Bugün öğleden sonra kısa bir görüşme için kafede buluştuk. Yeğenimin Amerika’dan getirdiği kahve paketlerinden bir kaçını ona verecektim, o da kendisinde kalan ve okuyacağımı sanmadığım kitabı bana getirecekti. Susuyor. Konuşmaya gerek duymuyor. O’nun bana söyleyecek hiçbir şeyi yok. Voyager uydusu gibi, her gördüğümde daha da uzaklaşmış oluyor benden. Bunu duruşuyla, jestleriyle belli etmekte bir beis görmüyor. Vücut dili benimle aynı ortamda bulunmaktan rahatsız olduğunu haykırıyor aslına bakarsanız. Yani, yanlış anlamayın ama gerçekten bir kötülük yapmışım gibi. İstediği gibi biri olsaydım zaten ayrılmaz, gitmezdi, tamam, ama bu kadar fena davranmayı kendinde hak görmesi de ilginç. Cevabını bilmediğim, alamadığım bir sürü soru var, üstelik bu soruları sormam sana ayıpmış gibi davranmıştı evi terk etme sürecinde. Bana gelince, onun tavrını gördüğümde sessizce dehşet çığlıkları atar halde duyumsuyorum kendimi, çaresizlik içinde üstümü başımı parçalamak ister gibi. Artık o kadar yabancı ki. Ben de susuyorum. Konuşmaya hakkım yok. O'nun nezdinde şikayete, sızlanmaya, isyana hakkım yok.
Artık bana her şey yabancı. Herkes yabancı. Her yer yabancı. ‘Sadece o sevsin, bana yeter’ dediğim, ‘sadece onun saygısı ve değer vermesi önemli’ diye düşündüğüm insan, artık sevmiyor, saygı duymuyor.
On beş sene önce yazdığım şu yazı geldi aklıma, aradım arşivden, bir göz attım şimdi. Hayatımın kabaca üçte birini geçirdiğim kadına bu kadar bağlandığım, neredeyse tanrısallık statüsü verdiğim için mi böylesine acı çekiyorum? Yani, gene linklerden devam edeyim biraz, ayrılmadan önce bana “beş sene önce Polente’ye boşanmak istediğimi söylemiştim” demiş olsa da, benim bir huzursuzluğun varlığını fark etmem geçen sene nisan ayında annemin diz ameliyatı sonrası bizde kaldığı bir ay sonrasında vaki oldu, hatta olayların son raddede bu noktaya geleceğini hayal bile edemezken bu durumu da buraya yazmıştım. İşin acayipliği şu: O yazıdan sadece altı gün önce bloga şu kaydı düşmüşüm. Yani, onsuz kalma dehşeti sonradan kafama dank etmiş değil, Still-Havva’sız yaşayamam diye zırlamaya başlamamışım, ben ona her gün aşıktım. Daha da ileri gideyim, evlenmeden önce yaşadığımız ayrılıklarda da, fasılalar da hiç aklımdan çıkaramadım ki.
Gene çıkmıyor. Sevgili olduğumuz dönemde kendisinden ayrılmış, onu kötü bir şekilde bırakmıştım. O ayrılığın ikinci sene-i devriyesinde bloga bu defa şu kısacık postu geçmişim. Kendisine evlilik teklifime dokuz ay varmış o zaman. Daha neler yazmıştım ayrıyken; Zehir ve Doz serisi mesela.
Hayatım mahvoldu. O'nun umurunda değil.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!