi bozulur, hem de dünyayı çimen yeşili görmeye başlar. Çimen yeşili, burada Still-Havva’ya tekabül ediyor. Beni terk ettiğinden beri ne yapsam, nereye gitsem, hiçbir şey yapmadığımda da hep orada, burada. Üstelik şairin “gül ve ay, güneş ve ayna, nedir bütün bunlar/ Her nereye baktıysak hep senin yüzünü gördüğümüz” beyitindeki hasret romantizmini yaşamıyorum; çünkü benim ‘gördüğüm’ yüz bana gülümsemiyor, hakir bir kasvet var duruşunda. Gözlük camlarının bozuk olması da algımın, anlayışımın, muhakememin tamamen yitmesiyle alakalı. Başka bir şeyi düşünme, anlama, umursama, merak etme marifetim yok oldu gitti. Dünyayla, çevreyle ilgim kalmadı. Soğuk, donuk, gülmeyen, eli hiçbir şeye gitmeyen birine evrildiğimi tahmin etmeniz güç olmasa gerek. Kafamın içinde sürekli sesler, farklı tonlarda, birbirinden değişik konularda ama hep Still-Havva hakkında konuşuyor gibi. Biri, onun bana körkütük âşık olduğu günlerden bahsediyor, biri onun kendi sesiyle okuduğu bir kitabı anlatıyor, bir başkası terk edip gitmesine hak verircesine beni azarlıyor, diğeri zavallılığımla alay ediyor, ötekisi toparlan, bu kadar onursuzlaşma diye azarlarken sesi çok çıkan biri mahvolduğumu haykırıyor bana. Daha da o kadar ses, kaos, curcuna var ki orada, anlatmak güç. İçkiye başlamadıysam, namazı filan bırakmamın ardından bunca günahın üzerine bir de alkolü eklemek istemediğimden, Allah’tan korkuyorum, sadece bu yüzden. Dayanılacak gibi değil. Kafamın içindeki elektrik trafosu sesi hep bir ağızdan konuşan uyumsuz bir koro halini aldı.


Bazı yazıları yazmak daha zor sanki. Bu da onlardan biri. 


Uyuşturucu hiç girmedi hayatıma, girmesin zaten. Bana göre bir şey değil. Bir kere param yok, üstelik bağımlılığa bu kadar yatkın bir bünyeyle mahvolurum. Sigara üç-dört paket arası, sanki ötekilerden evlaymış gibi kendime tütüne vurmuş haldeyim.


“İnsan bir nebze düzelmez mi?” diye sormayın, “zaman her şeyin ilacı” demeyin. Bunlar harcıalem laflar. Gün içerisinde saymadım hiç ama, beş yüz kere filan sosyal medya uygulamalarına bakıyorumdur, onu online görebilecek miyim diye. Bir sosyal medya aplikasyonun iki ucunda tam o an var olmak, o yanımda olmasa da, karşımda görmesem de, telefonun ucundaki sesini duymasam da, bir şekilde aynı anda aynı uygulamayı açmış bulunmak bana ıstıraplı bir tatmin veriyor. Açlıktan masadaki ekmek kırıntılarını yemekten farkı yok bunun, elbette doyurmuyor, yetmiyor ama ya bu imkânım da olmasaydı? Önceki yazıyı tekrarlamayacağım ama hiçbir şey yapmıyorum. Yaşayamıyorum. Yapamıyorum. Kardeşim haklı, buradan taşınmalı, hatta başka bir şehre gitmeliyim belki ama en basit yaşam işlevlerini, mesela ev temizliğini ya da mutfak işlerini bile yapamazken, parmağım bile kalkmazken bu kadar büyük bir eyleme kalkışamam, hayalini bile kuramam. İmkânsız. Bunun gibi büyük, zor bir evde, tek başına taşınma işiyle uğraşmak kesinlikle üstesinden gelebileceğim bir şey değil. Yani, hiçbir derdim olmasaydı bile olanak dışı diyebilirim. Yardım edecek kimsem de yok. 

