30 Kasım 2024 Cumartesi

Ben artık nasıl yaşayabilirim?


Gerçekten bir hafta geçmesi gerekmiş, asansörün çalışma sesi duyulduğunda kedinin kapıya heyecanla koşmasının sona ermesine, o sesle benim yüreğimin pır pır etmesi yerine içime ağırlık çökmesi için. Eskiden bu ses geceleri bitmeyen kaygılarımdan ötürü birkaç saniye de olsa korkuya sürüklerdi beni, son bir haftada ise sadece yalan bir heyecan verdi… Asansörün bizim katta durduğunu işittiğimde kaç defa kapıya gidip kapı deliğinden baktığımı bilmiyorum, bir ümit. 


Hayran olduğum, âşık olduğum, her şeyimi paylaştığım, her konuyu danıştığım, bilmediğimi sorduğum, bildiğimi anlattığım insan, birlikte güldüğüm, yanında kendimi mutlu, özel, kıymetli, şımarık, talihli ve seçilmiş hissettiğim kadın, bana kendisiyle yaşamaya değmeyecek biri olduğumu, saygı duymadığını, önem vermediğini sadece hissettirmedi, ima etmedi… Yüzüme karşı söyleyip gitti. Üstelik bu duyguları onun da yaşadığını zannederken. 


Ben artık nasıl toparlanabilirim…


Öyle harika bir insan ki, ben dahil herkes Still-Havva’ya hak verir. 


Tuhaf bir çelişki: ‘Özgüvensizsin’ demişti bana, benim artık özgüvenim toparlanabilir mi? 


Benden geriye ne kaldı ki? 


Durum Güncellemesi Üzerine...

Blogu perşembe günü okuyucuya açtıktan sonra sokak kapısı dışarıdan açıldığında görülebilecek bir yere not bıraktım, 9pm gibi evden çıktım. Çok karanlık düşünceler kafamdayken. Sahile doğru yürümeye başladığımda telefonum çaldı, kardeşim. O halde konuşamazdım, ısrarla uzun uzun çaldı, sustu sonra. Beni düşünen, benim için dertlenen yegâne insan. Annem tabi ki üzülüyor ama onun derdi daha çok arkadaşı bellediği, so-called kızını, gene bir ameliyat olması gerekirse kendisine bakacağını hayal ettiği Still-Havva’yı yitirmiş olması. Benim için dertlendiğini biliyorum ama o dertlenmenin yoğunluğu konusunda emin değilim. Bir de yetmezmiş gibi iki de bir ‘neyi aldı, hangisini bıraktı’ merakında. Babam zaten hiçbir şeyin farkında değil. İki de bir “o bizim kızımız” deyip duruyor, en son bağırdım telefonda, “o sizin kızınız filan değil!” diye. Kardeşim farklı. Geçen hafta bugün Still-Havva evden ayrıldı, aynı gün anne-babam önceden planlı devre mülklerine gittiler, Armutlu’ya. Gitmesek mi diye ağzımı yokladılar, gitmeyin demedim tabi, ama gitmemeyi kendileri düşünmediler. Onlara sorsan oğulları kafasını dinlesin, yalnız kalsın filan derler. Kardeşimse Amerika’dan arayıp hüngür hüngür ağlamıştı, “abi keşke gelebilsen, seni çok özledim, sarılmam lazım” diye. Perşembe akşamı telefonumu çaldırınca kafamda beliren düşünceler bunlar, açamadım önce. Yürüdüm Bostancı’ya kadar. Sonra aradım, beni gerçekten seven tek insana haksızlık edebilir miyim, üstelik ben de onu canımın parçası görürken?


Şükran günüymüş. Resmî tatil. Evdelermiş, merak etmiş beni. Berbat bir haldeyim, korkunç şeyler geçiyor içimden ve kardeşim tam o akşam beni aradı, sanki konuşturmak, gevezelik etmemi ister gibi. Hissettiremem ki, içini bulandıramam. İTC’den, Balkan Savaşından, Averoff zırhlısından, yurt olgusundan, Anadolu’daki etnik temizlikten, Sultan Osman ve Reşadiye’den konuştuk. Daha çok beni konuşturdu, sanki konuşup kafamı dağıtmak ister gibi. Derken yeğenim geldi yanına, 24 yaşında, körkütük âşık olduğu nişanlısının dedesi-anneannesi gelmişlermiş, her işlerine koşuyormuş ama dede kendisine it gibi davranıyormuş falan. Nişanlısıyla ortak araba almışlar, kız zaten ailesinden ayrı eve çıkmışmış vs. Sesi nasıl da heyecanlı. Evlenecek. Gelecek onun için ümit ve hayat dolu, amcasıyla paylaşıyor telefonda. Amcasına, evden çıkarken geride not bırakan amcasına. Allah çok enteresan bir Zat. The Lord works in mysterious ways diye boşuna dememişler. Bir gün sonra arasa kardeşim, o telefonu açamazdım. Bir gün önce arasa, o halet-i ruhiyeye yakın olsam da orada değildim. Halbuki o gece çıkmadan önce eve not bıraktım, kedinin kumunu temizledim, mama kabına bir tane daha ekledim, su kabını da ikiledim evden çıkarken. Ve sonra karşımda “canım oğuzum” diyen yeğenim. Çok üzüldüğünü söyledi, hayırlısı olsun dedi, ne desin çocukcağız?  Bir saatten fazla konuştum ikisiyle. Gece yarısı eve döndüm sonra. Bıraktığım nota baktım, dokunmadım bile… Çıkarmaya yeltenmedim, hala – şu an bile- aynı yerde duruyor. Önünden geçerken bakıyorum.


Dün, blogu tekrar okuyucuya kapattım. Ama bir şey yazamadım hiç. İçimden gelmedi. 


Bu sabah uyandığımda, koluma yaslanmış, yarı aralık gözleriyle sessizce yataktan kalkmamı bekleyen kediyle göz göze geldim. O an, nasılsa, hiçbir fikrim yok, ‘Still-Havva beni bıraktı ve artık yapayalnızım’ düşüncesi farklı bir tonda, farklı bir renkte, farklı bir seste kafamda patladı. ‘Yeni mi fark ettin salak?!’ demeyin hemen, farklı kelimesini kullandım en başta. Çok değişik, çok acıklı, çok değişik bir farkındalıktı bu. O gitmeye karar verdiğinden bu yana yavaş yavaş ölüyorum zaten. Haftalardır ilaçlarımı kullanmıyorum mesela. Bir hafta önce bu evden gitti, bu bir haftada iki kere yemek yedim; biri İskender, biri de alinazik. Sadece poğaça ve bisküvi ve tabi kaşık kaşık çokokrem. Sürekli, deli gibi, aralıksız kahve içiyorum. Birkaç gündür günde dört pakete varıyor sigara. Güneş gözlüğü takmadan sokağa çıkmamam lazım gözlerimin arkasındaki benler için, ama aklıma ancak sokağa çıkınca, ta ne zaman geliyor bu. Vücut temizliği tamam, ama yaşadığım yeri anlatamam size, mideniz bulanır. Evdeki hiçbir şeye dokunamıyorum. Hiçbir şeye. Bir haftadır, annesinin evine gittiğinden beri buz dolabını açmadım. Kahvaltılıklar filan var, umurumda değil. Orada benim için -neden, onu da bilmiyorum- yemekler yapıp bırakmıştı, sanki üç sonra gelecekmiş de, onsuz idare edeyim diye. Hepsi bozulmuştur, küflenmiştir. O gittiğinden beri, bir haftadır aynı kupayla kahve içiyorum. Yıkamadan, çalkalamadan. Annesi gittikten ertesi gün, Geçen pazar Mustang gelmişti televizyonu almak için, biraz oturmuştu, konuştuk, kahve içti, çocuğun kupası bıraktığı yerde duruyor. O kadar halsiz, o kadar bitkinim ki. Yürüyecek halim yok. Ama yürümeye başlayınca da durmak istemiyorum. Dün markete girdim, bir hafta sonra ilk defa. Ne kadar garipsediğimi, yabancılık hissettiğimi anlatamam size. Bisküvi alıp çıktım. Still-Havva ne güzel dalga geçerdi “tam emekliler gibi oldun, market market gezip indirimde ürün arıyorsun” diye. Her yerim ağrıyor. Başımdaki ağrı tuhaf, sürekli bir cızırtı geliyor kulağıma kafamın içinden. Sırtım, belim, karnım, her yerimde ağrı. 


