Alttaki postu okuyanlar (ileride bu blogu Camus’a açarsam) saçma sapan bir bunalıma duçar olmuş saçma sapan bir genç kızla aramızda geçen saçma sapan bir diyalogu anlatırken kelimelerin arkasına saklanmış devasa bir duyguyu, Havva’ya olan aşkımı seziyor olabilirler. Yanlış değil. Ama Havva ile başladığımız hayat yolculuğu, bazen bozuk yollara da sapabiliyor, bu aralar olduğu gibi.
Büyü bozulagörsün, kusurlar daha belirgin hale gelmeye başlıyor ve o zaman huzursuzluklar da ortaya çıkıyor. Büyünün bozulması çoğunlukla bir tetikleyici ile olur, bu tetikleyici illa kötü bir şey/olay olmak zorunda değil. Söz gelimi katarakt ameliyatı olan biri, kocasının/karısının yüzündeki kırışıkları görmeye başlar. Onun gibi aynı. Var olan kusurların fark edilir hale gelmesinden bahsediyorum burada.
Havva bana yeni kusurlar atfetmiyor, ilk defa görüyor ya da bunların ayrımına gidiyor da değil, ama dedim ya, büyü bozuldu bir süredir ve artık bana -hiç olmadığı kadar- sert ve hatta kırıcı davranmaya başladı.
Milat, kanaatimce diz kapağı protezi ameliyatı olan annemle geçirdiği uzun süreydi. Hastanede üç gün, bizim eve bir ay boyunca, neredeyse 7/24 beraber oldular. Kızı olmayan, ayrıca sevgisiz bir ailenin üçüncü ve değersiz kız çocuğu olan annem, 75 yaşında, hayatı boyunca ilk defa ihtimam, özen gördüğünü söyleyip durdu Havva’nın kendisine gösterdiği yakınlık ve yardımlardan ötürü. Havva’nın hakkı bu bakımdan ödenmez: Öz kızıymış gibi haftalarca altını temizledi, aynı odada uyudular ve her gece en az üç-dört kez wc’ye kalkarken ona eşlik etti, saçlarını taradı, vücudunu yıkadı, temizledi. Kullanacağı ilaçların saatinden yiyeceği yemeğin miktarına kadar her detayla ilgilendi, uğraştı. Bazen hemşiresi, bazen öz kızı, bazen arkadaşı, bazen de annesiymiş gibi davrandı. Fiziksel ıstırabına rağmen annem bu bir ay içinde mest oldu, öyle ki evine dönmeyi istemedi hiç. Neden? Çünkü babamdan nefret ediyor. Babam anneme ne kadar düşkünse, annem de babamı o kadar tahammül edilemez bulmakta. Annemin de haklı olduğu konular var şüphesiz. Gene de 76-75 yaşlarına gelmişler, birbirlerine en çok ihtiyaç duydukları hayatlarının sonbaharında annem nefret ettiği hayatının öfkesini çıkartıyor babamdan. Yaşam ne çocukluğunda, ne gençliğinde, ne evliliğinde yüzüne gülmemiş, istediği gibi olmamış ve istemediği bir (evlilik) hayatı istemediği (babam) bir insanla geçirmek zorunda kalmış. Bu kadar açık. Elli yıllık evlilik de kolay değildir, Romeo ve Juliet bilmez tabii bunu.