Zaman benim için yok edilmesi gerek bir şey dedim en başta. ‘An’ı yaşayamıyorum çünkü Still-Havva düşüncesi bana her an işkence ediyor, o nedenle ‘an’ı tüketmeliyim. Öyle de yapıyorum. Bazı ölümler anidir, bazıları da geri dönüşü olmayan ölümcül bir hastalıkla çok uzun bir zamana yayılır, her gün ölüyormuş gibi olur o insan ve sevenleri. Ben şu an o ikinci gruptayım. Yas içinde çırpınıyorum, ölemiyorum, fakat bunun farkındalığından kopmak bir nebze uyuşturuyor beni. 12 Aralıkta Still-Havva’dan disney+ ve prime video şifrelerini rica etmiştim, ikiletmeden verdi. Bugün itibarı ile 28 gün olmuş. O günden beri sürekli cadılı, aksiyon, heyecanlı, bilim kurgu, distopya dizileri izleyerek geçiyor zamanım. Böyle şeyler sevdiğimden değil, ama ancak o tür dizilere tahammül edebildiğimden. Salem (36 bölüm), The man in the high castle (40 bölüm) en baştan Game of thrones (74 bölüm) The last of us (9 bölüm) Dune Prophecy (6 bölüm) izledim bu sürede, şimdilerde The expense’in izliyorum, 23 bölüm geride kaldı. Kısa bir hesapla o günden beri 188 bölüm dizi seyretmişim, ortalama 6,7 bölüm ediyor. Yani günde yedi saate yakın oturup dizi seyrediyorum Still-Havva’yı düşünmemek için. Aklımdan çıksın diye. Ağlamamak için. Derdime kahrolmamak için. 


Saatlerce satranç oynayan biriydim, bununla ilgili ne çok post yazdım buraya zamanında… Artık zevk almıyorum çünkü kafamı toparlayamadığım, dikkatimi yoğunlaştıramadığım için berbat bir oyuncuya dönüştüm. Üstelik her zaman olmasa da hala titreme krizlerine giriyor ellerim. Blitz oyunda böyle zaaflara yer yok. Gayet kabul edilebilir ve hoşa giden bir ratingim varken hayattan, evlilikten küme düştüğüm gibi artık satrançta da alt lige gönderilmiş acemi birinden  farksızım, üç aylık grafiğim her şeyi gösteriyor. Benim hayatımın son üç ayı da blogta görülüyor değil mi?

Son üç ayın grafiği bu. Still-Havva'nın bu evden kabaca 1,5 ay önce gittiğini ve geride bir bok çuvalı bıraktığını hatırlatmama gerek var mı? 





Bir postta ‘kafamdaki karanlık düşünceler’i yazıyor, kararlı ve harekete geçmeye hazır bir üslupta dertleşiyorum sizinle, bir başka postta da satranç ratingimin düştüğünden sızlanıyorum, gülüyor musunuz acaba tutarsızlığıma? Öyle yapmayın. Duygularım daha önce de değindiğim gibi okyanuslardaki ‘ölü dalga’ halinde, öngörülemez şekilde, birden kabarabiliyor, bazen de okyanus durağanlaşır değil mi? Bunların ötesinde başka somut şeyler de var: Kardeşimin eşi ve yeğenim yirmi günlüğüne Amerika’dan geldiler, bunu daha önce yazmıştım. Annesi kanser, üstelik böbrekleri de iflas etmiş olduğundan kemoterapi ilaçlarını alamıyor; onunla ilgilenecek kadın. başını kaşıyacak vakti yok, bir de ben sorun çıkarmayayım. Yeğenim ise bu gelişinde yirmi yaş dişlerinin hepsini çektirdi, ayrıca saç tedavisi var. Yani, tatile gelmediler, çok sıkıntılı ve yoğunlar. Benimkiler deseniz, babamın 16 Ocak’ta ürodinami işlemi olacak, 23 Ocak’ta katarakt ameliyatı var, sabahki muayene sonrası randevu aldık bugün. Yani, intihar edecek kişinin gözü bir şey görmez teorik olarak, bunu kabul ediyorum, öte yandan ilgilenmem, göz önünde bulundurmam gereken başka konular da var işte, onu anlatıyorum size. Endişelenmeyin, o düşüncenin bir yere gittiği yok. 


Avukat “bir ay sonra mahkeme tebligatı adresinize yapılır” demişti. Pazartesi bir ay dolacak. Bir üstteki paragrafı belki de çiğ çiğ yedirecek bana kader, orasını bilemiyorum işte. O zaman göreceğiz. 





8 Ocak 2025 Çarşamba

Kısa Bir Açıklama Üzerine...

Toparlanmayı istemiyor değilim. 

Düzelmeye karşı gösterdiğim bir direnç yok. 

Ağlak, zırlak bir adam olmayı daha önce de sevmedim, şimdi de sevmiyorum.

Bu berbat halim, tercih ettiğim bir durum değil. 

