Yaşlı Adam şöyle diyor:
“Tanrılardan başka hiç
kimse, dışarıdan gelmeyen bir düşünceye asla sahip olamamıştır. Adem
muhtemelen iyi bir kafaya sahipti, fakat dışarıdan
doldurulmadan önce kafası onun hiçbir işine yaramıyordu. Onunla en önemsiz
küçük şeyleri bile icat edemezdi. İyi ve kötü arasındaki farka dair bir
kavramın gölgesine bile sahip değildi- bu fikri dışarıdan elde etmesi gerekmişti. Ne Adem, ne de Havva, çıplak
dolaşmanın edepsizce olduğu fikrini oluşturamazdı; bilgi onlara dışarıdan bir elma ile geldi. İnsan
beyni öyle yapılandırılmıştır ki, her ne
olursa olursun hiçbir şey oluşturamaz. Ancak dışarıdan elde edilmiş malzemeyi kullanabilir. Sadece bir makinadır
ve otomatik olarak çalışır, irade gücüyle değil. Kendi üzerinde hiçbir komutası yoktur, sahibi de onun üzerinde hiçbir komutaya
sahip değildir.”
Genç Adam, itiraz ediyor bu yorumlara, Adem’i siktir et, ya
Shakespeare’in yarattıkları ne olacak diye soru yöneltince, Yaşlı Adam tekrar
başlıyor konuşmaya: Shakespeare’in hiçbir şey yaratmadığını, ancak doğru bir
şekilde gözlemlediğini ve bunları fevkalade resmettiğini, Tanrı tarafından yaratılmış
insanları birebir tasvir ettiğini, ne var ki kendisinin yaratmadığını dile
getirirken normal insanların bir dikiş makinası, Shakespeare’in ise Goblen
dokuma tezgahı gibi olduğu örneklemesini yaparak “iplikler ve renkler O’na dışarıdan geldi. Dış etkiler, öneriler, deneyimler (okumak, oyunlar izlemek,
oyunlar sahnelemek, fikirler edinmek vb.) O’nun zihnindeki desenleri çerçeveye
aldı ve O’nun karmaşık ve hayranlık verici makine aksamını çalıştırdı ve bu aksam, dünyayı hala hayrete düşüren o
resimlenmiş ve muhteşem kumaşı otomatik
olarak imal etti. Eğer Shakespeare okyanustaki çorak ve ıssız bir kaya
parçasında doğmuş olsaydı, O’nun o güçlü aklı, işleyecek hiçbir dış malzemeye sahip olamayacak ve icat
da edemeyecekti. Ve değerli hiçbir dış
etkiye, öğretime, şekillenmeye, telkine ve ilhama sahip olamayacak ve
bunları icat edemeyecekti. Böylece Shakespeare hiçbir şey üretemeyecekti.” şeklinde
açıklama getiriyor duruma.
İstanbul’a son gidişimde kitapçı rafında görüp aldığım bu Mark
Twain kitabı, yukarıdaki gibi pek çok aykırı görüşün dile getirildiği enteresan
bir eser. Daha evvel Tom Sawyer’ı, Huckleberry’nin Maceraları, Prens ve Dilenci’yi,
ayrıca kısa hikâyelerini okumuş da olsam (Beyaz Fil ve Cecil Rhodes ve
Köpekbalığı isimli öykülerini unutamam.) ve hatta lise zamanında gâvur bir
hocamızın tiyatro oyunu haline getirdikten sonra öğrencilere/arkadaşlarıma
Reşat Nuri Gültekin Sahnesinde bu oyunu sergileme şansı verilen “The Man That Corrupted Hadleyburg” isimli uzun öyküsüne
bayılsam da, hiç böyle direkt, kaygısız, çekincesiz olarak kafasındakileri kâğıda
döktüğü bir metnine rastlamamıştım. İnsan Nedir?
İsimli kitap Mark Twain’in ağzından konuşan Yaşlı Adam ve sıradan
insanların itirazlarını sıralayan Genç Adam arasındaki diyaloglardan oluşuyor.
Peki neden okuması bana iyi hissettirdi bu pasaj?
Aynı şeyi kendime dair, bir sızlanma, yakınma şeklinde kısa
bir süre evvel ben yazdım çünkü! Şu içinde her şey olan postta yer vermiştim aşağıdaki satırlara:
“Bir uyarıcıya ihtiyaç duyanlardanım ben, ancak o şekilde
harekete geçebiliyorum; bazen bir fikir çakıyor kıvılcımı, bazen bir diyalog ya
da gözlem. Zihinsel ve bedensel olarak buna gereksinimim var. Yoksa kendi
haline bırakıldığında ne bir zekâ pırıltısı gösterebiliyorum, ne heyecan duyup
bunu dışarıya yansıtıyorum. Wittgenstein’in içine ruhla üflenmiş boş bir balon
gibi ortalarda dolaşmaktan utanmak üzerine bir ifadesi vardır, tam öyle
durumum. İşin fenası, ne kadar böyle olmaktan rezilce utanıyor olsam da,
değişmek, kendimi değiştirmek için hiçbir şey yapmaya tenezzül etmeden yanımdan
geçip giden ırmağa bön bön bakmaya devam ediyorum.”
Meğer siz de aynı durumdaymışsınız. Neden söylemiyorsunuz lan?!
Mark Twain diyor ki, “Virgilius, dert etme bu durumu,
hepimiz öyleyiz. Dışarıdan bir etki olmadan hepimiz patates çuvalıyız. O
patatesleri dış etkiler soymadan, sonra dilimlemeden, akabinde tavada kızmış
yağa dökmeden bizler kızaramayız. Take it easy hatta hakuna matata, tüm
insanlar aynı bok.”
Var olasın Mark Twain abi!
p.s. Yukarıda sözünü ettiğim oyunda bana da bir rol vermek
için çok uğraşmıştı yönetmen olan sınıf arkadaşım, tahmin ettiğiniz gibi zerre
kadar ilgilenmedim. Kişisel arızalarım sonradan oluşmadı ki, mezuniyet balosuna
bile gitmemiş adamım sonuçta:)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!