14 Ocak 2025 Salı

Still-Havva'nın Haklılığı Üzerine... (Veya "Dürüstlüğümün Acınası Takdimi" ya da "Ne Ekersen Onu Biçersin".)

Still-Havva beni bırakmakta kesinlikle haklı. Bloga her şeyi (insanın kendisine bile yalan söylediği anlar, olaylar, konular vardır ama) olabilecek en dürüst ve kendime karşı zalimane bir dille yazdığımı geçmişte okuyanlar, ileride okuyacak olanlar zaten biliyor. İsyan, kabullenememe başka, hükm-ü hakkanî ve tarafsız olma başka bir şey. Buraya kaydettiğim uzun hayat arşivi, bir bakıma belleğimin yaşadıklarımı sonradan çarpıtmasına da engel olan kayıtlar sunmakta birebir. Evlendiğimiz tarihten sonra yazdıklarıma bir göz attım ve Still-Havva’nın itiraz ve inkar ettiğim pek çok argümanının hem kendi tarafımdan teyid edildiğini gördüm, hem de onun beni daha önce uyardığını… Şikayet ettiği hemen her husus var o satırlarda. Ataletim, öfkem, yetersizliğim... O’nsuz neyle, yokluğunda nasıl bir hayatla karşı karşıya kalacağımı bilemeyip onun olmadığı bir hayatı düşünemediğimden ve bir yandan da beni sonsuz (sandığım) sevgisiyle geride bırakmayacağına emin olduğumdan bu uyarılarını ve hatta kendime dair itirafları yok saymış olabilirim. İkazlarını sadece öneri (evliliğimizin gidişatına değil, bana yardım) kisvesinde değerlendirmiş ve elimin tersiyle itmiş olabilirim. Yakamdan tutup sarsacak bir tabiatı yok, yumuşak huyluluğunu ve dilini çözememiş olabilirim. Ciddiye almamış olabilirim. Burası müphem. İşin nereye varacağını öngöremediğim kesin, idrak ettiğimde de çok geç olduğu aşikar, ona şüphe yok. Ne var ki ortada hiçbir şey sebep yokken, durup dururken canı isteyip de gitmiş değil bu kadın. Aldatma, kıskançlık, şiddet, vs. somut olguların lafı bile edilemez ama denizdeki kum misali tükenmez görünen sevgisi nedensiz yere bitmedi yani. Sonraki gelişmeler, yani anne-babam ya da kayınvalidem-merhum kayınpederim gibi başka gözlemleri bu kararını pekiştirmesine yardımcı olmuştur ancak. Kısaca, aylardan beri bu konuda yazdıklarımı şu an bir bakıma tekzip ettiğimin bilincindeyim. Kendi kendimi yalanlıyor gibiyim. Ama bu blogta yalana yer yok. Yanılgı olabilir, muhakeme yetersizliğinden bahsedilebilir ama kendime yalan söylersem elimde ne kalır ki? 


Çok kısa bir özetten sonra, geçmiş zamandan uzun blog alıntılarıyla dolu bir yazı gelecek şimdi karşınıza:


15 Eylül 2013: Bilmem kaçıncı ayrılığımız, bu defa kendisinden çok çirkin bir şekilde -nihai- ayrılmam.

15 Nisan 2016: Beni affetmesi ve Evlilik teklifimin kabulü.  

8 Temmuz 2016: Nişan.

15 Temmuz 2016: Siktiğimin darbe girişimi.

19 Ağustos 2016: Kurum tarafından açığa alınmam.

1 Eylül 2016: KHK ile memurluktan ihraç edilmem, tüm haklarımın elimden alınması.

20 Mayıs 2017: Evliliğimiz. 




Şimdi blog arşivinde duran birtakım kayıtlara gelelim.  Tek kelimesine dokunmuyorum, imla, noktalama düzeltmekle falan uğraşmadan, ham:





18 Mart 2018


Bir buçuk sene önce ters yüz olan yaşamım, her şey gibi kişilik özelliklerimi de değiştirdi, değiştiriyor. Eski Virgilius değilim, aslında o Virgilius’tan geriye ne kaldı doğrusu bilmiyorum; kül mü, tortu mu, yoksa sadece uçuşup dağılan duman mı? Yıllarca burada kendimi anlattım, yaptıklarımı, yaşadıklarımı, bunların kendimce çözümlemelerini, üzerinden tekrar tekrar geçtiğim otopsileri paylaştım blogta. Kibirli olduğunu itiraf edemeyecek kadar kibirli biri değildim, buna rağmen kusurlarımı temize çıkarmaya çalıştığımı da gördü insanlar satır aralarında. Bugün, yaşım olmuş kırk beş, başıma gelen onca olaydan sonra bir emek sarf etmeden sahip olduğum şeylerin  -mükemmel bir aile, harika bir eş gibi- bana ancak Tanrı’nın bir lütfu olduğunu, uğrunda gayret gösterdiğim hedeflerin ise –bilgili bir kafa, muhakeme kabiliyeti, vicdanlı bir kalp gibi- daima eksik ve yetersiz kaldığını görebiliyorum. Hal böyleyken kibirlenecek durum da kalmıyor doğal olarak. Yazının başında kişilik özelliklerimin değiştiğine değindim ya, şimdi bu son cümleler okuyanı sanki olumlu bir dönüşümden bahsediyormuşum gibi bir sonuca götürebilir, hayır, self-advertisement yapmayacak kadar büyüdüm.


