10 Ocak 2025 Cuma

Ağırlık Üzerine... (İkinci Bölüm)

Şu yazıya devam edeyim, bir takım eklemelerle. Karmakarışık bir yazı olacak sanırım. 


Zaman, benim için değerlendirmeyi bırakın, harcanma da değil, imha edilmesi gereken bir olgu. Still-Havva’nın yokluğunda artık benim ben olmadığımı, ben gibi yaşamadığımı bu yazının ilk bölümde genişçe anlatmıştım size. Geçmeyen bir baş ağrısı nasıl hayatı yaşanmaz kılarsa, Still-Havva da benim için aklımdan çıkmayan imgesiyle öyle: Felç olmuş halde yaşamaya devam ediyorum. Onu düşünmeden geçen tek bir dakikam yok gibi. Saplantı halinde, her an, her yerde onu düşünmekten alıkoyamıyorum kendimi. Sanki hem gözün ihtiyacına uygun olmayan mercekli bir gözlük takmışım, hem de mesela o güzlüğün camları çimen yeşili olsun. İnsanın hem görme yetisi bozulur, hem de dünyayı çimen yeşili görmeye başlar. Çimen yeşili, burada Still-Havva’ya tekabül ediyor. Beni terk ettiğinden beri ne yapsam, nereye gitsem, hiçbir şey yapmadığımda da hep orada, burada. Üstelik şairin “gül ve ay, güneş ve ayna, nedir bütün bunlar/ Her nereye baktıysak hep senin yüzünü gördüğümüz” beyitindeki hasret romantizmini yaşamıyorum; çünkü benim ‘gördüğüm’ yüz bana gülümsemiyor, hakir bir kasvet var duruşunda. Gözlük camlarının bozuk olması da algımın, anlayışımın, muhakememin tamamen yitmesiyle alakalı. Başka bir şeyi düşünme, anlama, umursama, merak etme marifetim yok oldu gitti. Dünyayla, çevreyle ilgim kalmadı. Soğuk, donuk, gülmeyen, eli hiçbir şeye gitmeyen birine evrildiğimi tahmin etmeniz güç olmasa gerek. Kafamın içinde sürekli sesler, farklı tonlarda, birbirinden değişik konularda ama hep Still-Havva hakkında konuşuyor gibi. Biri, onun bana körkütük âşık olduğu günlerden bahsediyor, biri onun kendi sesiyle okuduğu bir kitabı anlatıyor, bir başkası terk edip gitmesine hak verircesine beni azarlıyor, diğeri zavallılığımla alay ediyor, ötekisi toparlan, bu kadar onursuzlaşma diye azarlarken sesi çok çıkan biri mahvolduğumu haykırıyor bana. Daha da o kadar ses, kaos, curcuna var ki orada, anlatmak güç. İçkiye başlamadıysam, namazı filan bırakmamın ardından bunca günahın üzerine bir de alkolü eklemek istemediğimden, Allah’tan korkuyorum, sadece bu yüzden. Dayanılacak gibi değil. Kafamın içindeki elektrik trafosu sesi hep bir ağızdan konuşan uyumsuz bir koro halini aldı.


Bazı yazıları yazmak daha zor sanki. Bu da onlardan biri. 


Uyuşturucu hiç girmedi hayatıma, girmesin zaten. Bana göre bir şey değil. Bir kere param yok, üstelik bağımlılığa bu kadar yatkın bir bünyeyle mahvolurum. Sigara üç-dört paket arası, sanki ötekilerden evlaymış gibi kendime tütüne vurmuş haldeyim.


“İnsan bir nebze düzelmez mi?” diye sormayın, “zaman her şeyin ilacı” demeyin. Bunlar harcıalem laflar. Gün içerisinde saymadım hiç ama, beş yüz kere filan sosyal medya uygulamalarına bakıyorumdur, onu online görebilecek miyim diye. Bir sosyal medya aplikasyonun iki ucunda tam o an var olmak, o yanımda olmasa da, karşımda görmesem de, telefonun ucundaki sesini duymasam da, bir şekilde aynı anda aynı uygulamayı açmış bulunmak bana ıstıraplı bir tatmin veriyor. Açlıktan masadaki ekmek kırıntılarını yemekten farkı yok bunun, elbette doyurmuyor, yetmiyor ama ya bu imkânım da olmasaydı? Önceki yazıyı tekrarlamayacağım ama hiçbir şey yapmıyorum. Yaşayamıyorum. Yapamıyorum. Kardeşim haklı, buradan taşınmalı, hatta başka bir şehre gitmeliyim belki ama en basit yaşam işlevlerini, mesela ev temizliğini ya da mutfak işlerini bile yapamazken, parmağım bile kalkmazken bu kadar büyük bir eyleme kalkışamam, hayalini bile kuramam. İmkânsız. Bunun gibi büyük, zor bir evde, tek başına taşınma işiyle uğraşmak kesinlikle üstesinden gelebileceğim bir şey değil. Yani, hiçbir derdim olmasaydı bile olanak dışı diyebilirim. Yardım edecek kimsem de yok. 

