12 Mayıs 2024 Pazar

Hastane Kafeteryası Üzerine...

Günler geçti, haftalar geride kaldı, annem epeyce iyileşti, Beşiktaş bir sezonda beşinci teknik direktör değişikliğine gitti, babamın mental ve fiziksel sağlığı endişe verici bir hal almaya başladı, Havva’yı yazmış olduğu kitap hakkında bir film prodüksiyon şirketi aradı, hayat pahalılığı korkunç boyutlara vardı (e.g. sigaram 63, Starbuck’s orta americano 75TL) CHP kırk yıl sonra seçimden birinci parti çıktı, Dortmund ‘um şampiyonlar ligi finaline yükseldi, leğen kemiğimde yıllardır ara ara duyduğum sızının doğuştan gelen bir anomali olduğunu öğrendim, kafam şiştiği için kitap okumayı neredeyse tamamen bıraktım, anne-babamın sağlık sorunlarıyla uğraşmaktan kendimi feci halde ihmal ediyorum, Havva’nın Kestaneli Pasta’dan sonra ilk defa beni bir başka kadından (Sarin) kıskandığını duyumsuyorum, kilo almaya devam. 



İki gün önce leğen kemiğimdeki sorun için çektirdiğim MR’ın sonuçlarını doktora gitmek için randevu saatinden çok önce hastaneye gittim, vakit geçsin diye kafeteryada oturup sigara-çay, beklemeye başladım. Kalabalık, oturacak yer zor bulunduğundan 19-20 yaşlarında genç bir kız biraz sonra yaklaştı ve yanımdaki sandalyeye oturmak istedi, buyur ettim. Çayım yanlış geldi, garson çocukla kısa bir konuşmamız oldu, sonra doğru çay, tost ile beraber getirildi, gene garson çocukla kısa bir konuşma. Genç kız birden bana ‘doktor musunuz?’ diye sordu. Tarzımdan mı, duruşumda mı bilmiyorum. Kot pantolon, kapüşonlu sweatshirt ve kafamda kep varken, bu sorusu daha da tuhaf. Hayır, gayet hastayım diye hafifçe gülümseyerek mukabele ettim. İkram ettiğim bir dilim tost dilimini kaygısızca, teşekkür ederek ağzına attı. Bir an durakladı, sakıncası yoksa neyiniz var diye sordu. Ortopedik bir sorunum var diye kısa bir cevap verdim. Aradaki birkaç saniyelik suskunluk, ‘sizin neyiniz var?’ sorusunu sormamı gerektiriyordu, ‘psikolojik’ diye yanıtladı. Birdenbire anlatmaya başladı; hayatına iki hafta önce bir genç girmiş, onu çok sevmiş, fakat kendisine sürekli olarak yalan söylüyormuş, allak bullak olmuş bu ilişkiden, çocuğa çok güvenmiş, her şeyini ona anlatmış ama yalanlarından bıkmış, çocuk buna gel kaçalım, buradan gidelim demiş, O da kabul etmiş, eşyasını toplayıp çocukla buluşmuş, çocuk önce bir otele gidip dinlenelim demiş, otele gitmişler, bir saat sonra kızın babası otele gelmiş, meğer çocuk kızın babasına haber vermiş böyle böyle yaptık kızınızla diye… Kız yıkılmış, psikolojisi alt üst olmuş, hastaneye getirmişler, doktor iki gün yatıralım, yıkıntı yaşıyor, takip edelim demiş. Sadece iki hafta önce tanıdığı bu çocuğa nasıl olmuş da bu kadar güvenmiş. Çok da seviyormuş onu. Her şeyini anlatmış ona. Olabilecek en yumuşak ses tonumla, ‘iki üç dakika önce buraya oturdunuz ama bana da her şeyi anlattınız farkındaysanız’ dedim, bir şekilde karşılık vermem gerektiğini düşünerek. Gülümsedi kocaman, bir yabancıyla konuşmak güzelmiş. İçimi huzursuzluk kapladı, yaşadığı bunalımdan ötürü hastaneye yatırılmak zorunda olan genç bir kıza ne söyleyebilirim ki? Annemin diz ameliyatı için üç gün o hastanede kaldığını, doktorların ve çalışanların ilgisinden memnun olduğumuzu filan, öylece gereksiz laflar gevelemek zorunda hissettim. Cümlem bitince heyecanlı bir şekilde ‘sesiniz ne kadar etkileyici, Türkçeniz de çok güzel’ diye karşılık verdi. Kibarca teşekkür edip sustum, içimden bana seslenen ‘hassiktir, hemen kalkıp gitmelisin’ çağrısıyla aynı fikirdeydim, karşımda en fazla yirmi yaşında olduğunu tahmin ettiğim, saçlarını kızıla boyamış, makyajlı, kaşında piercing olan, gerçeği söylemek gerekirse güzel bir genç kız vardı, elli yaşında göbekli ve kel bir adama birkaç dakikalık konuşma sırasında iltifat etmeye başlayacak kadar kontrolünü yitirmiş bir hasta kızcağız. Halini, bana bakan gözlerindeki ışıltıyı anlatmak istemiyorum, o sırada telefon numaramı verip beni istediği zaman konuşmak için arayabileceğini söylesem, daha o akşam hastaneden arayacağına ya da yazacağına zerre kadar şüphe duymuyorum. Bende bir olağanüstülük olduğundan değil, kızda bir olağandışılık olduğundan. Tam kalkmak için hareketlenecekken, ‘bir insanın sizi gerçekten sevip sevmediğini nasıl bilirsiniz?’ diye sordu. Duraksadım, uzatmak istemedim insanlık tarihi boyunca sorulan bu soruya, ‘bunu asla kesin olarak bilemezsiniz’ diye kestirip attım. Gülümsedi. Dudağını ısırdı. Güzel kızdı gerçekten. Sonra aceleyle gene sordu, ‘sizce gerçek aşk var mı?’ Bu defa bana istem dışı gülümseme geldi, aşkım Havva’mın imgesiyle benim güzüme oturdu, ‘var’ dedim. Siz yaşadınız mı diye sorusunu detaylandırdı bu defa, ‘evet, hala yaşıyorum, onu ilk gördüğüm anda “bu kadın O” demiştim, inkâr etmek, kaderimden kaçmak için çok uğraştım, ama nafile, O, O’ydu ve ben her seferinde O’na geri döndüm’ diye cevap verdim. Konuşmamız boyunca kurduğum en uzun cümle buydu zaten. O’nunla evlenip evlenmediğimi sordu, hala evli ve çok mutlu olduğumu söyledim. Artık kalkmak çok daha kolaydı masadan. Gene olabilecek en yumuşak ses tonumla iznini rica ettim, randevu saatimin geldiğini vurgulayarak. Yalandı, daha çok vakit vardı aslında. Gülümsedi. Kendisine hastaneden çıktığında daha iyi hissetmesi dileklerimde iyi günler diledim, teşekkür etti, ayrıldım. 


Elbette resim temsili ama hastanedeki kızcağıza çok benziyor, orası kesin.




Bir çocuğum olmasını hiçbir zaman, hayatımın tek bir anında bile istemedim, hayal etmedim. 


Dünyanın en akıllı adamı benim.  


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!