Endişeli, gergin, korkak bir adama dönüştüğümü neden inkâr edecekmişim? Herkesten, her şeyden korkar oldum. Yaklaşan ayak sesi, bir siren, bir sesleniş içimi ürpertmeye yetiyor. Adam ölmeden önce ruh halinin güvercin tedirginliğinden bahsetmişti, içimde ise düpedüz dehşet hissi var, tedirginlikten öte. Kendimle ilgili, ailemle ilgili, toplumla ilgili, ülkeyle ilgili dehşet. Fear malum, korku demek. Horror ise dehşete yakın. Karşınızda ağzından salyalar akan, öfkeyle havlayan huysuz bir köpek gördüğünüzde hissettiğiniz şey korkudur, ama ıssız bir patikada yürürken art arda işittiğiniz kurt ulumaları sizi dehşete sarar. İnsanın içini ezen bir korku halidir o. Karanlığın Yüreği’nde Kurtz, ‘horror… horror” derken çevirmenlerin tercüme ettiği gibi korku değil, kesinlikle dehşet üzerine vurgu yapıyordu. Huzurla, sükûnetle nefes almaya izin vermeyen çaresizce boğulmuşluk hali. Somut değil, soyut bir duygu durumu olduğundan kafanızda kurup durursunuz, hayal gücünüzün aleyhinize çalıştığı bir sarmalda bulursunuz kendinizi. Ümitlenmek istersiniz elbette, ne var ki ruhunuz Santa Maria’nın tayfalarının isyankâr halinden kaçınamaz bir türlü.


Sıradan, basit insanlar, nazarımda değer ifade etmezdi. Havass’a talipken küçümsediğim avamla ne işim oldurdu ki benim? Kişisel fildişi kuleme sığındığım onca yıl mecbur kalmadıkça ilişki içinde olmaktan kaçındım bu insanlarla, ilgilenmedim, umursamadım onları. Anlayamadım, anlamaya çaba göstermediğim için. Yoğun ve stresli (eski) mesleğimi ifa ederken ay sonunda maaşımın tıkır tıkır yattığı günlerden söz ediyorum size. Bu haksızlığı nasıl hoş gösterebilirim peki? Alelade insanlar diye burun kıvırdığım kalabalıkların en öncelikli derdinin karınlarını doyurmak, elektriklerinin ya da doğalgazlarının kesilmemesi için mücadele etmek, kiralarını denkleştirmek için kelimenin tam anlamıyla canları pahasına savaştıklarını idrak edebilmem için başıma bunların gelmesi gerekiyormuş demek ki.  Geçmişte akıl bakımından yetersiz olduğunu düşünüp yerdiğim, cehaletlerini ve görgüsüzlüklerini aşağılayıp sonra da yüce gönüllülükle hoş gördüğüm kimselerin aslında kendi yaşantılarını zor idame ettirdiklerini, dolayısıyla zaten bunlardan akıl yürütme, yüksek ideallere sahip olma, ne bileyim Hobbes ya da Toynbee okuyup tartışmalarının beklenemeyeceğini anlayamayacak kadar salakmışım meğerse.  (Hobbes yazınca kendisinin bu çerçevede bir şeyler yazdığı aklıma geldi, kalktım, kitaplıktan Leviathan’ı alıp sayfalarını karıştırdım ve altını çizip yanına not düştüğüm satırları buldum: “İnsan en fazla rahatta iken sorun yaratır: çünkü, bilgeliğini göstermeyi ve devleti yönetenlerin eylemlerini denetlemeyi o zaman sever.” Yanına düştüğüm not da şuymuş: ‘Greenpeace türü sivil toplum kuruluşları, tuzu kurular.’ Bu kitabı 2004 senesinde okumuştum, büyük çoğunluğunu da Atina’dan Selanik’e otobüsle yaptığım altı saatlik yolculuk sırasında. Artık 31 değil, 45 yaşındayım, yazarın ‘rahat’ olmak derken kast ettiği şeyin çok farklı olduğunu da o zaman satırların yanına düştüğüm notla alakası olmadığını da şimdi anlıyorum.)


