30 Kasım 2015 Pazartesi

Kapanan Kepenkler Üzerine...






Erzurum’a geldim geleli en uzun süreli iznimi kullandım bu kez, iki hafta uzaklaştım bu sevimsiz diyarlardan. Bozulup alt üst olmuş psikolojim için sedatif etkisi oldu bu iznin.  İstanbul’a gittikten kısa bir süre annemin (ne boktan bir halde olduğumu anladığını belli eder şekilde) bana bakıp “çok zor bir dönem geçirdiğinin farkındayım ama bunu bize yansıtmamalısın” şeklinde sitemini haklı bulduğumdan, Yeşilköy’de bir gün kalıp doğruca yazlığa geçtim. Orada geçirdiğim üç gün boyunca tek yaptığım balkonda saatlerce oturup denizi seyretmek, Slayer dinleyerek kitap okumak ve bahçedeki kedilerle zaman geçirmekten ibaretti; sanki hep yalnız değilmişim gibi bu defa yaşadığım yalnızlık çok başka ve iyi geldi bana. Yazın cıvıl cıvıl olan sahil sitelerinde bu mevsimde in cin top oynuyor, bu nedenle o günler yedikleri önlerinde yemedikleri arkalarında olan kediler böyle bir değişimden en olumsuz etkilenen canlılar: ne onlara mama verecek bir meskun kalıyor Kasım ayında, ne de ilgi görebiliyorlar. Bana da, (sanırım) onlara da cennet gibi geldi bu yazlık günlerim, sırf Whiskas mama alayım diye 10km ötedeki Maxi Cityye gidecek kadar gözüm dönmüş, anlayın nasıl kedi krizimin tuttuğunu. Zor ayrıldım oradan, döndüm İstanbul’a.

 
Her şey çok spontane gelişti, terlikler için hoş görün lütfen.





Arkadaki hanım kız büyük olasılıkla sokağa atılmış bir ev kedisi. Nasıl ürkek, naif anlatamam. Diğerleri canına okuyor onun, zavallı hep en son geçiyordu kapların başına.