51 yaşında en çok değer verdiğim insanın eliyle yıkılan egomun, hayatımın, canım gibi sevdiğim insanla biten evliliğimin yasını tutacağımı bilemezdim.

Çok kırılgan, çok alıngan bir haldeyim.

En ufak rüzgarda kökünden kopan başak tanesi gibi... Kalbim sıkışıyor dediğimde bana "Allah ömür versin" diye kestirip atmasıyla, son görüşmemizde aşırı sıkılgan ve huzursuz görünmesiyle, en ufak şeyler bile zaten yerinde olmayan dengemi alt üst etmeye yetiyor. Böyle olmayı istemiyorum.

Still-Havva ev(imiz)den ayrılalı 46 gün oldu. Bir gıdım iyileşme yok bende. Alışma yok. Yokluğunu kabullenme yok. Metanet yok. Sabır yok. Hayata devam etme arzusu yok. 

Ben yokum artık. Nefes almak, karnını bir şekilde doyurmak, sıçmak, uyumak... Bu yaşamak mı? Değil elbet.


Hiç biri benim tercihim değil. Bu acınası halden, bu rezilce durumdan hoşnut olduğumu sanmayın. 


Sanki tek bir ilacım varmış da, o ilaç elinden alındığında hastalığının tüm yakıcı semptomlarını gösteren biçare gibiyim. 

Kim ister acılı bir hasta olmayı?

Ötenazi istenir en fazla, tedavisi, ilacı olmayan bir marazla karşılaşınca... 

6 Ocak 2025 Pazartesi

Dünyanın en saçma psikolojisi bu. 


Karanlık düşüncelerin bana uğramadığı bir saatlik bir boşluk yok. Bazen uğramakla kalmıyor, bugün olduğu gibi kalıcıymış gibi görünüyor, kafama çivilenmiş gibi. Gitmiyor bir türlü.


Öte yandan, sanki hiç böyle bir durum söz konusu değilmiş gibi sabah kahvaltıdan sonra fiziken çok güçsüz hissettiğim için multivitamin hapı attım ağzıma. Az evvel duş aldıktan sonra da hayatımın rutini şeklinde koltukaltlarımı deotakladım ter kokmamak için. Zam haberlerini okuduğumdan fazladan sigara almıştım dün. 


Yani iki durum/tutum arasında hiçbir korelasyon yok. O düşünceler ne kadar kesif ve ciddiyse, diğerleri de aynı şekilde doğal. Ama ikisi arasında en ufak bir tutarlılıktan bahsedemeyiz. Benim gibi çelişkili biri bile açıklama getiremez bu anlattığıma. 


Deliriyorum, onda bir tereddüt yok. 


Dipte olduğum bir başka gün daha. Işığın hiçbir türlüsünün ulaşamadığı bir dip. 

Kafamın içi zifiri karanlık. Buz gibi bir fırtına. Nefes alamıyorum. 


4 Ocak 2025 Cumartesi

Voyager Üzerine...

Bugün öğleden sonra kısa bir görüşme için kafede buluştuk. Yeğenimin Amerika’dan getirdiği kahve paketlerinden bir kaçını ona verecektim, o da kendisinde kalan ve okuyacağımı sanmadığım kitabı bana getirecekti. Susuyor. Konuşmaya gerek duymuyor.  O’nun bana söyleyecek hiçbir şeyi yok. Voyager uydusu gibi, her gördüğümde daha da uzaklaşmış oluyor benden. Bunu duruşuyla, jestleriyle belli etmekte bir beis görmüyor. Vücut dili benimle aynı ortamda bulunmaktan rahatsız olduğunu haykırıyor aslına bakarsanız. Yani, yanlış anlamayın ama gerçekten bir kötülük yapmışım gibi. İstediği gibi biri olsaydım zaten ayrılmaz, gitmezdi, tamam, ama bu kadar fena davranmayı kendinde hak görmesi de ilginç. Cevabını bilmediğim, alamadığım bir sürü soru var, üstelik bu soruları sormam sana ayıpmış gibi davranmıştı evi terk etme sürecinde. Bana gelince, onun tavrını gördüğümde sessizce dehşet çığlıkları atar halde duyumsuyorum kendimi, çaresizlik içinde üstümü başımı parçalamak ister gibi. Artık o kadar yabancı ki. Ben de susuyorum. Konuşmaya hakkım yok. O'nun nezdinde şikayete, sızlanmaya, isyana hakkım yok.


Artık bana her şey yabancı. Herkes yabancı. Her yer yabancı. ‘Sadece o sevsin, bana yeter’ dediğim, ‘sadece onun saygısı ve değer vermesi önemli’ diye düşündüğüm insan, artık sevmiyor, saygı duymuyor. 