Alçakgönüllü olma derdinde değilim, yabancılara karşı daima kibar ve anlayışlı davranmak benim düsturumdu. Bunu tarif ya da tasvir etmekte zorlanabilirim. Nezaketi terk ettiğimi söylemekle yetineyim. Güler yüzümü sadece aile fertlerine ya da menfaat ilişkisi içinde olduğum –market çalışanı, garson gibi kişilere ya da komşulara filan gösteriyorum; içimi kaplayan karanlık sebepsiz yere sergilenen kibarlığa mani oluyor. Peygamberimiz gülümsenin bile sadaka olduğunu söylemiş ya, maalesef yitirdim bu isteğimi. Kavgacı değilim, hayır, ama dünyanın zamanıyla, zamanın ruhuyla yaşadığım kavga içimdeki didişmeyi dışarıya yansıtıyor. Eskiden sigara kardeşliği diye bir şey uydurmuştum söz gelimi, tiryaki biri sigarasız kaldığında ve o sırada sigara temin edebilecek bir yer de yoksa, bir başkasından bir dal sigara istemesi hoş görülebilirdi, çok kişinin ricasını içtenlikle, hatta mahcup hissetmelerine mani olmak için latife yaparak kabul etmişliğim vardır. Geçenlerde biri metro girişinde sigaramı söndürürken fazla sigaram varsa kendisine bir tane verebilir miyim diye sordu, soğuk bir sesle bende de çok az kaldığını söyledim, aptallaştı. En son İTÜ Maslak durağında öğrenci olduğu tipinden belli bir delikanlı yanıma gelip gayet efendi bir şekilde sigara rica etti, dönüp yüzüne baktım, abartısız üç dört saniye gözlerimle küfür eder gibi durdum öylece. Sonra ağır ağır paketi cebimden çıkarıp bir tane uzattım, teşekkür etti sessizce ama utanıp toz oldu hemen. Hayır kimseyi ezmeye çalışmıyorum. Ama sebepsiz nezaket gösterileri ile uğraşamayacak kadar gerginim.


Gençlere yönelik sempatimi, hoşgörümü yitirmeme sebep Mustang olsa gerek. Mustang hayatıma girmeden evvel ergenlerin hemen her türlü aşırılığına bir zamanlar benim de genç olduğumu, haylazlık peşinde koştuğumu düşünüp tolerans gösterirdim, üzerinde durmazdım pek. Şimdi ise durum farklı: metroda, lokantada, yolda sürekli gözüme batıyorlar ve iğrenç birer böcekmişler gibi süzüyorum ergenleri. Kötü davranma fırsatını kaçırmadığımı da itiraf edeyim bu yavru hayvanlara. Hepsinin ana-babasına acıyorum.


Güya içine kapanık biriydim. Güya çok az kişiye saklardım düşündüklerimi, yorumlarımı, öngörülerimi. Bunca olayı yaşayıp içine düştüğüm durumdan sonra kimseyle bir şey paylaşmak istemiyor olmak, insanlardan kaçmak, uzaklaşmayı istemek aslında ne demekmiş, bunu esas şimdi anlıyorum. Zorunlu olmadıkça, kimseyle, tek kelime bile. Sadece Havva ve ailemle konuşabiliyorum. Hepsi bu.


Daha dindarım. Pratikleri yerine getirmekte devamlılığım eskiye oranla süreklilik içeriyor, cumadan cumaya alnı secdeye giden bir adamken bir süredir düzenli namaz kılmaya başladığımı yazmıştım bloğa. Dudaklarımda fırsat buldukça dualar, temenniler eksik olmuyor. Gel görelim bu da samimiyetsizce: Gece yatarken, sabah kalktığımda, metroda giderken ya da yürürken mırıldandığım duaların neredeyse tamamı içinde bulunduğum belirsizliğin giderilmesi, üzerime vurulmuş kirli etiketten kurtulmak ve eski günlerime dönebilmek için. Hâlbuki dua Allah’ın rızasını kazanmak için olmalı, cehennem azabından kurtulmak için, Rahman ve Rahim’in rahmeti için. Bu dünya için değil. Benim yaptığım gibi değil. İtiraf etmekte bir beis görmüyorum, daha önümde kat edecek çok yol var.  


Şükredecek çok şey de var elbette. Ya Havva olmasaydı?!



26 Kasım 2018


Tipim değişiyor. Göbeğimden, iyice kelleşmiş olmaktan bahsetmiyorum. Erkekler yaşlanınca tipleri, özellikle yüz hatları olgunlaşır, yanakları bir parça yağlanır ve görünümleri gençlik yıllarına kıyasla daha –yakışıklı değil- oturaklı olur ya, benim sadece yüzüm değil, kafamın şekli de değişiyor ve olumlu bir değişiklik değil bu. Ailemi tanıyanlar baba tarafımdan ziyade annemin ailesine benzerlik gösterdiğimi söylerler, hem fiziksel yapı hem de karakter açısından. Kardeşim tam tersidir mesela, baba tarafı Arnavutların havası var onda. İşte, şimdilerde daha evvel anne tarafındaki erkeklerin yaşları ilerlediğinde gençliklerinden nasıl da farklı göründüklerine hayret ederken, artık kendimde de aynı duruma şahit olmaya başladım. Annemin babası dedem, o gençliğinde zampara, ailesi evdeyken başka kadınlarla gününü gün eden adam, ihtiyarlığında çirkin bir böcek gibi bir hal almıştı. Gençlik dönemi hatta otuzlu yaşlarındaki fotoğrafları yakışıklı bir kürt erkeğine örnek olan rahmetli dayım da hakeza, 50 yaşında hayatını kaybetmeden önce bambaşka bir yüze, kafa şekline, tipe sahip olmuştu, esamesi kalmamıştı o karizmanın. Aynaya baktığımda artık dayım gibi, görünüşümün değiştiğini gözlemliyorum. Elbette yaşlanma, negatif yönde bir değişimi de getiriyor beraberinde, ne var ki sözünü ettiğim değişim değil, dönüşüm. Sanki evrim geçiriyor gibiyim. Tabii evrim iyiye doğru gidişi ifade eder, burada sözünü ettiğim öyle değil. Özetle, çirkinleşiyorum. Göbeği, kelliği söylemeye bile gerek yok.