Zaman benim için yok edilmesi gerek bir şey dedim en başta. ‘An’ı yaşayamıyorum çünkü Still-Havva düşüncesi bana her an işkence ediyor, o nedenle ‘an’ı tüketmeliyim. Öyle de yapıyorum. Bazı ölümler anidir, bazıları da geri dönüşü olmayan ölümcül bir hastalıkla çok uzun bir zamana yayılır, her gün ölüyormuş gibi olur o insan ve sevenleri. Ben şu an o ikinci gruptayım. Yas içinde çırpınıyorum, ölemiyorum, fakat bunun farkındalığından kopmak bir nebze uyuşturuyor beni. 12 Aralıkta Still-Havva’dan disney+ ve prime video şifrelerini rica etmiştim, ikiletmeden verdi. Bugün itibarı ile 28 gün olmuş. O günden beri sürekli cadılı, aksiyon, heyecanlı, bilim kurgu, distopya dizileri izleyerek geçiyor zamanım. Böyle şeyler sevdiğimden değil, ama ancak o tür dizilere tahammül edebildiğimden. Salem (36 bölüm), The man in the high castle (40 bölüm) en baştan Game of thrones (74 bölüm) The last of us (9 bölüm) Dune Prophecy (6 bölüm) izledim bu sürede, şimdilerde The expense’in izliyorum, 23 bölüm geride kaldı. Kısa bir hesapla o günden beri 188 bölüm dizi seyretmişim, ortalama 6,7 bölüm ediyor. Yani günde yedi saate yakın oturup dizi seyrediyorum Still-Havva’yı düşünmemek için. Aklımdan çıksın diye. Ağlamamak için. Derdime kahrolmamak için. 


Saatlerce satranç oynayan biriydim, bununla ilgili ne çok post yazdım buraya zamanında… Artık zevk almıyorum çünkü kafamı toparlayamadığım, dikkatimi yoğunlaştıramadığım için berbat bir oyuncuya dönüştüm. Üstelik her zaman olmasa da hala titreme krizlerine giriyor ellerim. Blitz oyunda böyle zaaflara yer yok. Gayet kabul edilebilir ve hoşa giden bir ratingim varken hayattan, evlilikten küme düştüğüm gibi artık satrançta da alt lige gönderilmiş acemi birinden  farksızım, üç aylık grafiğim her şeyi gösteriyor. Benim hayatımın son üç ayı da blogta görülüyor değil mi?

Son üç ayın grafiği bu. Still-Havva'nın bu evden kabaca 1,5 ay önce gittiğini ve geride bir bok çuvalı bıraktığını hatırlatmama gerek var mı? 





Bir postta ‘kafamdaki karanlık düşünceler’i yazıyor, kararlı ve harekete geçmeye hazır bir üslupta dertleşiyorum sizinle, bir başka postta da satranç ratingimin düştüğünden sızlanıyorum, gülüyor musunuz acaba tutarsızlığıma? Öyle yapmayın. Duygularım daha önce de değindiğim gibi okyanuslardaki ‘ölü dalga’ halinde, öngörülemez şekilde, birden kabarabiliyor, bazen de okyanus durağanlaşır değil mi? Bunların ötesinde başka somut şeyler de var: Kardeşimin eşi ve yeğenim yirmi günlüğüne Amerika’dan geldiler, bunu daha önce yazmıştım. Annesi kanser, üstelik böbrekleri de iflas etmiş olduğundan kemoterapi ilaçlarını alamıyor; onunla ilgilenecek kadın. başını kaşıyacak vakti yok, bir de ben sorun çıkarmayayım. Yeğenim ise bu gelişinde yirmi yaş dişlerinin hepsini çektirdi, ayrıca saç tedavisi var. Yani, tatile gelmediler, çok sıkıntılı ve yoğunlar. Benimkiler deseniz, babamın 16 Ocak’ta ürodinami işlemi olacak, 23 Ocak’ta katarakt ameliyatı var, sabahki muayene sonrası randevu aldık bugün. Yani, intihar edecek kişinin gözü bir şey görmez teorik olarak, bunu kabul ediyorum, öte yandan ilgilenmem, göz önünde bulundurmam gereken başka konular da var işte, onu anlatıyorum size. Endişelenmeyin, o düşüncenin bir yere gittiği yok. 


Avukat “bir ay sonra mahkeme tebligatı adresinize yapılır” demişti. Pazartesi bir ay dolacak. Bir üstteki paragrafı belki de çiğ çiğ yedirecek bana kader, orasını bilemiyorum işte. O zaman göreceğiz. 





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!