Ben Still-Havva’ya bu acıları evlilik öncesinde çok yaşattım. Ölçü birimi yok, teraziye konamazlar, karşılaştırılamazlar çünkü kişiler farklı, yaşananlar farklı, yaş farklı, zaman farklı, diğer faktörler farklı. Onu paramparça edip sırtımı döndüğümde kanser riskinden ötürü geçirmesi gereken çok ağır bir ameliyatın arifesindeydi, kendisini o yüzden bırakmadım hayır, [Bu risk hala var.] o kadar orospu çocuğu değilim, ama dayamayacak noktaya geldiğim an, tam da o ameliyat öncesine rastlamıştı. Benim gitmem, ameliyat, şüphesiz Still-Havva’ya paramparça etmişti. Ama öte yandan sımsıkı sarıldığı dünya tatlısı bir çocuğu vardı, onu sarlamamış kız kardeşleri, annesi vardı. Dostları vardı. Toparlanmasına yardım edecek bir hayat gailesi vardı, geçim derdiyle kuşatılmıştı, işini yapmak, savaşmak zorundaydı ki bu yorucu olduğu kadar meşgul edici bir unsur. Sonuçta evinde anılarımız, hayalinde türlü imgem vardı ama en nihayetinde o evde beraber yaşamıyorduk biz. 


(Şimdi Apple’dan bir mail geldi. Artık Aile Paylaşımına Katılmıyorsunuz. Aile düzenleyiciniz sizi aile grubundan çıkardı vs diye devam ediyor. Bu iyiymiş. Artık aileden değilim, Apple bana bunu bildiriyor. Devam edeyim yazıya.) 


Eski maillerimize baktım dün. 2015’te, biz ayrıyken, ameliyatının üzerinden iki sene geçtikten sonra bile karşılıklı -epey aşk ve birbirini unutamamazlık içeren- mailler yazmışız. “Bugün karşıma çıksan sana dönerim, o yüzden çıkma” yazmış birinde Stil-Havva. Yaraları büyük ölçüde iyileşmiş olmasa bunu yazamazdı, ne kadar güçlü biri olduğunu gösteriyor. Ve tabii sevgisini. 


Şimdi roller değişti. Durum değişti. Zaman değişti. Yaşanmışlıklar farklı. Duygular farklı.


O'nun kadar güçlü olamadım ki hiç. Ama koşullar aynı değil ki. Hele sekiz senelik evlilikten sonra. 


Kedimden başka ağlarken sarılabileceğim kimsem yok. Kaldı ki Still-Havva’nın kedisiydi. Beni anlayacak, halime yardım edecek ailem yok. Bunu dilediğimden değil, ama isteseler de yapamazlar zaten. Tek bir kardeşim var, bana destek olabilecek biricik kişi, o da uçakla 11 saat ötede. Arkadaşım yok. Zaten sayıları pek azdı. Hele ki böyle bir durumda konuşabileceğim insanlar değillerdi. Evet, bir işim yok beni meşgul edecek, kafamı dağıtacak. Anne-babamın ilaç ve doktor işleriyle ilgilenmek dışında bir sorumluluğum yok. Zaten yalvar yakar yaptığım o işi de devam ettirecek mecalim kalmadı. 


Hepsinin ötesinde, ben Still-Havva’yı bıraktığım her defasında o ilişkiyi sürdüremediğimi görüyordum, ama O’nu sevmekten de geri duramamıştım, hem de hiç. O yüzden yokluğunda tanıştığım başka kadınlar gıyabında Still-Havva’yı belki kıskanıyorlardı, belki saygı duyuyorlardı, bilmiyorum, çünkü hepsi de unutamadığım, kabimdeki kadının O olduğunu pekâlâ anlıyorlardı. 


Bundan farklı olarak Still-Havva, sekiz yıllık evliliğimizin ardından bana katlanamadığından ötürü, beni beğenmediği, bana saygı duymadığı, bana değer vermediği, beni ben olduğum için terk etti bu kez. İğrenir gibi. Apar topar. Kesin kararlı olarak, en ufak bir tereddüte kapılmadan. Söz gelimi (uyduruyorum) “ben annemin evine gidiyorum, bir süre ayrı kalalım, düşüneyim, kendimi dinleyeyim” demedi, geçen bugün akşamüstü annesine gitti, iki gün önce de nakliyeciler bütün eşyalarını taşıdılar. 


Durup durup ağlıyorum lan. Bacaklarım ve kollarım uyuşuyor.


Artık gelmeyecek. Bu sabah birden -her şeye rağmen sanki kapıyı anahtarıyla açtığını duyacakmışım gibi aptalca hayallerimden- uyandım. Aptalca, bana yakıştığı gibi.


Dünyanın en güçlü insanı yarışmaları vardır hani… Ben dünyanın en güçsüz insanı yarışmasına adayım.


Mahvoldum.


Ben kendimi bu kadar korkunç, uzak durulası, arkasına bakmadan kaçılası biri olarak görmedim hiç!!!


28 Kasım 2024 Perşembe

Blogun Seneler Sonra Açılması Üzerine...

Üç aydır sadece Still-Havva'dan ve ilişkimizden bahsediyorum. Son üç haftada otuza yakın yazı yazmışım buraya, irili ufaklı. Bu noktaya varacağımı ta en başından biliyordum. 


Evet, blog açıldı.


Ben kapanıyorum. Geride ceset bırakıyorsun dediğimde, bu evin ruhu seninle gidiyor dediğimde, beni cehenneme atıyorsun dediğimde ağzımdan ne çıktığının farkındaydım. 


Bir süredir Rabbime isyan halindeyim. Namazı bile bıraktım, biliyor. Gidecek başka bir yerim yok, en nihayetinde gene huzuruna çıkacağım. O vakit ben, Oğuz, adaletine değil keremine, Cebbar ismine değil Vedûd ismine sığınıyorum. Affeder dilerim. Rahmeti sınırsız, beni de mahrum etmesin diye ümit ederim… Başkasına dua etmedim. SemiülAlim O, her şeyi görüyor ve biliyor. Beni de en iyi O biliyor, kuluyum, başka bir şey değil.


“Blog Okundu, Scorpions Dinlendi, Yazmaktan Başka Yapacak Bir İş Kalmadı” Başlıklı O Mail Üzerine… (Veya, “Sana Son Mektup.”)

İletişimi ilk sen kurmuşsun. Bir mail ile. Mail tarihi 29 Kasım 2008. Gece, 11.43pm’de yazmışsın bana. Kalemin nefis, her zaman olduğu gibi. Ertesi gün de ben cevaben yazmışım sana.


Bugün 28 Kasım. Ne tuhaf değil mi? 


Sizli-Bizli, kibar, komik, karşılıklı iltifatlar… Tanışma maili neticede. 


Herkes büyüdü o zamandan bu yana. Tam 16 sene! Bir ben çocuk kaldım ya da çocuklaştım, donuk, sıkıcı biri oldum. Sen yorgun, güçsüz, zayıf, zordaydın o vakitler. Ben alev alev yanıyordum. Şimdi sen enerji, ümit, canlılık dolsun. Benimse kanım çekildi, yaşam ateşim sönüyor. 


Kasım enteresan bir aymış gerçekten. 


Bye. 



Zemin Üzerine...

Beni yanlış mı anlıyorsunuz acaba? 


İçinde bulunduğum ruh hali, 2008 senesinde Still-Havva’nın peşinde koştuğum, onu benimle evlenmeye ikna etme mücadelesi verdiğim, “bu kadına aşığım, onsuz yaşayamam, bana hayır derse, reddederse ölmek yeğdir” psikolojisinden çok uzak. Kesinlikle aynı değil. 


O zamanlar “bir şey yapamıyor, kuramıyor, inşa edemiyor” olmanın getirdiği çaresizlik vardı.


Şimdiki yıkım. Gerçek bir yıkım. Heyelan gibi. 


Bu hayatta çok yıkıldım. Ama artık yıkılacak bir şey kalmadı.


İnandığım değerler yıkıldı. Güvenilmez ve yalan oldukları ortaya çıktı. Ne kadar yüce gelmişlerdi halbuki!


Dostluk yıkıldı. Beni asla yüzüstü bırakmaz, her daim yardımıma koşar dediklerimin sahte, bozuk, ahlaksız olduklarını bizzat yaşadım. 


Hepsinin ötesinde, her yıkımdan sonra üzerinde emeklediğim veya oturduğum, ayağa kalktığım, tekrar bir şeyler inşa etmeye elimden geldiği ölçüde  çabaladığım zemin, toprak gitti. Still-Havva bu işte.


Bana “seni özgüvenli biri olarak tanıdım. Hiç öyle değilmişsin. Bir adamla evlendiğimi düşünüyordum, çocuk çıktın. Her şeyinle bana bağımlısın, bundan bıktım” diyen kadının anlamadığı buydu işte. Sözleri haklılık payı taşıyordur, olabilir.


İnsan hayatını inşa eder, bir bina gibi. Mizacıyla, aldığı eğitimle, dünya görüşüyle, edindiği terbiye ile, yaptığı ahlaki seçimleriyle, geliri, mesleği, duruşuyla hem kendisiyle başbaşa kaldığı zaman hem de toplumdaki karşılığıyla yarattığı bir bina bu. Bir pezevenk çok para kazanıyor olabilir ama çirkin bir villadır mesela. Eğitimsiz bir çöp toplayıcı ışıl ışıl parlayan bir gecekondu olabilir. Doktor olup da içinden lağım sızan bir ameliyathane de, adil bir yargıç olup küçük çalışma odası kasr-ı adalet hüviyetinde olanları bilirsiniz. Bu örnekler uzar gider. 