Sadece tipim kaymıyor, görünüşümün berbat bir hal almış olması değil tek mesele: İçimde beslenen, büyüyen, her geçen gün daha derinlere kök salan dehşet verici bir öfke var. Yaşadıklarıma, bana yaşatılanlara, gömüldüğüm acziyet ve yetersizlik psikolojisine, yaralarımın iyileşmesine izin vermeyen gündeme, çaresizliğe, bu durumu bana reva görenlere karşı duyduğum öfke. Beni tanımadan, bilmeden bu durumu hoş görenlere, görmezden gelenlere, azıcık acıma duygusu besleyip sonra kendini rahatlatanlara, anlamayanlara, “aman ha, dinlersem anlarım, anlarsam hak da veririm neme lazım” diye başını çevirenlere, hemen herkese karşı devasa bir öfke var içimde. Sakinleşip durulacağına, zamanla içimi daha çok sarıyor, daha kesif ve karanlık bir yapıya bürünüyor ve evet, bu da beni dönüştürüyor. Kalbimin sıkıştığını duyumsuyorum gün içinde defalarca, başım dönmeye başladı  sıklıkla. Kendimi nasıl, ne şekilde kasıyorsam artık, öfke, “inside my shell, I wait and bleed” misali beni tüketiyor, sömürüyor. Ürpertici bir hal almaya başlamış olsa gerek ki, Havva iki gün önce kendisi için, Mustang için, çevremdekiler için endişelendiğini söyledi. Evet yanlış okumadınız, Havva kendisi için endişelendiğini söyledi. Öfkemin dışa sızdığı anlarda kendisine karşı şiddet kullabileceğimden korkuyor. Evet, yine yanlış okumadınız, Havva benden korkuyor. “Lord God, protect this woman I love, who is finally, my wife” diye gözlerine sevgiyle bakıp mırıldandığım kadın benden korkuyor. Bunu kendisinden duymuş olmak beni tam manasıyla altüst etti. Bir halt edeceğimden değil, hayır. Ama bunu olası gördüğünü bilmek bile beni mahvetmeye yeter. Yetti.



Beni bir canavara çeviren Karanlık.





11 Şubat 2019


Bu dünyaya ait değilim. Aslına bakılırsa bu dünyada yaşamıyorum bile diyebilirim. Nefes almak, yürümek, düşünmek gibi eylemler yaşamaktan sayılır mı? Kısaca hayatta olmak, yaşam sürmek midir? Bence aynı şey değil bunlar. Sümüklü kızlar araba sürebilirken, birkaç yurt dışı görevinde yer almak için geçmem gereken –o da mucize kabilinden başarılı kabul edildiğim- zorunlu sınavlar haricinde araç kullanamıyorum. Bırakın otomobili, bisiklet bile süremem ben. Hiçbir konuda becerim yok: Evde tesisat ya da bir başka arıza yaşandığında ya görmezden geliyorum, ya da kös kös tamirci çağırıp elin adamına ufak tefek şeyler için dünyanın parasını vermek zorunda kalıyorum. Ampul değiştirmek hariç elektrikten de zerre anlamam. Dedim ya, hünersiz, beceriksiz bir adamım. Bir aralar ortaçağda yaşadığımı düşünürdüm, ama kazın ayağı öyle değil, sorun daha çetrefilli aslına bakarsınız: Yemek yapmayı bilmem, makarna dahi yapmadım bu yaşa kadar. Hadi bunu kabul ettiniz diyelim, beni manava da gönderemezsiniz: Tüketmeyi sevdiğim elma, portakal, mandalina gibi meyvelerin dışında çoğu sebzenin pörsümüşünü, yamulmuşunu anlayamam; isimlerini dahi bilmem çoğunun, tanımam. Şaka yapmıyorum, gerçekten haberim yok dünyadan. Balık almaya da yollamayın beni, isimlerini bilemem, lüfere çinekop, palamuta tekir deseniz itiraz etmez, kabul ederim sessizce. Hele tazesini, yok gözü parlak olacak, yok solungaçları kırmızı olacak filan ayırt edemem. Köfte yapmak, harcını karmak filan zor iş, tamam, ama dolapta antrikot ya da pirzola dahi olsa nasıl pişireceğimi bilmiyorum.

Tüketiciliğin dibine vurmuş biridir Virgilius. Üretmemeyi geçtim, tüketimi bile ancak hazır lop olacak, ağzına kaşıkla verilecek, ‘ham yapacak’, ancak öyle yerine getirebilir. Peki beni ormana bıraksanız ne olur? Hiç. Ölürüm. Ağaçları tanımam, bir tek çam ağacının neye benzediği konusunda fikrim var, ancak incir filan meyvelerini görürsem bazısı hakkında yorum yapabilirim. Ne bir tavuğun altından yumurta aldım, ne bir ineği sağdım, ne balık tuttum ne de ördek avladım bu yaşıma dek. Migros, Şok, A-101, Bim, Carrefour vs.