Kendimi bildim bileli babamdan şikayetçidir. Bazı şeyler nesnel verilerle açıklanamaz: Ne kumar oynamıştır, ne gece hayatı olmuştur, ne aldatmıştır, ne de evine bakmadığı olmuştur. Belki disleksi, belki sadece parlak olmadığını söyleyebileceğimiz vasat bir zekâ, babamın hayatı boyunca yükü oldu: okumakta, anlamakta, muhakeme etmekte, hesaplamakta, yorum getirmekte, değerlendirmekte hep başarısızdı. Osmanlı İmparatorluğunun yüzyıllar boyu bir türlü yıkılmamasının nasıl kolay bir izahı yoksa, babamın da tüm bu zihinsel kapasite eksikliğine rağmen -bütün akrabaları kendisinden kat be kat zengin olsalar da- kimseye muhtaç olmadan ve ailesini kimseye muhtaç etmeden bunca sene esnaflık yaptı, ticaretle uğraştı, orta halli bir aile babası olarak çocuklarını okuttu, evini, yazlığını, arabasını edindi, vs. Bardağın dolu tarafına bakınca su görürsünüz. Babama bakarsınız, o suyun bardağa nasıl geldiğine hayret eder, şaşırırsınız ama evet, bardağın bir kısmı doludur.
Annemin öfke, hayır, düpedüz hınç halini almış şikayetleri bardağın boş tarafları ile ilgili. Buna isteyen nankörlük diyebilir, hangi açıdan baktığına göre. Elli yıllık evlilikte eşiyle arkadaş olamamak, bir şey konuşamamak, bir şey paylaşamamak zor olsa gerek.
Bizimle geçirdiği bir ay boyunca annem, sürekli babamı şikâyet edip durdu. Babam bizde kalmayı reddettiği için kendi evinden hemen her gün bize geldi, bazen bir saat, bazen yarım gün vakit geçirdi, annemin bütün bu ziyaretlerdeki nemrutluğunu anlatabilmem zor. Adam 76 yaşında, onca hastalık geçirmiş, zihinsel olarak son yıllarda çok daha geriye gitmiş halde, hayatında ilk defa bir ay evinde yalnız kaldı, yemeğini, temizliğini, her şeyini -ilk defa- kendi yaptı, gayet doğal olarak karısının iyileşmesini ve evine dönmesini istiyor, bekliyordu, ama bu istek/beklenti bile annemin öfke krizlerine yol açıyordu. Kesintisiz söylenmeleri, şikayetleri, ceberutluğu, kendi ‘kötü’ hayatına dair sızlanmalarıyla geçti bir ay. Mutsuz evliliğin röntgenini defalarca çekip önümüze koydu.
Özellikle Havva’nın önüne koydu. Bana değil, çünkü kendisine verdiğim tüm desteğe rağmen anneme sık sık bardağın dolu tarafını da hatırlatmak zorunda hissederim kendimi. O yüzden adım ‘babasına hiç kıyamaz’a çıkmıştır; insan babasına kıyabilir mi?
Havva çocuk değil. Öyle etki altında kalacak, yönlendirilecek biri de değil. Bununla beraber annemin çizdiği ve kendisini acındırma ve hak verilme beklentisiyle süslediği yarısı boş bardak resmi, üstelik bu resmi sunarken takındığı haşin tavır, Havva’da farklı türden bir aydınlanma ya da karartma, neyse artık, yarattı. Bende- halimde, davranışlarımda, kimi tavırlarımda, seçimlerimde babamı aramaya başladı. Annemin şirret halini örnek aldı demek istemiyorum, çok ayıp ederim. Ama babamın her şeyi ertelemesinden, ötelemesinden şikâyet eden anneme nazire edercesine benim tembelliğimi ve sürekli işleri ileriye atıyor olmamı mükerrer vurgulamaya başladı. Haklı. Yalan değil. Önceden de farkında olduğuna şüphem yok, ama görmezden geliyordu sanırım, artık jest ve mimikleriyle sert tepkiler veriyor, rahatsızlığını söze de döküyor ayrıca. Dedim ya haklı. Annemin, babamın bütün akrabalarının dünyayı gezdiklerini, dolaştıklarını ama