51yaşındayım. İnşa ettiğim bir bina vardı benim. Dışarıdan çok fazla yardım almadım çünkü zaten tek başıma iş yapmayı severdim hep. Rabbimden gelen sayısız hediyeler, ailemden gelen güçlü destek dışında az sayıdaki dostumdan, o kadar. 


Bu binayı anlatmayacağım, endişe etmeyin. Ben memnundum. Beni tanıyanlar kimi zaman kasvetli, biraz ürpertici, biraz da merak uyandıran, ama çekici ve nahoşluktan uzak bir yapı olduğunu ima ederlerdi. 


O bendim. Hayatımdı. 


Bu bina bir gün yok edildi. Altına döşenen dinamitlerce yerle yeksan oldu. Ağır bir travmadır bu. Taş taş, çivi vida inşa ediyorsunuz, planına, mekaniğine, statiğine kafa yoruyorsunuz, o yükseldikçe siz bir yandan da yaşlanıyorsunuz, zaman ilerliyor ve birden puff. Formula 1 yarışının 44. turundayken birinin yarışa baştan başlamanızı söylemesi gibi, yeniden plan, proje, öncesinde molozları atmak, sonrasında hafriyat ve malzeme tedariği… Her şey sil baştan. Molozlar nereye atılacak, malzeme nereden alınacak? Hangi malzeme? Nasıl? 


Benim binam tuzla buz oldu. Sadece benim mi, yüzbinlerce kişinin. Bombalandı.


Belli bir yaştan sonra önceki gibi gösterişli, başkalarının benzersiz ya da ilginç bulduğu yeni bir bina yapmak… Üstelik onca kısıtlılıkta. Onca engeli aşarak. Bütün belirsizliklere rağmen. 


Yaş kemale erince, aileden yardım almak da, istemek de zor. Çünkü binayı -onların katkısını görmezden gelirsem çok ama çoook ayıp ederim – ben yapmıştım. Bu benim hayatımdı. Müteahhiti de, mimarı da, mühendisi de, şantiye şefi de, gece bekçisi de bendim. Hiç karşılıksız tedarik ettikleri onca malzeme için aileme ebediyyen müteşekkir kalacağım. Hakları ödenemez.


Elimi dostuma uzattım tutsun diye. Tuttu, ama kopardı. Elimi bırakmakla kalmadı yani, çekti kopardı. O bana ne zaman gelse, en sağlam şekilde durmuştum yanımda. O da -demek binama bakıp kıskanarak ya da haset ederek, bilemiyorum- hep yanımda duracak gibi davranıyordu. Bana ait bir binanın kalmadığını görünce kalıntıların arasına sıçmayı hak gördü kendinde. Ona uzanan kolu da söktü attı.


Still-Havva. Beni ‘kendisine bağımlı’ olmakla suçlayan, bunu onca zaman sonra en yakıcı, kırıcı, haşin bir üslupla yüzüme vuran kadın. 

O benim zeminimdi işte. Bir çadır kurmaya da kalksanız, La Sagrada Familia’yı da inşa edecek olsanız, zemin önemlidir. Çamurlu bir yere çadır kurar mısınız? Lağımın ortasına gecekondu yapar mısınız? Sulu, yumuşak zemine galata Kulesini kondurabilir misiniz? Balçığa yaklaşır mısınız? 

Still-Havva benim için ‘granite state’ti. Öylesine sağlamdı. Öylesine muteberdi. Etrafım bataklıktan geçilmiyorken, nereye adım atsam, nereye bir taş koyacak olsam dibe batacakken, Rabbim bana en sağlam, en güvenilir kayanın üzerinde bir alan ihsan etmişti sanki. Bir çeşit Garden of Eden. Korkularım orada yok olmaya yüz tuttu, içimi kemiren kaygılar sadece oradayken hafifliyordu. 


Bu rahatlık hissinin, bu gevşemenin, bu ataletin, demire, betona, çekice artık elimin uzanacak cesaretinin kalmamasına rağmen yaşadığımın huzurun tasviri yok. Cennetimdeyken o sağlam zemine kesinlikle hiçbir zarar vermiyordum, pisletmiyor, hor görmüyordum.  Aksine benim için sonsuz bir şükür nesnesiydi. Benim için ne kadar değerli ve vaz geçilmez olduğunu pek ala biliyordum. 


Still-Havva’nın böyle geçen yılların ardından bana “siktir git!” demesi bu nedenle tekrar, bu defa tamiri mümkün olmayan bir şekilde yıktı beni. İnşa ettiğim binayı defalarca başkaları yıkmıştı. Şimdi ise durum başka, üzerinde durduğum zemin yok oldu.


Orada Still-Havva’nın çiçeklerini koklamamdan, üzerinde ağırlık yapmamdan, dolanmamdan, sınırlarını adımlamamdan, ödlek bir çocuk gibi hiç ayrılmamamdan bıktı. 


Cehenneme fırlattı beni.


Şimdi yazının başında ne demek istediğimi anlatabildim mi size? Öyle umuyorum.


2008’de bu kadın olmazsa ben yaşayamam diyordum.

Bugün, bu zemin olmazsa yaşamanın imkânı yok diyorum. Ayakta bile duramam.


Neden en büyük travma dediğimi de  şimdi biraz daha açıklığa kavuşturdum galiba.


Lütfen öyle olsun. Bana hak verin demiyorum, ama anlasanız keşke. 


Gidenler ve Kalanlar Üzerine... (Veya, Kendisi Evdeyken Kahve Yapıp da Still-Havva'ya İsteyip İstemediğini Soramadığım İlk ve Tek Gün.)

Boşanmak böyle bir şey mi? Evden ayrılmak bu şekilde mi olur? Bilmiyorum. Hiç boşanma deneyimim yok. En fazla geçmişte sevgililerimden ayrılma tecrübelerim var, çöpe atılacak tişört ya da diş fırçası dışında bir şey bırakmamışımdır arkamda. Şimdi ise bunca sene sonra cumartesi günü evden ayrıldığında tezgâhın üzerinde Still-Havva’nın bıraktığı yarım paket patlamış mısır hala orada duruyor. Banyo teli ve küreği duşakabinin içindeki rafta bekliyor. Onsuz evde adım attığını görmediğim turuncu terliklerini bugün son nakliye işleri için baldızla ve adamlarla birlikte geldiğinde gene kapı girişinde, dün bıraktığı noktada buldu, evde olduğu sürece giydi, giderken gene aynı yere bıraktı, çıktı. Baldıza sordurdum, terliklerini istemiyor mu diye, “Kalsın” demiş, öyle söyledi… Ne yapayım ben şimdi bunu? Masasında su içtiği şişe. Abur cubur çekmecesinde benim yemediğimi bildiği cipsler, paket paket altınbaşak suntalar… Sevdiği eti puflar, balık krakerler. Taa sevgili olduğumuz on sene öncesinden bildiğim kahve kupası altlıkları, kedi resimli. Daha neler neler… Bu nasıl bir gidiş? Böyle mi olur? Normal mi? Cumartesi sabahı annesi geldi, acil ihtiyaçları belirlediler, akşam da annesine geçti çantası ve bavulla beraber. Bugün Perşembe. Beş gün içinde almak istediği her şey gitti. Geride Still-Havva’nın hayali, her köşede yaşayan imgesi, kokusu kaldı. Sürekli yanlış yazıyor, iki değil, ancak üçüncü denememde düzeltebiliyorum kelimeleri. Ben bir köşede sessizce kırık dökük durur ameliyeyi seyrederken adamlara “şu gidecek, onu bırakın, şunu da alacaksınız” diye konuşan Still-Havva’nın ve baldızın neşeleri, rahatlıkları, kendi aralarındaki şakaları da normal mi peki? Yasıma, acıma biraz olsun saygı duymalarını beklemek naiflik mi yani? Nefret edilecek ne yaptım ben? İğrenti duyacağı ne yaşattım? Utanacağı bir hayat mı sundum? Hatırlamak istemeyeceği sahnelere mi şahit oldu? Evliliğimizden mutlu olmadığını kabullendim, tamam. Beni yeterli görmediğini, bu beraberliğin kendisini tatmin etmediğini anladım, ona da eyvallah. Ne olmaz dedim, benden boşanamazsın demedim, ne seni bırakmam diye direttim, sadece ağladım, yalvardım, anlattım, ikna etmeye çalıştım. Olmadı, yapacak bir şey yok. Boşanacağını söyledi, nihayetinde yenildim, razı oldum. Kimseyi zorla tutamazsın. 'Evden ayrılıyorum' dedi, şoka girdim ama itiraz edemedim, kendi kararı. İyi ama bu kadar telaş neden? Bu kaçış niye? Bilmediğim ölümcül bir hastalığım mı var ki bu şerefsiz başıma kalacak diye düşünüyor? Bana söylemediği bir şey mi var Still-Havva’nın? Konuşmalarımızdan böyle bir davranış gerekliliği ya da haklılığı mı çıkar? Tekrar soruyorum, evlilik böyle mi biter? Boşanmak, eğer çiftler konuşabiliyorsa, aralarında fiziksel/duygusal/sözel şiddet yoksa böyle bir süreç midir? Yokuşa sürmedim, olay çıkartmadım. 