Bu dünyada üretim adına hiçbir şey yapmamış bir adamım ben. Belki fikrimle, düşüncemle bir yere gelmişimdir ama, olamaz mı? Olamaz. Yaratıcı bir zihnim yok, kalemimle yahut dilimle insanları etkilemek, değiştirmek, dönüştürmek gibi maharetlerim olmadı. Sanatçı da değilim ki yazayım, besteleyeyim, filmle alayım, oyunlaştırayım… Plastik sanatlar, görsel, yazın, her biri benim nazarımda çok güzel, o kadar.

Benden bu dünyaya miras kalacak hiçbir şey yok. Yapamadım. Bırakamadım. Hayatımın en verimli çağlarını, en güzel yaşlarımı ziyadesiyle çar çur ettim. Geriye dönüp baktığımda eserim diyebileceğim tek bir şey gösteremem.


En ufak bir mübalağa yok yukarıda yazdıklarımda.

Havva benimle evlendi evlenmesine ama, zavallı kızcağız nasıl bir parazite âşık olup hayatına dâhil ettiğini başlangıçta anlamamıştı korkarım. Beni tanımıyordu diyemem, hayır, ama ölçüsüz sefaletimden haberdar değildi işte.



Buna, v a r  o l m a m ı n  d a y a n ı l m a z  u t a n c ı dersem kendime bir gıdım haksızlık ediyor sayılmam.

Bok gibi bir adamım. Bok.  Varım, varlığı fazlalık, rahatsız edici, ortadan kalkması istenen türden bir varlık.



16 Aralık 2019


Havva kitap yazdıktan, üstelik böylesine güzel ve her okuyanın methiyeler düzdüğü onca araştırmanın ürünü bir eseri roman formunda ortaya koyduktan sonra, haklı olarak eş dost akraba haricinde de bir hayran ve takdir kitlesi oluşmaya başladı. İnsanın eli kalem tutan, duyarlı bir ruha sahip nazik ve akıllı bir karısı olması meğer güzelliklerin yanısıra türlü zorlukları da beraberinde getiriyormuş. Cumartesi günü aile fertlerini saymazsak, son derece aydın ve kültürlü kimseler olarak niteleyeceğim kişilerin katılımcı olduğu bir söyleşiye katıldı Havva, söyleşinin konusu da kitabıydı haliyle. Bu söyleşi ve söyleşiyi düzenleyen beylerle beraber olabilmek, tartışmak, paylaşmak, aynı atmosferi teneffüs etmek biliyorum ki Havva henüz kitabı tamamlamadan önce hayal ettiği bir şeydi. Üzerinde o kadar çalıştığı bir konunun sonunda başarılı olmanın göstergesi satış rakamları ya da baskı sayısı değil, marifetin kadrini ve kıymetini idrak edebilecek kişilerin iltifatıdır Havva’ya göre. Her zaman – hem de fazlasıyla hak ettiği kıymeti, kalem işçisi bir beyaz yakalı olarak görmesi mümkün değildi yıllarca, yazdığı kitap bu bağlamda yeni bir pencere açtı hayatına ve tüm olgun kişiliğine rağmen doyasıya yaşıyor bu heyecanı.



Doğal olarak izleyici koltuğuna tüneyip cumartesi günü ben de katıldım söyleşiye. Bunu kabul etmiyor ama konuşurken, anlatırken bir hale vardı etrafında, özgüveniyle, rahatlığıyla ve tabi mutluluğuyla. Söyleşi sonrasında da oradaki parlak zihinli kişilerle ayaküstü de olsa uzunca sayılabilecek bir sohbet ettik, ardından Havva, ben ve moderatör beyefendi önce yemek, akabinde kahve derken saatlerce beraber olduk, konuştuk, paylaştık. Aslına bakarsanız Havva için harika bir akşamdı, duygu doluydu her an. Ormanlık dağlarda fazla oksijen nasıl insanın üzerinde yorucu bir mutluluk, sarsıcı bir huzur verirse, bir yandan ‘ben aslında buraya aitim’ demek isterse kişi, bir yandan da yaşamak için gene şehre, betona, asfalta, elektriğe, kombiye dönmesi gerektiğini çaresizce bilirse, Havva da işte o hesap, büyülü bir akşamın ardından evine, kocasına, işine, evdeki ütülere, yetiştirmek zorunda olduğu çeviriye gerisin geriye itileceğini biliyordu.

Hak vaki oldu, her şey sona erdi, eve geldik.