Döndükten sonra şu yazıda bahsi geçen hanımefendi ile (Kestaneli Pasta diyelim bundan sonra kendisine) bir görüşmem oldu. Bir arkadaşıma az önce linkini verdiğim yazıda sözünü ettiğim hususlardan bahsetmiştim İstanbul’a bir önceki gidişimde, anlattıklarımı sakince dinledikten sonra tutumum yüzünden beni kınamıştı; katı, anlayışsız biri olmanın faydasızlığı üzerinde durdu, birini anlamaya çalışmadan kırıcılığı seçmenin haksızlığından bahsetti konuşurken. Virgilius dengesiz bir manyak olduğu kadar aklıselim ve adildir, biraz düşününce ben de aynı çizgiye geldim o arkadaşımla. İşte Kestaneli Pasta ile tekrar görüşme isteğinin içimde canlanması böyle oluştu, konuşarak sorunları çözebilmeyi, bu mümkün olmayacaksa da zarif, şık bir tavırla yolları ayırma düşüncesi pekişti bende. Kendisine ilettiğim görüşme talebimi ikiletmeden kabul etti, buluştuk. Her zamanki gibi güzel, alımlı haliyle karşımdaydı, neden benim yanımda rahat hissetmediğini, beraberken nasıl bir olumsuzluk yaşadığını sordum kendisine. Önce konuşmaktan kaçındı, epeyce savsakladı ama bu yöndeki ısrarımı görünce yarım ağızla, istemeye istemeye genel olarak O’na karşı çok düşünceli, hassas davranıyor görünsem de bir takım örneklere değinerek bazen çok bencil, incitici, hatta dediğim dedikçi tavırlarım olduğunu, hoyrat olmaktan da kaçınmadığımı söyledi zorlanarak. Baskıcı bir yanım olduğundan bahsetti. Ama dediğim gibi, bunları sanki kerpetenle aldım ağzından, kesinlikle bu konuşmadan memnun bir hali yoktu. Hem özür diledim, hem bu şikâyetlerinde kısmen haklı olduğunu söyledim; fakat bir yandan da O’nun yanında çok doğal, coşkulu ve rahat olduğum için böyle frensiz, dümdüz davrandığımı da eklemek zorunda hissettim kendimi. Zaten her zaman değil, nadiren öyle kırıcı davranıyormuşum falan filan. Bununla beraber bu konuşmayı öyle zor yaptı ki, keyfi de iyiden iyiye kaçtı. (Tam bu nokta ikircikli: Sorunu anlamak için Kestaneli Pasta’yı konuşmaya zorlamışsam, ve şayet O bunu hiç mi hiç istemiyorsa, bu yaptığım bencillik ve baskıcılık mıdır? Söyledikleri yüzünden canı sıkılmış ve neşesi uçmuşsa bana gene sitem etmeye hakkı var mı?) Neyse, bir şeyler içtik, ondan sonra ayrıldık. Ayrılırken benim için rahatlamıştı, en azından problemin ne olduğunu anlamıştım, daha kontrollü, karşımda asker arkadaşımın değil bir hanımefendinin olduğunu aklımdan çıkarmamam gerektiği gerçeğiydi anladığım. Fakat bu defa da Kestaneli Pasta’nın yüzü allak bullaktı fark ettiğim kadarıyla. Ne yapabilirim, konuşsak ayrı problem, konuşmasak ayrı problem. Mesele, o akşam geç saatte yazışırken aydınlığa kavuştu: Meğer Kestaneli Pasta benimle görüşmeye gelirken kestaneli pastayı çok sevdiğimi bildiğinden O’nu yiyeceğim beklentisindeymiş - buna göre hazırlanmış fiziksel ve psikolojik olarak, fakat kendisini söylemeye zorladığım / duyduğum şeylerden ötürü öfkelendiğimi, soğuyup uzaklaştığımı, yanından öyle ayrıldığımı düşünmüş ve hem bunca ümit ve hazırlık için kendisine, hem O’nu konuşmaya zorladığım için bana müthiş kızgınmış. Sadece konuşmak ve sorunu anlamak için o gün kendisiyle buluştuğumu, kestaneli pastayı seviyor olmamın bu durumdan ayrı bir konu teşkil ettiğini söylemem bir şey ifade etmedi, buluşmaya gelirken giydiği jartiyerin suçluluk ve pişmanlık kokulu öfkesini bana yansıttı mesajlarında. Hâlbuki ayrılırken Kestaneli Pasta’nın zannettiği türden bir soğuma, uzaklaşma söz konusu bile değildi bende, tam tersi, aydınlanmış olmanın verdiği bir rahatlama bile yaşamıştım. Fakat son aşamada bu defa bambaşka bir kırılma yaşandı aramızda: İletişim kopukluğunun had safhası bu. Ben kendisini düz ve doğrudan ifade eden biri olarak Kestaneli Pasta ile konuşmaya çabalar, o pastanın muhtevasını anlamaya çalışırken, O’nun içindekileri dile getirmeyip, saklayıp, zerre kadar açığa vurmayıp sonra da beni bu anlaşmazlıktan dolayı itham etmesi başlı başına bir yarılma hadisesi. Sanırım bu defa tam manasıyla bitti. Aslına bakarsanız en sevdiğim pastadır kestaneli pasta, artık bu Kestaneli Pasta hayatımda olmayacak galiba.


