Üç haftadır onu görmedim. Evden ayrılmasından sonra haftada ya da on günde bir kahve içmek ve kalan/unuttuğumuz kimi eşyaları birbirimize verme bahanesiyle görüşme ricamı bildirirdim, geri çevirmez, uygun olduğunda yer/zaman belirtir, buluşup yarım saat en fazla 45 dakika otururduk bir kafede. En son görüşmemiz şu yazının konusuydu, ondan sonra -talep her defasında benden geldiği için- zaten yerlerde sürünen özsaygım lağım çukurlarına batıyormuş hissiyle geri durmaya çalıştım bugüne dek. Lütuf görüyor duygusu çok can yakıcı çünkü. Neyse, haftalar sonra bugün artık dayanamayıp mesaj attım, müsait olduğunda görüşme isteğimi ilettim. Çarşambadan sonra konuşalım diye cevap yazdı. Sınavları yeni bitti, biliyorum. Şehir dışında mı? Bir sağlık sorunu mu var? Aldığı bir işi yetiştirmeye çalışıyor desem, Still-Havva’yı tanıyorum, bir masada 12 saat aralıksız çalışamaz, sağlığı elvermez, mutlaka mola vermek zorunda. Zaten evlerimizin arası yürüyerek maksimum on dakika, kahve içtiğimiz yerlerin de evlerimize uzaklığı beş dakikadır ancak. Bu kadar ötelemesi hakkında ufacık bir açıklama yapmaya gerek görmedi. Çok yoğunum filan da demedi. Yani, söz gelimi, kıçımdan sallıyorum, “Mustang yeni eve taşınacak, birkaç gün onunla ilgileneceğim, çarşambadan sonra haberleşelim mi?” demedi mesela. Sanki check-up paketi teklifi konusunda arayan bir çağrı merkezi görevlisiyim ve o görevliye çarşambadan sonra müsait olacağını söylemiş gibi. Bir yabancıyı bilgilendirmeye gerek görmezsiniz değil mi? Hakeza o yabancı da size “neden çarşambadan sonra? O zamana kadar bize ayıracak bir saatiniz yok mudur?” diye sormaz. Çünkü yabancıdır, onu ilgilendirmez, bunu sorma hakkı olmadığını bilir.
Ben de “tam üç hafta oldu seni görmeyeli, bugün Cuma, neden beş gün sonrası için ‘konuşalım’ diye beni sallıyorsun? Bir sıkıntın mı var?” diye soramadım.
Yabancıyım. Bunu bildiğimden ‘merak’ bile edemiyorum. Daha doğrusu, tabi ki ölesiye merak ediyorum ama merak ettiğimi dile getirmem yanlış. Çünkü beni neden beş gün ötelediğini merak etmemem gerek. Still-Havva’nın bakış açısıyla doğru olan bu. Benim esas sorunum hala olayı idrak edememekte. Biliyorum evet, ama kavrayamıyorum. Bilgi başka, kavrama başka şey.
Bana bir ömür gibi gelen, takvime göre iki buçuk ay bile geçmeyen bu zaman zarfında bir nebze bile toparlanmadan mefluç bir halde yaşıyorum. Onu düşünmeden geçen bir dakikam yok, bunu Allah biliyor. Çölde susuzluktan kırılan biri nasıl bir damla su için aklını yitirecek halde olursa, ben de öyleyim. Delirmenin eşiğindeyim. Sağlığımı kaybediyorum. O beni terk ettikten sonra hayat denmeyecek bir yaşama battım, insana yaraşır hiçbir eylemim yok. Sürekli her şeyden vaz geçip bu dünyadan siktir olup gitme düşüncesi kafamda gel-gitler halinde beliriyor. Bazen çok somut bir hal alıyor. Ne var ki Still-Havva’nın yaşamında gölge bile değilim. Onun için hiçim. Yokum.
Kendince duruma adapte olmam için beni terbiye ettiğini zannediyorum. Buna üstü kapalı olarak, kibarca değinmişti son görüşmemizde. Still-Havva hakkında herhangi bir kötü şey söylemem, söyletmem, yazmadım hiç buraya ama bu konuda, yani beni güya yeni düzene alıştırmaya çalışması, su katılmamış geri zekâlılık olur.
O, kendi istediği gibi olabilir. İstediği gibi yaşayabilir.
Ben, onun istediği gibi olamam. İstediği gibi yaşa(ya)mam.
Sınırı çizip beni o çizginin dışında bırakması, elbette saygı duymam gereken bir karar. Yabancı gibi davranıyorsa bana, bu onun bileceği şey. Buna saygı duyduğumu söyledim. Sindiremiyor olmak çok başka bir şey.
Yabancılık… O bana yuvammış gibi gelirdi, şimdi ise özvatanımda garibim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!