Birkaç saatlik Alice Harikalar Diyarındaydı Havva için. Ben keyif almadım mı, elbette ki aldım. (Bu satırı zor bitirdim, yazacaklarım kafamda döndü, karşımda yaptığı çeviriye gömülmüş Havva’ya gözümün ucuyla baktıktan sonra kalktım, yatak odasına zor yetiştim gözyaşlarımı saklamak için, yatağa boylu boyunca kurulmuş kediye sarılıp birkaç dakika sarsılarak ağladım. Kedi bu ani krizden ötürü kaygılandı sanırım, zıplayıp gitti. Toparlandım, devam ediyorum şimdi, gene Havva’nın karşısına geçtim, herkesin bilgisayarı kendine.) Benim keyfim, aklı başında, zarif, çok okumuş, bilgiyi bilgeliğe dönüştürmeye çabalayan güzel insanlarla beraber olmaktan kaynaklanıyordu, Havva gibi ‘ben aslında buraya aitim’ diyemezdim, çünkü her daim yalnız biriyim, yalnızlık üzerine kuruludur benim yaşamım. Havva benden farklı, bu çok normal. Kaldı ki alkışlar etrafında, spotlar üzerindeyken bırakın da haklı bir gurur yaşasın. Buralarda bir sorun yok. Onun başarısı bana sadece mutluluk verir, bir kıskanma durumu da söz konusu değil. Kafamdakileri toparlamayı başaramıyorum sanırım, şöyle deneyeyim tüm çıplaklığıyla: Benimle evlenerek hayatını mahvetti bu kadın. Kimse bana amor vincit omnia geyiğinden bahsetmesin, bu kadın bana çaresizce aşık olduğu için evlendi, ama kendini berbat bir yaşamın ortasında buldu hemen ardından. İşimden atıldım, üzerime adice bir iftirayla terörist etiketi yapıştırıldı, statüm ve yıllarım çalındı, geçmişim çalındı, geleceğime ipotek kondu. Benzer durumda olan çok kişi vardır, şüphesiz bin beteri de vardır, kim bilir belki o kişilerin de havvaları vardır, vardır da vardır. Acı yarıştırmam. Ben kendi yetersizliğime, eşini dünyada her şeyden çok seven bir kocanın çaresizliğine yanıyorum ancak. Beni insanlara nasıl tanıştıracağını, ne işle meşgul olduğum sorusunun heyula haline geldiği bir çıkmaz bu. Ona güzel bir hayat sunamıyorum, Onu hayallerinden uzak bir zindana mahkum etmişim gibiyim. Çalışması, evi geçindirmesi lazım. Ben bir hiçim çünkü. Mütevazi beklentileri olan, asla şikayet etmeyen biri olması meselenin ciddiyetini bir nebze dahi hafifletmiyor. Okuyor ama beni anlamıyorsunuz değil mi? Dün gördüğü rüya, renksiz, sıradan, donuk, neredeyse birbirini tekrar eden günlerden müteşekkil kuru hayatından bir anlık uyanış gibiydi ve Onun ne istediğini biliyor, anlıyor olmama karşın hiçbir şey yapamıyor olmak da çok korkunç.




Döndüm dolaştım, aynı yere geldim: Ben ölsem, bu çirkin kanser yeryüzünden kazınsa da herkes kurtulsa…



21 Mart 2021


Geçen hafta idare mahkemesi iade talebiyle açtığım davayı reddettiğini açıkladı. Hakkımda adli bir olumsuzluk olmadığı, iade talebimin haklı gerekçelere dayandığına dair argümanımı ‘adli bir soruşturma olmaması bizi ilgilendirmez, zaten olsaydı iade için başvuramazdın’ netliğiyle geri çevirdiler. Bu durum mesleğe dönme, üzerime yapıştırılan yaftadan kurtulma, statüme, mali ve özlük haklarıma kavuşma hayallerimi yıktı, sikip attı. Üst mahkeme yolu gözüktü. Bu noktaya kadar geçen beş yıla yakın süre göz önüne alınırsa, bundan sonrası ne kadar sürecek, tahmin etmek zor değil. 




Havva bugün beni karşısına aldı. Kasım ayından beri çalıştığı yeni işinde ne kadar bunaldığını ve yorulduğunu içim ezilerek görüyorum zaten. Para alamadığım için geçen sene ayrıldığım eski işimden sonra evde oturduğumu yazmıştım. Ev işlerine harcadığı zamanı ve başkaca meşguliyetlerini azaltarak ona minicik bir yardımda bulunabiliyorum sadece. Maddi anlamda yük, aldığım küçük kira geliri dışında tamamen Havva’nın sırtında. 




“Kendine acımayı bırak, bana yardım et” dedi.


“Sana olan saygım aşınıyor” dedi.


“Ben artık dayanamıyorum, çok yoruldum ve dayanacak gücüm kalmadı” dedi. 






Ne kadar işe yaramaz, niteliksiz, boş beleş bir adam olduğumu bu bloğu ileride okuyacak olanlar kadar, geçmişte okumuş olanlar da bilir. Yaptığım iş, uzmanlık alanımın spesifikliği ihraçtan sonra mesleğimi bağımsız olarak icra etmeyi imkânsız kılıyor. Aksi gibi, hayatı nasıl bir asalak halinde yaşadığıma dair daha önce uzun bir post yazmıştım, eksiği olan, fazlası olmayan bir itirafnameydi. Şimdi, haklı olarak ‘seni mesleğine geri almıyorlar, sonrasında süreç nasıl işleyecek meçhul, böyle devam edemezsin, edemem, edemeyiz’ diyor kadın. Bana kim iş verir? Elli yaşında, hiçbir vasfı olmayan, sağlıksız ve tümüyle yetersiz bir adama? 