Anlamıyorum diyorum, belki de ben çok fazla geri zekalıyımdır. O yüzden idrak edemiyorumdur. 


Onunla bir an baş başa kaldık. Adamlar taşıma işindeydi, baldız bir şeye bakmaya gitmişti, malum, ev kocaman. 


Başımı yavaşça sallayıp “Bu evden kaçar gibi gidiyorsun, ayaklarını sürüyerek geleceksin” diye mırıldandım. 

Ürperdi. Ne dediğimi – sesim çok hafifti sanırım- duyamamış gibi tekrarlattı söylediğimi. 


“Yani pişman olacaksın mı diyorsun?” diye sordu yüzünü en çirkin şekilde buruşturarak. 


“Hayır” dedim, “sadece böyle olacağını söylüyorum.”


Sustu bir an. Sonra sesi ona hiç yakışmayan bir üslupta şirretleşti, “bana bak, eğer mahkemede sorun çıkartacaksan başka bir avukat bulayım, bu kızları uğraştırmayalım.” 


“Hayır, öyle bir şey olmayacak. Sana bu süreçte herhangi bir konuda sıkıntı çıkardım mı ki?”


“O zaman ne demek istiyorsun?”


Cevap vermek istemedim. Bir şeyler geveledim o kadar. 


Huzurla, mutlu ve emin bir şekilde gittiler evden. 


Kaçarak. Koşarak. Aceleleri vardı. 


Mahkeme tarihi alınmış, 13 Aralık. Cuma. 












O günün bugün olduğunu hissediyorum. 


27 Kasım 2024 Çarşamba

Donuk Kan Üzerine...

Şu anda, tam şu anda, saat 13.37’de bulunduğum konumda hava sıcaklığı 11 derece, rüzgar güneybatıdan esiyor ve hissedilen sıcaklık 8C görünüyor.

İçimde uzun kollu termal var, onun üzerinde çok ince olmayan bir tişört. Eşofmanım ve ayağımdan çıkarmadığım ev çoraplarımla, sadece ellerim ve yüzüm açıkta.

Kalorifer petekleri gün doğmadan çok önce yanmaya başlıyor, sıcacıklar gece yarısına kadar.


Benim üşümem geçmiyor bir türlü. Donuyorum sanki. O kadar soğuk ki ev, ben, her şey. Soğuktan titriyorum. Neden? 


Issızlığın Ortası Üzerine...

Still-Havva’nın çalışma odasından ipek vokalli Sade şarkıları ilişiyor kulağıma. Sabah o ve baldız eve geldiler, eşya toplamaya devam. Eşya dediğim kitaplar. Pratik hayatta markaya ya da gösterişe önem vermeyen, işimizi sorunsuz görsün, yeterli olsun bizim için kâfi diye eşyalara, cihazlara yaklaştık biz, en değerli varlıklarımız ise kitaplar. Taşınmalarda en çok zorluk çıkaran da kitapların çokluğuydu hep. Umberto Eco’nun kütüphanesi gibi değil elbette, gene de epeyce var işte. Aksi gibi kartal yuvası bir ev burası; dubleksin üst katına apartmandan kapı/giriş yok. Ev içindeki merdiven de dar olduğundan, taşınırken üst kata yerleştireceğimiz çekyat, koltuk, kitaplık vs. gibi iri mobilyaların yanısıra kitap kolilerini de nakliye vinci yardımıyla taşımış, fakat terası binanın sokağa bakmayan tarafında bir daireye taşındığımızdan yan komşudan izin vermesini rica etmiştik, bütün eşyalar yan komşunun terasına vinçle konulmuş, terastan terasa, bizim eve aktarılmıştı. Şimdi buradan kitaplar, çalışma masası, bilgisayar sandalyesi filan merdivenle, yani bin bir ıstırapla alt kata inecek işte. Bu yüzden geldi ikisi, Still-Havva bir ay önceye kadar dolu sürahiyi bile kaldıramıyordu boyun omurlarındaki sinir sıkışması yüzünden, hala çok zorlamıyor kendisini, ne var ki epeyce iyileşmiş belli. Ameleliğin çoğunu baldız yapıyor. Ben bir köşede oturmuş, Etosha National Park’taki Okaukuejo göleti çevresindeki doğal hayatı, hayvanları izliyorum, son aylarda hep yaptığım gibi. Sade dinliyorlar eşyaları toparlarken. Aşk şarkıları, ne sevimli ama. 


Kedi şaşkın. Annesinin yanına gitmek istiyor ama o kadar ürkek bir tabiatı var ki, kutu, torba, poşet seslerinden, varlığına alışık olmadığı baldızdan ve haliyle evdeki hareketlilikten ötürü kâh kaçıyor, kâh annesinin yanına gitmek için ortaya çıkıyor. Sonra bir köşede oturan bana sinirli sinirli söyleniyor, kucağıma gelmek isteyip son anda vaz geçiyor, gene kaçıyor gürültüden.


Still-Havva sakin, işine odaklı.

Hava çok soğuk. 


Kalbim buz gibi. 


İçeride “onu da al” cümlesi ilişti şimdi kulağıma. Benim olan bir şeyi alacak değillerdir elbette, kutu/torbalara yerleştiriyorlar kitapları, eşyaları.  


Şimdi toparlanıyorlar.


Kedilerin en hoşlanmadıkları şeylerden biri, yaşam alanlarındaki düzenin değişmesi. Başka bir eve taşınmaktan, mobilya yerini değiştirmeye kadar alıştığı düzendeki farklılaşma, mekânı sahiplenen bu hayvanlarda depresyon yaratıyor. Söz gelimi geçenlerde Still-Havva’nın kokusunu aradığı için annesinin salonda toplanmış eşyaları üzerinde yattığını söylemiştim, o eşyalar alındı gitti, sonra onları aradı bir süre. Ardından kullanmadığım(ız) odadaki koltukta annesine ait bir pike buldu, oraya mevzileniyor benim yanımda değilken. 


Ya benim depresyonum? Biraz önce çıkıp gitti iki kız kardeş, işleri bitti. Still-Havva’nın kitaplığı boş… Bomboş. Koca kitaplık. Benim kalbim gibi boş. 


Kendisini benden kopardı.


Yarın sabah erkenden nakliye arabası gelecek, annesinin evine götüreceği her şeyi alacak adamlar. 


Ev, Still-Havva cumartesi günü evden ayrıldıktan sonra boşalmıştı zaten. 


Benim içim de çöle döndü. Boş, ıssız, soğuk, yakıcı, dehşet verici. 


Kedi huzursuz. Alt katta inler gibi miyavlıyor, belki de annesine sesleniyordur, “geri dönsene, niye gittin gene?” 


 Ama gitti işte. 


26 Kasım 2024 Salı

"Davalı" Olmak Üzerine...

Bugün saat 11am’de avukatın Bahariye’deki ofisinde randevumuz vardı.