onların kendisinin çok istemesine rağmen hayatları boyunca hiçbir yere gitmediklerini tekrar tekrar söylemesi mesela. Havva geçen gün iki ay arayla önce Bali’ye, sonra da Bosna-Hersek’e giden bir tanıdığı duyunca bizim de hiçbir yeri gezmediğimizi söyledi. Sustum, bilmemesi mümkün olmayan KHK, pasaport, ayrıca parasızlık detaylarını anımsatmaya gerek bile görmedim. Sustum. Demiştim ya, katarakt ameliyatından sonra görülmeyen kusurların farkına varır insan, geçenlerde bir şey anlatıyordu, neşemiz de yerindeydi, o an lafını yarım kesip tatlı tatlı kızdırmak için pislik bir şey söyledim, daha önce hiç yapmadığı şekilde oturaklı bir küfür savurdu, sonra yanımdan çekip gitti. Hiç beklemediğim bir tepkiydi, şaşkına döndüm. Alttan aldım, özür diledim ama nafile. Bir saat sonra yanıma geldi ve bir daha benimle hiçbir düşüncesini, duygusunu paylaşmayacağını, artık içinde tutacağını söyledi. O günden beri de aramızdaki konuşmalar “kedinin suyunu değiştirdin mi?” ya da “eve gelirken almamı istediğin bir şey var mı?” seviyesinde. Bugün de olmadık bir perde kısaltma olayını şiddet patlamasına dönüştürüp “iki bin lira vermemek için beni uğraştırdığın şeye bak!” minvalinde bağırdı. (Bu ekonomik durumda, bir karton sigara 630 lira. Üstelik ondan bir şey de istememiştim.)
Bu, duygusal kopuştur.
Bir kez daha yineliyorum: Bende var olmayan kusurları yoktan yaratmıyor. Başlı başına eksiklik ve sorun abidesiyim ben. KHK’lıyım, çalışamıyorum, para kazanamıyorum. Denedim, para kazanmayı bırakın, işverenim olan 35 yıllık arkadaşım tarafından dolandırıldım, borç verdiğim paramı çaldı, üzerine çöktü orospu çocuğu. Bir üretim faaliyetim yok, ne kitap yazıyorum, ne yemek yapıyorum. Asalak gibiyim. Tam olarak öyle. Havva’nın hayatını kolaylaştırmak ne kelime, sadece zorluk veriyorum ona. Bunun ilk günden beri bilincindeyim. Elimden geleni yapıyorum ama totale kıyasla çok az bir yekûn tutuyor. Saygıdeğer Müşteki Tetikleyici’nin bizde geçirdiği süre zarfında Havva katarakt ameliyatı geçirdi
sanki, bana çok daha sert davranmaya başladı sonrasında, bunu net bir biçimde ifade edebilirim. Elbette bu tutumunda kendi (merhum) babasının annesine yaşattığı eziyet ve zahmet dolu yaşamın da tortusu var, ve ne hikmetse, her nasılsa hem Havva hem de ailesinin fertleri (merhum) kayınpederimle benim ne kadar benzeştiğimi söylerler hep; yani annesinin yaşadıkları da onu bir benzeri yaşamaktan ürpertiyor olabilir.
Her ne ise, eskiden “bana nasıl katlanıyorsun?” diye merakla sorduğum kadın, artık “katlanmıyorum, eğleniyorum” demiyor. Geldiğimiz noktada bana düpedüz katlanamıyor. Eğlence sona erdi.
Anneme kızamıyorum. O dertleşecek, kendisine hak verecek birini arıyor.
Havva’ya kızamıyorum. İsyan ettiği şeyler icat ettiği sorunlar değil.
Kendime de kızamıyorum. Evlenmeden önce de, evlendikten sonra da bir karakter değişimim yok. Daha az sosyalim (sıfır desek daha doğru,) daha az param var (sikik emekli maaşım,) daha yaşlıyım, daha şişkoyum… Bu gibi şeyler.
Ama bunlar bir gerçeği değiştirmiyor.
Kopuyoruz. İlişkimiz toparlanacaktır, buna şüphem yok. Ne var ki bunlar, irili ufaklı yaralar. Sayıları arttıkça daha çok acıtacak.
Canım yanıyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!