Kanaatimce beş sene önce kalbini dinleyerek yaptığı tercihten pişman. Çok daha güzel bir hayatı olabilirdi. Onun için her şey daha mutluluk verici olabilirdi. Seçimi, önce tüm haklarına devlet tarafından haksızca el konulan, ne yapacağını bilmeden asalak gibi başkasının eline bakan birine dönüşmüş benimle hayatını birleştirmesiyle sonuçlandı. Bu tercihinden, yani o kişiyle değil, benimle evlenmekten ötürü pişman olduğuna dair en ufak bir iması ya da bu anlama gelebilecek bir davranış kırıntısı yok sözlerinde veya tavırlarında, asla, öyle bir şey iddia edersem haksızlık etmiş olurum.




Ama… Havva derinden derine biliyordur ki onun kendisine vaad ettiği hayat böyle değildi. Ne var ki bana evet dedi kadıncağız. 




Dönüyorum, dolaşıyorum, aynı yere geliyorum: Tüm bir hayat, farklı zamanlarda, farklı kişilere karşı, farklı koşullarda, farklı süreçlerle, ama hep aynı şekilde devasa bir çıban şeklinde geçebilir mi? Ya bir kene ya bir mikrop hüviyetinde ama neticede her durumda insanlarda yaralar açan bir maraz olduğumu kim yadsıyabilir? Şimdi sıra (bu defa gene ama farklı bir çerçevede) Havva’da… 




Çok ama çok ciddi bir şekilde intiharı düşünmeye başladım bunca zaman sonra. Bir halt edeceğimden değil, ama artık yeter. Kendi boktan hayatımı ne hakla başkalarını mahvetmek için sürdüreyim? Başıma gelenlerin hiçbiri benim kabahatim değil, öte yandan hayatını alt üst ettiğim Havva’nın da kabahati değil. Hiç değil.




Kalbim eziliyor. 




Keşke benimle hiç evlenmeseydi. O zamanlar şu an bu satırları yazarken kafamda dönen hayatıma son verme düşüncesi çok daha somuttu, bütün detayları ince ince tasarlamıştım. Havva bana hayır diyecekti, ben yok olacaktım, sevdiğim kadın başkasına evet diyecekti ve mutlu olacaktı. 


Kalbim…




21 Ağustos 2023


Üzerine ölü toprağı dökülmüş, mikro ve makro ölçekte travmanın, depresyonun çeşitli türlerini aynelyakîn idrak eden bir yavşağım. Tüm ağırlığıyla üzerime çullanan hayat nefes alamaz hale getirdi beni. Psikolojik, sosyolojik, politik bir dünya sebebi var bu durumun. Fakat öte yandan, bunların hiçbiri vaki olmasa dahi aslına bakarsanız uyuşuğun teki, Oblomov kılıklı bir tipim, elli yaşımı geride bırakalı 11 gün oldu ve utanmadan itiraf edebilirim ki bunca sene yaşam süren biri olarak ateş parçası, enerjik, idealist, canlı, gayretli bir yapıya sahip olmadım. İş hayatımdayken, o günlerde işkolik gibiydim, haz peşinde koşturduğum vakitler kuduz köpek misali sağa sola saldırırdım ama bunların anlatmaya çalıştığım şeyle hiçbir ilgisi yok: Son yıllarda bana politik gerekçelerle müstahak görülen mel’un zulüm bir yana, her daim bir şeyler üretmeye, yaratmaya ya da bu uğurda çabalamaya uzak bir karakterim vardı. Yani oldum olası üzerine ölü toprağı dökülmüş bir yavşaktım, olan biten tuz biber ekti, mezar taşımı yerleştirdiler, mermerle kapladılar beni sanki. Yaşayan bir ölüyüm. Hiçbir şey yapmıyorum. Peki ne yapıyorum? Konuşan (papağan) gibi bir hayvanım, düşünen (hindi) gibi bir hayvanım. Bir de okuyorum. O kadar. Eskilerin hayvan-ı natık dediklerine benzeyen bir tip, beni tasvire uzak düşmüyor.




Bir de Havva gibiler var:


Evimin direği. Ocağı tüttüren kişi. Yaşamak için eline bakıyorum. Parayı o kazanıyor, alın teri, göz nuru döküyor, çarkı o döndürüyor, faturaları o ödüyor. Çok şükür emekli oldum da birkaç yıldır harçlık almayı bıraktım kendisinden. Velinimetim o benim.


Evlendikten sonra bir roman yazdı ve yayınlandı, hoş önceden de çocuk kitabı kaleme almıştı.  Kendi romanından sonra iş için yazdığı biyografi kitaplarını saymıyorum burada.