On beş sene önce yazdığım şu yazı geldi aklıma, aradım arşivden, bir göz attım şimdi. Hayatımın kabaca üçte birini geçirdiğim kadına bu kadar bağlandığım, neredeyse tanrısallık statüsü verdiğim için mi böylesine acı çekiyorum? Yani, gene linklerden devam edeyim biraz, ayrılmadan önce bana “beş sene önce Polente’ye boşanmak istediğimi söylemiştim” demiş olsa da, benim bir huzursuzluğun varlığını fark etmem geçen sene nisan ayında annemin diz ameliyatı sonrası bizde kaldığı bir ay sonrasında vaki oldu, hatta olayların son raddede bu noktaya geleceğini hayal bile edemezken bu durumu da buraya yazmıştım. İşin acayipliği şu: O yazıdan sadece altı gün önce bloga şu kaydı düşmüşüm. Yani, onsuz kalma dehşeti sonradan kafama dank etmiş değil, Still-Havva’sız yaşayamam diye zırlamaya başlamamışım, ben ona her gün aşıktım. Daha da ileri gideyim, evlenmeden önce yaşadığımız ayrılıklarda da, fasılalar da hiç aklımdan çıkaramadım ki. 


Gene çıkmıyor. Sevgili olduğumuz dönemde kendisinden ayrılmış, onu kötü bir şekilde bırakmıştım. O ayrılığın ikinci sene-i devriyesinde bloga bu defa şu kısacık postu geçmişim. Kendisine evlilik teklifime dokuz ay varmış o zaman. Daha neler yazmıştım ayrıyken; Zehir ve Doz serisi mesela


Hayatım mahvoldu. O'nun umurunda değil. 


1 Ocak 2025 Çarşamba

Yeni Yıla Girerken Eski'nin Yeni Hali Üzerine...

Birkaç dakika önce takvim yeni yıla döndü, bir yandan kucağımdaki kedi (onu terk eden annesinin eskiden yakıştırdığı ifadesiyle) göbeğime minimini monimini yapıp gurlarken, 2025’e berbat bir cadılı dizi olan Salem’i izleyerek girdim.


Kendimi hiç iyi hissetmiyorum diyeceğim ama bunun pek orijinalliği kalmadı, devamlı aynı şeyi tekrarladığımın farkındayım. Farklı türden bir eşiği sürünerek de olsa geçiyorum sanırım. Yeni bir şey anlatacağım. Yeni bir durum.


Cumartesi akşamı, saat 8pm filandı, veya yaklaşıyordu, tam hatırlamıyorum şu an. Sabahtan beri aralıksız yağan yağmur dinmişti, hissedilen sıcaklık sıfırın altındaydı, bütün günüm evde oturup dizi (Salem) izlemekle geçmişti, sokağa çıkayım, biraz yürür, gelirken de markete uğrarım demiştim ve o niyetle dışarı kapağı attım. Kısa bir tur, bacaklarımı açma, ağrıyan belime iyi de gelirdi. Marketlik acil bir işim de yoktu aslında, neyse. Dönüş yolundayken karanlık ve loş bir köşede karşıdan karşıya geçmekte olan Still-Havva’yı ve eski kayınvalidemi gördüm, hemen ötemdelerdi. Bulundukları noktadan caddenin karşısına geçtiklerinde zaten tam önüme çıkacaklardı, bekledim azıcık. Aslında Still-Havva’yı değil, eski kayınvalidemi tanıdım en başta, Still-Havva’nın üzerinde yeni bir kaban vardı, zaten gece inmiş, karanlık. Seslendim, benim gibi onlar da şaşkındı bu rastlaşmadan. Eski kayınvalidemin elini önce izin aldım ve öptüm, Still-Havva’yla tokalaştık galiba, cidden şu an hatırlamıyorum. Hava buz, saat ‘gezme’ saati değil, nasıl cesaret bulduysam veya aklımı nasıl böylesine kaybettiysem, merakla o saatte nereden geldiklerini sordum. Eski kayınvalidem güldü, eve dönüyorlarmış, “öğlenden beri geziyoruz” diyerek. Still-Havva bir şey demedi. Aslında çok yakışıksız bir soru sorduğumu sessizliği ile hissettim o an. Eşim değildi, sevgilim değildi, kız arkadaşım değildi, aslına bakılırsa ikisi de geçmişte kalmışlardı, hiçbir şeyim değildiler; zaten her şeyim olmaktan istifa etmişti Still-Havva. Bana neydi? Rahatsız etmişim gibi davranmadılar, hayır, ama ben rahatsızlık verdiğimi, haddimi aştığımı hissettim o an. 