Yaşım 42. Kendini sosyal hayattan izole etmiş, insanları pek sevmeyen bir tipim. Yalnızlığına her şeyden çok değer veren, yalnızlığını özgürlüğe denk tutup bunu yücelten bir yanım var. Empati ve duygusal zekâ bağlamında ciddi zaaf yaşıyor olabilirim, çünkü başkaları için değil, sadece kendim için varım. Bu açıdan bakıldığında bencillik, hakkımda yapılacak en doğru yorum olur sanırım. Merhametsiz değilim, asla değilim; ama fedakârlık denilen şeyi bir türlü içselleştiremedim – hatta bunu zerre kadar idrak edemediğimi söyleyeyim. Konumuz fedakârlık değil, ama şu var: Bir başkasıyla iletişime geçmek, arka planda bir uzlaşı çabasını getiriyor beraberinde. Bu uzlaşı çabası, sivri köşelerimizi birbirimize batırmadan beraber olmayı zorunlu kılıyor. Benim sivri köşelerimden birisi de yalnız ve özgür olabilmek. Bu lebensraum benim ‘Ben’ olabilmem, kalabilmem için zorunlu. Her insanın kendisi için belirlediği bir lebensraum’u var, diğerleriyle kurduğumuz ilişki hiçbir zaman ‘laf olsun torba dolsun’ türünden olmaz, o kişide ‘bir şey’ vardır ki bizi kendisine çeksin: Zekidir ki konuşmaktan haz alabilelim, güzeldir ki bakmaktan zevk duyalım, zengindir ki bundan menfaatlenelim, dürüsttür ki itimat edelim, aptaldır ki suiistimal edebilelim, seksidir ki arzulayalım, komiktir ki gülelim, ketumdur ki güvenebilelim, ve saire. Yoksa hiç kimse durup dururken yoldan geçen yedi yabancı bir adamla dost olmaya çalışmaz. Hayat ICQ değil sonuçta. Sanal değil, reel ilişkilerden söz ediyorum burada. Bu ilişkiyi kurarken de kendimize odaklanırız, muhatabımız daima süje pozisyonundadır, merkezde daima biz ve lebensraum’umuz var. Velakin bu ilişki kurulurken bizi biz yapan şeylerden fedakârlık yapmak zorunda kalabiliriz, işte şimdi ‘fedakâr olamadığıma dair’ az evvel kullandığım ifadeyi açıklama fırsatı doğdu: Fedakârlık nedir? Çok basit ve saçma örnekler vereyim, Sezonluk kombine bileti cebinde olan fanatik Fenerbahçeli bir adamın sırf sevgilisi maç saatlerinde beraber olmak istiyor diye içi kan ağlayarak bu eziyete katlanmasıdır, evde oturup bilgisayar oyunu eşliğinde nutella kaşıklamak isteyen birinin lanetler okuyarak gittiği bir nişan merasimi ya da filancanın doğum günü partisidir,  sevgilisi sürekli çalıştığı için kendisinin tatile gitme ihtiyacını hep ötelemektir, bir yerinden ter akıtarak kazandığı, biriktirdiği parayı muhatabının saçma sapan harcamalarından ötürü bozulan maddi durumunu toparlasın diye karadeliğe atmaktır.  Kendimden vereyim bir misal, şimdi aklıma geldi: sırf Ex seviyor diye nefret ettiğim bir adamın konserine katlanamam mesela. ‘Ama O’nun yanında olmalısın Oğuz?!’ Hayır, böyle bir zorunluluğum yok. Daha zarif, hassas ve incitici mi davranmalıyım? Evet, doğrudur, ama muhatabım da ‘kırgınlık eşiği’ni biraz yukarı çekmeli, camdan bir kalp gibi dokunsan kırılacak bir zayıflıkta olmamalı.