AUZEF’te sosyoloji okumaya karar vermişti, ikinci sınıftayken bölüm başkanıyla tanıştı, bölüm başkanı Havva’ya yüksek lisansa başvurmasını önerince bu defa o hedefe kilitlendi, ALES’te yeterli puanı alamadığı için bu niyeti akim kaldı. O da bunun üzerine azmedip üniversite sınavına girdi, üstelik hiç çalışmadan, tek bir soru bile çözmeden otuz küsur sene sonra girdiği sınavın sonucu dün açıklandı: İÜ Sosyoloji. Şimdi AUZEF’i bırakıp tam ve kamil bir üniversite öğrencisi olacak, “çocukların sınıf annesi olurum” diye gülüyor.  


İki yıldır Almanca dersi alıyor. Özel ders, konuşma değil, okuma ve anlama odaklı bir eğitim. Epeyce ilerlettiğini biliyorum; geçenlerde baldızlardan biri antropoloji alanında gayet akademik bir metin gösterdi ona, Havva pıtır pıtır tercüme etti.


Bu kadın kusursuz İngilizcesinin yanı sıra zaten orta derece Fransızca da biliyor. 


Benden hayır olmadığına emin olunca, altı ay kadar önce “artık araba kullanmayı öğrenmem lazım” diyerek direksiyon kurslarına gitti, sonrasında araba da aldık, yazmıştım, birden yaşam konforumuz değişti böylece.


Bütün bunların yanısıra her evli kadının tepesindeki Demokles kılıcı, yani ev işleri zaten sırtında. Ucundan yardım edebiliyorum anca. 




Erman Toroğlu, oynadığı mükemmel futbol için Fabian Ernst için “turbo motorlu dazlak” demişti bir maç yorumunda, sonra hemen arkasından düzeltmişti, “turbo motorlu faydalı dazlak.” Çok şükür benim Havva’m dazlak değil, ama turbo motorlu olduğu muhakkak. 




Birkaç gün önceydi, gördüm ki KDO’da Klasik Yunanca Dersi eğitimi başlamış. Latince, Farsça ve Arapçanın yanına bir lisan eğitimine daha girişmişler, ben de ilk dersi, alfabeyi izlerken Havva da yanımda sigara içiyordu, derse kulak vermiş halde. Birden “bir dil daha öğrenmeni çok isterim, hem klasik yunan dilini öğrenmek sana çok yakışır.” diye nereden icabettiyse beni cesaretlendirmeye kalktı. Zaten niyetim yoktu ama soğudum iyice. Biraz O’na hürmeten izlemeye devam ettim. Ters L harfi var alfabede, ismi gamma. Bizim ağzımızdaki karşılığı g harfi. H harfi var, ismi eta, bizim söyleyişimizde e-a arası bir şey. P harfinin ismi rho, bizdeki karşılığı r. Yani sigmasıyla deltasıyla pisiyle zaten matematik formüllerini hatırlatıp içimi kaldırırken bir de daha alfabenin yazılışıyla okunuşu arasındaki farklılıklar bulmaca gibi bir şey. Gören de kriptoloji filan sanacak eğitimi. Fenikelilerden öğrendikleri yazıyı götlerinden uydurdukları iki üç hikmetle süsleyip hubris malzemesi yapan Yunanlıların sikik işi. Böyle düşünmeyi tercih edince irrite olmak da kolay tabi. Hemen reddettim, hem de klasik yunanca. “Çiğdem Dürüşken var, onun çevirileri bana yeter” diye yutturabilir miyim diye söylendim. Olmadı. Çiğdem Dürüşken’in Yunancadan değil Latinceden çeviri yaptığını söyledi hemen. Bilmiyordum sanki. Bahaneye ne gerek var ya, istemiyorum de, bitsin. 




Olmuyor ama. Havva benim de bir şeyler yapmamı, meşgale bulmamı istiyor içten içe. Bu her ne kadar talep vurgusundan uzak, bir dilek kisvesi altında olsa da, bekliyor.




Muhatabım bunca şeye vakit yetirirken bir sikim yapmadan zamanı tüketiyor olmak da doğrusunu isterseniz mahcup edici bir atalet. 




Yarrak gibi adamım vesselam.


* * *





Kaç yıllık yazılar… Alay mı ediyorsunuz? Mazim, bugünümü şekillendirdi. 


O’na hiç kızgın değildim. Biliyorsunuz. Kırgındım. Çok. Aklım başıma anca geldikten sonra, bana bir şans daha vermeyi reddettiği için. Farkındalığımı, samimiyetimi inandırıcı bulmadığı için. Bu yazının sonunda kırgınlığım da uçup gidiyor öylece. O kendince yapması gereken tüm uyarılarda bulundu. Ben bunları gerektiği zamanda değil, çok geç fark ettiysem bir kabahat bulamayız Still-Havva'da. Hayır, kederimin hafiflediğini söylemedim. Still-Havva olmadan mücadele etmeye mecalimin olmadığı gerçeği de bir kenarda sabit. Ceset duruyor ortada. Açık olan bir şey varsa, Still-Havva'yı hak etmiyorum. Hiç bir şeyi hak etmiyorum. 


Başka şeylere gelince, işte onlar geçmiyor. Bitmiyor.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!