Dahası da var: Still-Havva’yı benden çok uzaklaşmış duyumsadım o sırada. Bunu tam manasıyla nasıl ifade edebileceğimi bilemiyorum. Yabancı gibi. O akşama dek, Still-Havva yanımda ya da azıcık ötemde, elimi uzatsam dokunacakmış kadar yakınımda, ama ne yapsam olmuyor da ulaşamıyormuşum gibi yakıcı bir his içindeydim. Cumartesi gecesi karşılaştığımızda ise öyle olmadı; eski kayınvalidemi tanıyormuşum, yolda görmüşüm, yanına gitmişim de yanında daha önce bilmediğim biri varmış gibi. Yani görmek, konuşmak, yüzüne bakmak, yanında olmak, sesini duymak için hasretinden delirmenin kıyısında olduğum kadın o değilmiş gibi. Zerre kadar alakası yok bu benzetmeyle ama bir tür “ben bensem, sen kimsin? Sen sensen, ben kimim?” versiyonu bu. Geriye dönmemek üzere gittiğini biliyorum. İleride bir gün tekrar daha beraber olacağımıza dair kısa bir yalancı umutla kendimi kandırma halim biteli çok oldu, böyle bir şey olmayacak. Beni tüketti filan demek O’na haksızlık olur, bizi bitirdi, bizi ziyan etti dersem daha doğru. Ama gelmiş olduğumuz yer şurası: Artık hiç ümit yok. Dahası, o karşılaşmadan sonra içimde esas kök salan duyguyu paylaşayım burada: Bir ay, üç ay, bir yıl, beş yıl… Hatta bir hafta diyeyim, velev ki bir hafta sonra kararını gözden geçirip bana (bize) yeni bir şans vermek istediğini söylese, geri dönecek olsa bile ben o kadar dağıldım, o kadar parçalandım, o kadar yıkıldım ki, eski Virgilius bile olabileceğimi sanmıyorum artık. Çok tuhaf bir şey yazacağım şimdi: O’nun şikayetçi olduğu, beğenmediği, bıktığı, saygısını kaybettiği, sevmeyi bıraktığı eski Virgilius’tan bile öylesine kötü, o kadar bozuk, tarifsiz ölçüde berbat bir haldeyim ki… Yani gerçekten kimyasal bir değişikliğe uğramış gibiyim. Ben başka bir şeye dönüştüm. Bozuldum. Bana aylar gibi gelse de bu evden gittiğinden bu yana 1,5 ay dahi geçmedi, ruhum bu zaman zarfında öylesine tahrip oldu ki ne tamir edebilirim, ne de yeniden inşaya mecalim var. Yukarıda sözünü ettiğim eşik bu işte: Still-Havva’nın bile beni tedavi edemeyeceği bir yere kayıyorum. 


Kafamdaki karanlık düşüncelerden burada bazen açık, bazen kapalı olarak bahsettiğim çok oldu son dönemde. Sayın okuyucu; meseleyi anlaşılır kılayım senin için: İntihar düşüncesinin kafamdan geçmediği tek bir saat bile yok. Sabitlenmiş halde duruyor orada. 


Still-Havva’nın bile yardımcı olamayacağı zehirli bir yere akıyorum. Bu, itirafım olsun. 


Aksi gibi yeğenim ve annesi geldi Amerika’dan. Yeğenimin diş ve kulak tedavisi için. İçine gömüldüğüm halet-i ruhiyeyi göz önünde bulundurursam eğer, çok zamansız bir ziyaret. 


Kendimi sürekli kasıyor, ufak ufak kırılmaya devam eden dişlerimi şuursuzca sıkmaya devam ediyorum. Çünkü gevşediğimde, duygularımı azıcık saldığım anda inleyerek ağlama hali, transa geçmiş gibi yakalıyor beni. Acınacak halde görüldüğüme eminim. 


Yeni yıla böyle girdim işte. 







ps. Yeni yıl için ona tebrik mesajı atmadım. Aramadım. Still-Havva twitter’da yazdığına göre merhum kayınpederimin mezarıyla ilgilenen bahçıvana iyi seneler dilemiş, o bey de cevap yazmış. Beni aramaya ya da mesaj atmaya tenezzül etmemiş, etmedi. Herkes yerini bilmeli.