Saat 9’da Kadıköy sokaklarını adımlamaya başladım ben. Gözümü açar açmak fırlamıştım evden. Dükkanların çoğu kapalı o saatte. Amaçsızca, ayaklarım nereye götürüyorsa oraya gittim. Vakit çoktu, işim yoktu, kafam dolu içim kaynar kazandan beterdi. Soğuk kasım ayazında aylak bir adam. Derken karşımda Çiya belirdi. Evlilik teklifime evet dediği yerdi orası, 15 Nisan 2016’da. Kendimi nasıl kaybedip yalvarırcasına konuşmaya devam ediyorduysam ilk evet’i duymamışım. Algılayamamışım. Still-Havva’nın anlattığına göre o evet dediğinde ben hala titreyip sarsılarak ağlar gibi anlatıyormuşum. Elimi tutup hafifçe uyandırmak ister gibi salladığını anımsıyorum sadece, “evet, sana inanıyorum” demişti. Masaları düzenliyorlardı, içeride – sabahın erken saatinde çorba içecek bir tek müşteri bile yoktu. Geçmişe daldım öylece. Nereye oturmuştuk diye tahmin yürütmeye çalıştım. Sokak bile sakindi daha. Sonra ayak izlerini takip edeyim bari dedim, Fazıl Bey’e yürüdüm. Still-Havva “evet, sana inanıyorum” dedikten sonra oradan kalmış, onun ev sevdiği türk kahvesi olan Fazıl Bey’e yürümüştük. Kahvelerimizi içerken Still-Havva’nın yanında annemi aramıştım, “ben evleniyorum, sevdiğim kadın teklifimi kabul etti.” demiştim. Annem şaşırmıştı, sevinmişti. Montag’ın önüne yürüdüm, kitaplarımızı alır kahve fiyatlarını astronomik yapmalarından çok önce oraya gider, hem gelip geçen insanları seyreder hem okurduk. Merhum kayınpederim Kovan’ın tahinli çöreklerine bayılırdı yaşarken, Kadıköy’e onun için gittiğim olurdu. “Öküz boku!” der gülerdi tahinli çöreğin biçimine. Karnımız acıktığında Still-Havva ile pek çok yolumuzun düştüğü lahmacuncu da boştu, o saatte kim olur zaten. En fazla çorba. Cafer Ağa Camii’nin önünden yürüdüm, Covid öncesi camide namaz etmek zorunda kaldığımda oraya giderdim, Still-Havva’nın beni beklemek için oturduğu bahçesindeki bankı seyrettim dışardan. Her sokakta Still-Havva vardı. Ben öyle yürürken avukattan mesaj gelmiş, “saat 12’de görüşelim mi” diye. Tekrar tekrar döndüm aynı sokaklarda. Görüşmeye bir saat kala belim ağrıyınca, Bahariye’ye çıktım, avukata 50 metre kala Nero var, oraya oturdum. Americano. Ayaz. Köpek gezdirenler, bebek arabaları, gençler, yaşlılar. Hemen ötedeki okuldan oynayan çocukların çığlıkları. Nero’da çalan müzik Stand By Me. Bütün hepsi tam Hamlet’in “nasıl da bütün tesadüfler aksileşiyor bana karşı” dediği türden. Yetmedi, Still-Havva arkamdan geldi, yürüyerek devam etti yoluna, kilise duvarının hemen önündeki, avukatın binasının kapısını gören bir banka geçti, oturdu. Beni fark etmemiş olabilir mi? Ya da fark edip de umrunda olmadı mı? Zaten umrunda mıyım ki? Kahveyi çok sever, bir kahve alıp yanına gidip oturduğu bankın kenarına ilişsem mi? Ya da kendi kahve karton bardağımı mı uzatsam, bölüşelim diye… Yalnız kalmak istiyor desem, zaten varlığım da yokluğum da bir onun için. Ben nefes alamazken o ders çalışıyor. Ben mezara konurken o sınavına hazırlanıyor. Serde astigmat ve miyop var, gözlerim de net seçemedi o mesafeden kitap mı açtı, telefonunu mu karıştırdı, yoksa sadece oturup boşluğa mı baktı doğrusu göremedim. Randevu saatine on dakika kala kalktı banktan, bina girişine doğru hareketlendi. Birkaç dakika sonra da ben kalktım masadan, tam 12'de ofisteydim.


Benim avukatlar bunlar. Cesur kızlar. Kahraman yürekliler. Beni bilen, tanıyan avukat arkadaşlarım bile sosyo-politik rüzgardan ürpermişler; mimlenmekten, lekelenmekten, etiketlenmekten it gibi korktukları için kendilerini aradığımda yan çizmişlerdi. Still-Havva’nın eski iş arkadaşının tanıdığının tanıdığı olan bu kızları KHK ile ihraç edildikten birkaç gün sonra buldum, gittim, hiç KHK’lı dosyaları olmadığını söylediler, doğrusu istekli de değillerdi, başlangıçta yan çizecek gibi oldular, gene de dinlediler. Çok fazla soru sordular. Aralarında değerlendirdiler. Sonra kabul. Adli olarak dava bile açılmadı malum, ihraçtan iki sene sonra ancak savcılık ifadesi verdim, o da takipsizlik. İdari dava danıştayda sürüyor. Yılda bir defa ancak görüyorumdur bu kızları. Ama o ofise ne zaman girsem devekuşu tazı gücü şerbeti içmiş gibi enerji dolarım ben; süslü, kokoş ama dev yürekli, aslan bilekli kadınların huzurunda. Bugün öyle olmadı. Olamadı. Ezik bir böcek gibi ofise sürünerek girdiğime şahit oldular. Sesi titreyen, boşanma protokolünü imzalamak için kaleme uzandığında eli zangır zangır titreyen, dudaklarını ısırıp başını yerden kaldırmayan bir adam gördüler. Gördükleri için üzgünüm. İkimize birden söyledi ama hâkim karşısında kendinden emin, kararlı, kararından ötürü pişmanlık ya da mutsuzluk duymadan rahat bir halde bulunmamız gerektiğini, yoksa boşanma kararının verilmeyebileceği ihtimalini dile getirdiğinde avukatın bu sözlerinin aslında adresi bendim. Still-Havva ise tam olarak öyleydi: Sakin, güler yüzlü, ofisin güzel iran kedisiyle oynaşacak kadar keyifli. İmzaları hayırlı olsun diyerek attık ve tekrar haberleşmek üzere ayrıldık oradan. Still-Havva okuluna, ben Eyüp Sultan’a, rahmetli anneanneme, mezarlığa. 


Mezarda konuşulan mezarlıkta kalsın. Onları da buraya yazmayayım artık. 


25 Kasım 2024 Pazartesi

Still-Havva’ya Hitaben Son Derece Dağınık Yazılan Dördüncü Mektup Üzerine…

Canım,


2006 senesiymiş, günlerden 2 Eylül. Blogu açtığım tarih bu. 18 sene geçmiş üzerinden. Bu okuduğun, blogun 756. postu. 2008’in sonlarında tanıştığımızı düşünürsek, yıllarca seni yazmışım. Sana dair yazmışım. Yüzlerce defa seni. Seninle sevgiliyken aşkımı, ayrıyken müdafaamı, kızgınken öfkemi, mutsuzken hüznümü anlatmışım. Diyeceğim o ki, biz bu blogu beraber yazdık. Sen modeldin, ben beceriksiz, eli ayağına dolaşan şapşal bir ressam. Sana baktım, sende aradım hep, seni diledim, seni dinledim bunca sene. Sen yokken imgenleydim, sen varken gözlerim sendeydi. Tanıştığımız günden bu yana blogta senden bahsetmediğim, sana değinmediğim yazılar azınlıktadır sanırım. Hep benimleydin. Arkamı dönüp iğrenç şekilde seni terk ettiğimde de hayalin beni bırakmadı. Evlilik teklifimi kabul ettiğinde “elin, elimden ayrılmasın” diye fısıldamıştım sana. Geçen gün eşyalarını toplarken “ne şişesi?” diye şaşkınca cevap vermiştin soruma hatırlarsan. Sana hediye ettiğim, içinde El Cid’in Jimena ile ilgili duasının olduğu şişeydi, unutmuşsun, olabilir. 


“Lord God,

Protect this Woman whom I love;

Who is finally my Wife.” 


Senin beni romantikleştirdiğin, benimse senin öküzleşmene sebep olduğum doğru. Ama bu mektubun konusu bu değil. 



Bugüne dek, 16 yıllık beraberliğimizde, seni adres gösterip, senden bahsedip, seni anlattığım yüzlerce yazı bir yana, doğrudan sana hitaben yazdığım mektup hüviyetinde karalamalar var blogta. Şunu hatırlarsın, tanışalı sekiz ay kadar olmuştu. Şu ve şu da var, ayrı olduğumuz dönemde, ne kadar öfkeli bir ton taşısalar da senden ayrı kalamadığımı gösteren. Kısmet bunca zaman sonra, şimdi seni değil ama gene sana yeniden yazmakmış demek.


Ben, beni neden bıraktığını anlıyorum. Sen beni bırakma dediğimde ne anlıyorsun, ona emin değilim. 


Beni aşağılık kompleksleriyle sımsıkı sarmalanmış, özgüvensiz biri olduğum için bıraktığını söyledin. 

Beni, travmalarını iyileştirmek için çaba göstermediğim için artık dayanılmaz bulduğunu söyledin.

Beni mücadeleden kaçan korkak biri olduğum için terk ediyorsun. Saygı duymuyorsun, öyle söyledin.



Komplekslerim olduğu doğru. Çok basit şeyleri beceremem, becerememek bir şeyde başarısız olma korkusuyla birleşince insanın yetersizliğiyle yüzleşmesi kolay olmuyor. Haklısın, korkak bir yapım var. Peki, hayran olduğu, takdir ettiği, varlığı için her gün şükürler sıraladığı sen gidince, bu adam daha mı iyi olacak sence? Senin gibi bir hayat arkadaşına, bir eşe, bir dosta, bir sevgiliye sahip olmanın beni ne kadar cesaretlendirdiğini, gururumu yücelttiğini, elini tutarak yürümenin beni nasıl canlandırdığını fark etmedin mi bunca sene? 