Evet, yaşım 42. Beşeri münasebetler çerçevesinde fedakârlık bahsi, gençliğimde de pek dikkate aldığım bir şey değildi, ama zamanla, geçen yıllar izdüşümüyle ele alacak olursam iyice uçtu gitti. Kim değer fedakârlık yapmak için? Ne için? Amaç ne? Sevimli gözükmek mi? Takdir edilmek mi? Beğenilmek mi? Böyle al gülüm, ver gülüm yaklaşımları ile kişinin olduğunun farklı görünmesi ne tür bir riyakarlıktır? Oscar Wilde sanki benim için söylemiş, “Maske, yüzdür.” diye. Maskeye ihtiyacım yok benim. Bu yaştan sonra da hiç olmaz. Yüzüm yeter. Neysem oyum. Kestaneli Pasta ile gene görüşmek isterdim, lezzetini seviyorum çünkü. Ama değişmez, rol yapmazdım O’nunla bir daha görüşecek olsaydık: Daha az konuşur, daha çok pasta yerdim en fazla. O’nun canını yakan sivri dilimdi çünkü. Haklıdır kendince. Gel görelim o dili törpüleyemem, buna değmez hiç kimse. Kimin için değişmeye değer ki? İnsan her şeyi kendisi için yapar, dediğim gibi herkes kendi merkezinde yaşıyor. Değişmem gerektiğini düşünüyorsam, değişmem gerektiğini düşündüğüm içindir. Bir başkası benden bunu beklediği için değil. Fedakârlık da aynı çerçevede ele alınabilir; bir şey fedakârlık olsun diye yapılmaz, kişi yapmak istediği için yapar. Bir anne gecenin bir vakti bölünen uykusunda ağlayan çocuğunu işittiğinde yataktan fırlar, bunu yaparken aklına ‘şu an uykumdan ve rahatımdan fedakârlık yapıyorum’ düşüncesi geçer mi? Bir sevgili cebindeki son parayı buluşacağı aşkı için kırmızı gül demetine harcayıp ayrıldıktan sonra evine kilometrelerce yürürken ‘ulan amma fedakâr davrandım, kızı sevindirmek için şimdi bir saat yürüyeceğim’ der mi? Hayır. O anne uykusuz, bu sevgili parasız kalsa da mutludurlar, çünkü yapmak istediklerini yapmış ve gönüllerince mutmain olmuşlardır.

Ben karışık anlatıyor değilim, siz anlamıyorsunuz. Bana karşı önyargılarınızdan sıyrılıp biraz objektif bakmaya çalışırsanız haklı olduğumu göreceksiniz.


Bu konuyu toparlayayım: Kimsenin lebensraum’umu değiştirecek kadar önemli ve değerli olduğunu düşünmüyorum. Bu konuda rol yapacak kadar da alçalmadım. Eğer bunu biri yapacaksa, ben yapmalıyım, ben istemeliyim, benim içimden gelmeli. Eleştirilmek, ayıplanmak başka bir şey; dikkate aldığım birinden gelirse elbette ben de değerlendiririm, bakınız yukarıda sözünü ettiğim arkadaş. (yalnız kız bana ‘arıza’ demişti o konuşmada, kendisi bildiğin obsesif-kompulsif! Gene de zeki ve vicdanlı biri, hakkını teslim edeyim.)


Şimdi aranızda kimileri çıkar, Steinbeck’in yazdığı gibi “insanın kendi içindeki günahı ayırıp izole etmesi zor, başkalarındakini görmek kolay, ama kendimizde olunca, günahlar hep bir ihtiyaç temeline ya da iyi niyet temeline oturur, sen de sürekli kendini temize çıkarmakla meşgulsün” diye parmak sallar bana. Hıh. 


Neyse, devam edelim.
Yok ya, çok uzadı bu yazı.


İyi oldu bu izin. Ruhum dinlendi. Bol bol taze fasulye ve enginar, bir de biber dolması.


Kestaneli Pasta mı? Hayır. 




Ha, bir de Fransız Konsolosluğunun arkasında, nice hatıralarıma, güzel, keyifli ya da sinirli anlarıma yuva olmuş Deep Bistro, 30 Kasım’da kepenk indirecekmiş, iki arkadaşımla orada yediğimiz yemekle belleğim bir köşesiyle vedalaştım gelmeden önce. 









Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!