Travmalarım; öncelikle KHK ile ihraç edilmek ve damnatio memoriae misali sosyal ve ekonomik hayattan silinmek, sonra iş hayatına dair deneyimimin en iyi, en yakın arkadaşım tarafından ırzına geçilmesi, paramın ve paranın, paramızın en güvendiğim kişi tarafından çalınması… bütün bu travmalarla baş edemediğimi, destek almadığım için seneler boyu için için yandığımı söyledin… Sana dediğim gibi, yaşadığım hiçbir travma, senin benden ayrılmaya karar vermenden fazla yaralamadı beni. Gerçek travmayı o zaman yaşadım ben. KHK ile ihraç olduğumda 53 günlük nişanlıydık. Sonrasındaki adli sürecin belirsizliği, uzun bekleyişler, ülkede bir oraya bir buraya esen siktiğimin siyasi rüzgârı, toplumsal algı, kendimden çok senin için kaygılandırıyordu beni. Çalışma hayatı ve en iyi dostum olacak orospu çocuğuna para kaptırmak, paranı, paramızı çaldırmak, kendimle olduğu kadar sana karşı yaşadığım mahcubiyetin yarasıydı. Yani aslına bakarsan hepsinde birinci derecede senin gözünde güçlü ve dirayetli olamamış birinin zayıflığından ve çaresizliğinden ötürü yaşadığı ıstıraplar, yenilgilerdi. Sen şimdi travmalarımı, bende yarattıkları kırklıkları, bozuklukları seviyormuşum da, bu halimden bezmişsin, ondan dolayı bıkmışsın gibi konuşuyor, benden uzaklaşma kararını bir de buna bağlıyorsun. Benim gerçek travmam senden bunu işitmekti. Benim en ağır travmam artık, sevmediğini, saygı duymadığını… bunları öğrenmekti. Benim gerçek travmam bu evden ayrılman, eşyalarını toplamaya geldiğinde yüzüme şöyle bir bakıp hiçbir üzüntü emaresi göstermiyor olmandı. Travma dediğin yarın sabah avukatın ofisine ayrı ayrı gidecek olmamız boşanma protokolünü imzalamak için. Ve bana “travmalarını çözmek için hiç çaba göstermedin, beni ciddiye almadın” diyor, suçluyorsun. Şimdi ben seni mi suçlayayım en şiddetli travmayı gözünü kırpmadan ruhumda oluşturduğun için? Ölümcül bir yarayla beni geride bıraktığın için?


Mücadele etmek istemedim mi sanıyorsun? KHK’lıydım, eş-dost dışında, o da çok nadir olarak işe girmeye imkân olan bir şeydi, çalışabilme fırsatım var mıydı? Unvanımın, statümün, uzmanlık alanındaki sertifikanın bile iptal edildiğini unuttun mu? Bir AVM kapısında güvenlik memuru olarak dahi çalışamayacağımı, bir kafenin kasasına, bir deponun istifleme işine bile konulamayacağımı, çünkü zaten en basit, resmi sigorta işleminin yapılmasının bile KHK ile yasaklandığını aklından çıkardın mı? Hobim, uğraşım yok diye beni azarladın bu süreçte. Geçim derdimiz yok, evet, bunu zorunlu harcamalar dışındaki masrafları minimize etmemizle açıklayabilir miyim? Maket uçaklarla uğraşsam, dil kursuna gitsem, dalgıçlık dersleri alsam şüphesiz önüme yeni ufuklar açılırdı ama bunları gece gündüz çalışan, üç kuruş için bir de freelance işlerle uğraşan senden para isteyerek mi yapacaktım yani? Gururuma en dokunmayacak olanı, kitaplara dalmayı tercih ettim. Bir de bedava online satranç. 


Sen artık gidiyorsun. Sana kızmıyorum. 


Sen olmasaydın ben bu zamanda çoktan toprağa karışmış olurdum. Biliyorsun. Evlilik teklifimi kabul emen için, ve tabii sonrasında nasıl hayat doluydum, enerjim had safhadaydı. Sonrasında başıma gelen felaketler sen yanımda olmasaydın beni bitirmeye yeterdi, öylesine ağır darbelerdi. Sen, benim biricik sevgilim, artık Still-Havva dediğim ama son nefesime kadar sevmeye devam edeceğim kadın, beni suni teneffüsle hayatta tuttun. Sen bana suni teneffüs yaparken ben de sana sarılıyordum çaresizce. Olmak istediğim yerde, kollarındaydım. Sen bana suni teneffüs yapıyordun, bense beni öptüğünü, öpüştüğümüzü sanıyordum. Ne zamanki ağustos ayında “böyle giderse ben ayrılırım” dedin, o zaman benim için en sert tuğla kafama düşmüş oldu. Sen aslında o zaman kararını vermiştin. Ben ayıldığımda iş işten geçmişti çünkü. 


Senin için nasıl mücadele ettiğimi hatırlıyor musun? Evlilik teklifime ‘evet’ cevabını vermen için? Durumum ümitsizdi aslında. Sevgiliğimizin ikinci senesinin sonuydu, yüz yüze bile değil, telefonda seninle ilişkimizin bittiğini söylemiştim. Üç ay geçmesi gerekti sensiz olamadığımı kabullenip itiraf etmem için. Sonra bir daha oldu. Sonrası da öyle. Nihayet, tekrarlanan bu döngü, ağır bir ameliyat geçirmenin hemen öncesinde son kez yaşandı, olabilecek en kaba bir şekilde arkamı dönüp gittim. Ve evet, bütün bunların ardından, 2,5 yıl senden uzak kaldıktan sonra birden önüne çıkıp diz çöktüm, benimle evlenmen için. Kim inanırdı böyle yapacağıma? Kim ihtimal verirdi senin bana evet diyeceğine? Bana karşı onca haksız güvensizliğine,  haklı kırgınlığına rağmen bu ‘mission impossible’ için mücadele ettiğimi nasıl unuttun? Savaşçı biri olmadığım doğru, ama uğruna savaşacak bir şey olduğumda gözümden alevler çıktığını hafızandan sildin mi? Senden daha önemli bir şey olmadı ki hayatımda…


Senden daha önemli bir şey olmadı hayatımda! 


Ağustos ayı, sadece üç ay önceydi. Beni bırakmaya karar verdiğini söyledin, üstelik daha sonra bir başka konuşmamızda ‘ayrılma düşüncesini beş sene evvel Polente’yle paylaştığını’ da ekledin buna. Ben sana sarıldığımı, senin de beni sımsıkı sardığını zannederken, sen bana yaptığın suni teneffüsten daha o vakitler yorulmaya başlamışsın demek. Bunları hazmetmek, kabullenmek, anlam vermek o kadar kolay mı sanıyorsun? Ben benden uzaklaşmaya başladığını hissettiğime dair bloga mayıs ayında kayıt düşmüşüm, ağustos ayında senden ilk kez işitmişim. Sense beş sene diyorsun bana. 


Yarın avukata gideceğiz, protokolü imzalamak için. Bu akşam sana mesaj yazıp konuşmak istediğimi söyledim, kahve ısmarlamayı teklif ettim. Dersin, ödevin, okuman, belki de sınavın var, geri çevirdin, bu “akşam çıkamam” diye cevap verdin. Cumartesi akşamından beri yerleştiğin dünyanın öteki ucundaki annenin evi ile terk ettiğin bu ev arasındaki mesafe 5 dakika. Beş.


Senin nezdinde değerimin bu kadar düşmesi, yarın boşanma işlemleri için aynı kâğıda imza atacağın -hala- eşine ilginin sıfırın altına inmesi… Bundan büyük travma olabilir mi? 


“Yoruldum” diyorsun. Ben bunu ancak idrak ettikten sonra da mücadele edeceğime inanmıyorsun, daha önce senin için nasıl mücadele ettiğimi aklından çıkartarak.Yorgunluğumu görmezden geldiğimi söylüyorsun, göremediğimi, anlayamadığımı, bu olasılığı yok yayıyorsun.



Bir gün bu blogu okuyacak mısın bilemiyorum. İmkânın olsa vakit ayırıp ayırmayacağından da emin değilim. Beni tanıyorsun. Beni o kadar iyi tanıyorsun ki artık zaaflarımın, kusurlarımın uzak durulası olduğu kanaatine vardın, bu kararı verdin. Neyse. Bu paragrafın konusu değil onlar. Ama sana “beni bırakırsan ben mahvolurum” dediğimde yemekten, bulaşıktan, çamaşırdan, gündelik hayattan bahsetmediğimi, “bu evin ruhu sensin, evden gidersen ruh gider, geriye sadece ceset kalır” diye ağladığımda basit bir laf ebeliği yapmadığımı, seni kandırmadığımı, “cennetimi benden alıyorsun, beni bu kararla cehenneme atıyorsun” diye kıvrandığımda aklımdan neler geçtiğini tahmin etmemiş olabilir misin? 


Yoksa beni o kadar da iyi tanımıyor musun? Bu mümkün mü?


Yedi yabancı, yolda kafede tramvayda karşılaştığın insan bu halde olsa “kusura bakma kardeş, benim yarın kent sosyolojisi sınavım var, başkası ilgilensin” der misin? 


Yarın avukata gideceğiz, imzaya. Günler sonra seninle konuşmak istediğimi yazdım mesajımda, en kibar şekilde kahve ısmarlayabilmeyi rica ettim. 


Sen beni terk ediyorsun. Ben her şeyi terk ediyorum.

Sen, benim için her şeyden büyüksün, ben senin için her şeyden küçük hale geldim. 


Ben evlenmeden önce seni terk ettiğim onca sefer, tüm hoyratlığıma, öküzlüğüme rağmen seni sevmemeyi, yüzünü, sesini, yumuşaklığını, sıcaklığını hiç aklımdan, kalbimden çıkaramamıştım. Sen hep ‘O’ olmuştun çünkü. Benim için yaratılmıştın, inkâr ettiğimde de, iman ettiğimde de öyleydin.


Sen beni bırakıyorsun şimdi. Senin için ‘O’ olmadığımı merhametini ve ilgini esirgediğin yüzüme vurarak. Acı acı konuştuğun kafama vurarak. Tavrınla, soğukluğunla, dünyanın öte ucuna giderek, kalbime vurarak.


Bugün whatsapp mesajlarımıza baktım… Bir ay önce, 25 Ekimde birbirimize öpücükler gönderiyormuşuz. Sevgi sözleri var o mesajlarda karşılıklı yazılan. Bugün sen bana bir mezar taşıymışım gibi muamele ediyorsun. 


Alas, poor Yorick. 


Alas. Poor. Yorick.


Evet Canım, Yorick.


Canım.


Verilen Söz Üzerine...

Neden bugün tekrar, bu defa başka bir psikiyatriste gitmeye karar verdiğimi yazmamıştım. Unutkanlık işte. Kafam yerinde değil, cümlelerim bozuk, karnım aç, hiçbir şey yemiyorum. Bu blogta son günlerde okuduklarınız, son günlerdeki tuvalet düzenim gibi. Düşünemiyorum ama yazıyorum. Yemiyorum ama sıçıyorum. Sadece bir paket bisküvi ya da bir poğaça ile bütün gün duruyorum. Bu kadar bok nereden geliyor, çıkıyor, vallahi anlayamadım. Üç paketten fazla sigara içince boka mı dönüşüyor bedenimde acaba?


Psikiyatriste gittim çünkü ilk başta düşündüğüm intihar metodunun yerine yüksek dozda alacağım ilaçlarla intihar aklıma daha makul gelmeye başlamıştı. Bir kutu xanax bulabilsem, onları ezip toz haline dönüştürüp ve bardak votka içine serpsem işimi görürdü, lakin psikiyatrist hem xanax yazmadı, hem de hastaneye yatma teklifini/ısrarını reddettiğim için benden düpedüz söz vermemi istedi, “bu ilaçları kötü bir niyetle kullanmayacaksınız, yoksa sorumluluk altına girerim, çünkü aslında sizin hemen bugün hastaneye yatmanız gerek, söz verin bana” diye diretti. Kadın beni öyle dikkatli dinlemişti, öyle ilgilenmişti ki benimle, zaten bu talebe doğal olarak ‘hayır’ denemez, bir de bu alakası yüzünden samimi olarak istediği cevabı vermek zorunda kaldım. Cipralex, Tranko, Zestas. Kadına söz verdim bir kere. Kullanamam onları. 


Ben de ilk düşündüğüm yönteme yoğunlaştım şimdi… 


Yani hastaneye boşuna gittim anlayacağınız.


Soğuk ve asık suratlı bir doktor karşıma çıkıp da xanax yazmadı, başından savmadı beni.


Hayat zaten yüzüme gülmedi hiç. 


Küçük Bira Bardakları Üzerine...

İki gündür koltuğundan kalkmayan biri için hareketli bir gün. 


Kötü kabuslar gördüğüm bir gecenin ardından, sabah telefonuma ardı ardına gelen mesaj sesleriyle uyandım, 07.15’te. Kedi de mesajlarla uyandı, koynumdan fırladı, gitti. O saatte yazdığı için mazeretlerini sıralayan avukat, boşanma protokolünü hazırlamış ve göndermiş, ayrıca bazı ek bilgiler istiyor ve ofisinde görüşmek üzere gün belirmeye çalışıyor. Ona cevap yazdım, sonra toparlandım, giyinip çıktım evden. 


Hastanedeki psikiyatri randevusuna… Bu defa geçen konuştuğum uyuz kadından çok daha düzgün bir doktor çıktı karşıma. Uzunca anlattım halimi. Epey soru sordu, dinledi, anlamaya çalıştı. Ben de gayet dürüst ve açık cevapladım sorularını. Hastaneye yatırılmam gerektiğinde ısrarcı oldu. Still-Havva başta olmak üzere başkaları tarafından bunun bir melodram yaratmak olarak algılanacağını, ailemin de bu durumda olmamdan çok ürkeceğini, asla hastaneye yatmak istemediğimi söyledim. Birtakım ilaçlar yazdı, hastaneye yatmayı reddettiğim için huzursuz olduğunu çok belli etti mimikleriyle. Cuma beni gene görmek istiyor. Görebilecek mi, Allah bilir. 


Ben hastanedeyken Still-Havva ve kayınvalide -haber vermişlerdi- eve geldiler, eh, toparlanmak kolay değil, çok eşya var sonuçta. Çok sevdiğim bardakları bile aldılar. Alacaklar elbet, kayınvalide vermişti onları. Gene de kristal filan değil, yani ne bileyim. Ne alırsa alsınlar. 


Çarşamba gene gelecekler, valizlerle. En az 1000 kitabı vardır kütüphanede, baldız da gelecek, onlara yardıma. Bostancı’dan bu eve gelirken ikimizin toplam 47 koli kitabı vardı, hemen hemen yarısı Still-Havva’ya aitti. Kabaca yorumlarsam, son 1,5 senede sosyoloji lisans ve yüksek lisans sürecinde en az 20 koli daha eklenmiştir kendi kısmına, ayrıca özel kitaplar da alıyor insan. Zor olacak hepsini taşımak. Bana ne. Beni bırakıyor. Tüm zorlukları göğüslemeye razı. Bu uğurda hiçbir zahmet katlanılmaz değil. Benden kurtuluyor çünkü. Siktir edip attı beni. 


Geldiğimde (böbreğim ağrıyordu, sıcak su torbası lazımdı) gördüm ki kayınvalide daha rahattı bu sabah evde, geçen gelişinde benim için çok üzülüyormuş gibi bir hali vardı, o kasveti kalmamış şimdi. O evde ne konuşuluyor, Still-Havva onlara ne anlatıyor bilemem. “İyi yapmışsın, geç bile kalmışsın” bile demiş olabilirler. 


Still-Havva’ya gelince, artık benim sevgilim değil o kadın. Tanımakta bile zorlanıyorum aslına bakarsanız. Bu kadar kati bir değişikliği izah etmek benim için zor.


Kayınvalide ile birlikte eve gelmelerine yakın kediyle biraz ilgilenmesini yazmıştım. Ben eve döndüğümde de kedinin onu çok özlediğini, mama yemeği çok azalttığını (doğru) söyledim. Sürekli annesini evde aradığını, annesinin (henüz torbalanmamış, kutulanmamış vs) eşyaları üzerinde kokusunun peşinde olduğunu (doğru) ekledim. “Bu halde nasıl olur, nasıl bakarım bilmiyorum” diye de bitirdim cümleyi. geldiğinde sevip gurlatmış. O kadar soğuk, o kadar duygusuz bir şekilde “bakamayacaksan ya da bakmak istemiyorsan bana söyle, bir yuva arayayım ona” diye kestirip attı ki hayret ettim. Beraberinde götüremez kayınvalidenin evindeki durumlardan dolayı, biliyorum, ama böyle bir karşılık alacağımı aklımın ucundan geçirmemiştim. 


Dünyanın öbür ucu, yürüyerek 5-6 dakika süren kayınvalidenin eviymiş meğer. Yanlış anlamayın, sağlıklı mı bir şey mi, onu da bilmiyorum ama ben Still-Havva şöyle dese hiç garipsemezdim mesela: "haftada bir, iki, sen evde yokken gelir severim, okşarım kediyi." Garipsemem dedim çünkü onun kedisiydi, o da güya çok düşkündü kuyruklu kızına. Üstelik kapının kilidini değiştirmeyeceğimi ve kendisinden anahtarlarını istemeyeceğimi de açık bir dille ifade etmişken, bunu söylemesi tuhaf olmazdı. Ama böyle bir şey demedi. Kılı bile kıpırdamadan yeni bir yuva aramaktan bahsetti.


Evet… Sevgilim değil… Sevdiğim


Sabah görüştüğüm psikiyatrist, kendi misyonuna uygun bir şekilde “bu bir geçiş süreci, hayat devam ediyor. Yeni bir sevgiliniz olur, belki yeniden evlenebilirsiniz” gibi sözler sarf etmeye gerek gördü konuşurken. 


Bilmiyor ki beni. 


İçimdeki karanlık kesif. Ağır. 


24 Kasım 2024 Pazar

Antrakt#2

 

Mustang'le Vedalaşma Üzerine...

Mustang geldi, hem vedalaşmaya, hem de televizyonu ve yedek kahve makinesini almaya. Buradan anneannesine götürecek, sonrası kahkaha ve neşe, malum, annesinin, Still-Havva’nın doğum günü. Kutlama var orada. 


Bir saat kadar oturdu. Konuştuk. Üzgün. Şaşkın. Ne diyeceğini bilemiyor. 23 yaşındaki genç bir adam bana moral ve destek vermeye çalışıyor, halimin ne kadar acınası olduğu o kadar meydanda yani. Benimle  bundan sonra da görüşmeye devam etmek istediğini söyledi. Cevap vermedim. Veremedim. Geveledim.


Ergenliğinde aynı evi paylaştığım asi, aptal, özgüven patlaması yaşayan uçarı çocuk, son yıllarda öylesine olgun, aklı başında ve karakter sahibi bir adama dönüştü ki, annesiyle evliliğimizin ilk yıllarında aleyhinde yazdığım/söylediğim/düşündüğüm onca öfkeli tespiti tümüyle yanlış çıkardı. Hem kibar, hem sorumluluk sahibi, hem çalışkan hem de hassas biri çıktı o haylaz hayvanın içinden. 


Lafı oraya getirdiğimde 18 yaşını doldurur doldurmaz evden ayrılmasını ve tek başına (hala yaşadığı) eve çıkmasının benimle ya da onunla aramızdaki ilişkiyle alakalı olmadığını açıkça söyledi. Beni rahatlatmak için de olabilir bu sözleri, halimi görüp destek olmaya çalışıyor olabilir ama sanmıyorum. Öyle olmadığını düşünmek biraz olsun rahatlatıcı, çünkü Still-Havva ayrılıp konuşmalarını yaparken buna da değinmiş, beni suçlamıştı. 


Ben her şey için suçlanıyorum aslında. 


Haklı ya da haksız, mahkûm edildim.  


Bana pasta yok. 


'This Is The Way The World Ends' Üzerine...

Düne kadar son haftalarda deliler gibi yürüyordum sokaklarda, sahilde, saatlerce. Dünden bu yana oturduğum koltuktan sadece tuvalete kalkmak için kalkıyorum, yerime tekrar oturmadan bir bardak su içiyor, kahve makinesinin düğmesine basıyor ve koltuğa geçiyorum. Kahve ısındığında bile kalkamıyorum, idrar torbam beni zorlayınca anca kalkıp gene tuvalete yürüyor, su içiyor ve kahve kupamı sıcak ya da ılık, doldurup koltuğa dönüyorum.


Üç paketten fazla sigara. Uzun zamandır böyle. Biri sönmeden diğerini yaktığım çok oluyor.


Still-Havva’nın instagram hesabına atılmış doğum günü tebriklerini görüyorum. Stalk değil bu, hala takipçiyim sonuçta..


Hiçbir şey yiyemiyorum. Daha önce de söylemiştim, sanki o uzunca bir seyahate gitmiş, ama sanki dönecekmiş gibi diye. Dün evden çıkmadan önce üç çeşit yemek yapmış, buzdolabına bırakmış. Tıpkı evi bana temiz bırakmak için yardımcı kadın çağırması gibi. Sanki yiyecekmişim gibi. 


Umurundaymışım, onun için önemliymişim gibi. 


Dün Şimdilik-Kayınvalideyle beraber evden çıkarken kapıda onları uğurlamıştım. Kadıncağızın yüzü asık, başı öne eğikti asansörün gelmesini beklerken. Still-Havva ise bir an önce ayrılmak istiyordu, sabırsızdı asansörün yavaş gelmesine. 


Beni hiçbir şeyle mücadele etmeyen, özgüvensiz bir zavallı olarak gören Still-Havva, onun evlenme teklifime evet demesi için nasıl savaştığımı, aklı başından gitmiş gibi uğraştığımı hatırlar mı ki? Altı gün sürmüştü, evet, iki senenin ardından ansızın ortaya çıktığım altı günün sonunda bana ‘evet’ demişti. Abartmadan söyleyeyim, hakikatten bir milim uzaklaşmadan: Hayatımın en büyün mücadele gösterisi oydu; bana ‘evet’ demesiydi.


Evlilik teklifimi kabul etmeseydi, zaten gene intihar edecektim. Kesindi. Belliydi. Blog şahit. Blog zaten şahadetname hüviyetinde. Mücadeleyi kaybetmiş olacaktım. 


Sonrasında yaşadıklarım hayatımın en zor ama en güzel yıllarıydı. Sekiz senenin son altı ayı hariç, cennette yaşadım onca sıkıntıya rağmen. Çünkü Still-Havva benimleydi. Son altı ay, Araf’ı da deneyimlemeye başladım, benden uzaklaşmaya başladıkça. O, aslında bu durumu beş sene önce Polente’ye açacak kadar öncesinde hissetmiş, söyledi. EQ’su fındık kadar olan beni kendi yaşadıklarını görmezden gelmekle suçladı son altı ay boyunca. Görmezden gelmediğimi, görmediğimi, anlamadığımı söyledim. IQ sıkıntım yok, olmadı, tevazu gösterecek değilim. Ama EQ’mun düşük olduğunu eskiden beri biliyordum. Bu bir Alzheimer hastasına “neden hatırlamıyorsun?” diye kızmak gibi. 


İnanılmaz üşüyorum. Psikolojik durumum fiziksel tepkiler de yaratıyor yani. Sinirden titremek, uyuyamamak ya da baş dönmesi, bacakların titremesi zaten malum, ama dün geceden bu yana anlatamayacağım kadar soğuk bedenim. Of çekmelerim, ağlamalarım komşuları rahatsız etmiyordur, duymuyorlardır diye ummak istiyorum. Rezil olmak sikimde değil, ama kimseyi rahatsız etmek de istemem. 


Öğlen oldu. Doğum günü pastasını kesmişler midir acaba? Still-Havva her günkü derdini başından attığı için bugün, artık ışıl ışıl parlıyor mudur? Karanlıktan aydınlığa geçtiğini mi gösteriyordur annesine, kardeşlerine, Mustang’e…


Karanlık burada kaldı. 


Chaos AD Üzerine...

Hayatımın en zor, en kötü gecesiydi. Öyle ki, kedi bütün gece yanımdan ayrılmadı. Düne kadar onun normal rutini şöyleydi: Önce Still-Havva yatmaya giderdi, kedi hemen onun yanına zıplar, gurlar, gurlaması bitince ayrılırdı ondan. Beni beklerdi, ben artık yarım saat mi, üç saat mi, ne zaman yatağa gidecek olsam, yattığıma kani olana dek pek ortalarda görünmezdi – bazen de azarlardı sen de oyalanma artık diye- sonra ben ışıkları kapatıp yatağa geçtiğimde önce kıt kıt mama yeme sesi duyardım, sonra da kasesinden lık lık su içme sesini. Derken hop, komidinin üzerine atlar ve bir an durur, kendisine koynumda yer açmamı beklerdi. Ardından yerini beğenmezse biraz söylenir, nihayetinde uzanırdı yanıma. Gurlaması daha uzun sürer bittiğinde de giderdi yanımda. Sabaha karşı bir daha bu rutini yaşardık, beni uyandırdığında. Ama en şiddetli gurladığı, omzuma başını koyup kalbime yaslandığı anda bile, Still-Havva öksürsün, kalksın mesela, derhal ona koşardı. Çünkü hep söylediğimiz gibi, kedi en çok Still-Havva'yı seviyordu, benim de kendisini sevmemi seviyordu. 


Dün, çok ama çok nadir yaptığı bir şeyi yaptı kedi: Hiç kalkmadı gece boyu yanımdan. Ben milyon kere uyanıp milyon kere tekrar dalmışımdır, hep yastığımın ucunda, uyumasa da yanımda dururken gördüm onu. Daha evvel Still-Havva birkaç günlüğüne annesiyle İzmir’e, Antalya’ya gitmişti, evinden uzak günleri olmuştu. Kedi böyle davranmamıştı mesela. 


Kardeşimin göz yaşları, titreyen sesi kulaklarımdan gitmiyor. Ona hasretim yıllardır. Birbirimizi ne kadar özlediğimizi söylemeye gerek yok. Ama "Abi seni çok özledim" diye hüngür hüngür ağladığını işitmek beni perişan etti. En zor, en yıkık, terkedilmiş günümde hem de. Annemin yapmacık bir ton takınıp bana moral vermek için tekrar ettiği “biz senden çok memnunuz. O gidiyor, o kaybediyor” gibi sözlerinin hiçbir tesiri yok, onlar laf olsun diye söylemiş şeyler. Bana kızdığı zamanlarda beni Still-Havva’ya zerrece beğenmediği, nefret ettiği kocasına refer edip ‘aynı babası gibi’ diye şikayet eden annemin samimiyeti her zaman sorgulanır. Kardeşim öyle değil. Kardeşimin içtenliğinden şüphe etmem. İmkânı olsa, yapabilse, bugün uçağa binerdi koşup bana sarılmak için. Hele onun bu gözyaşları en kötü zamanımda akıyorsa, ne halde olduğumu onunla bu konuyu hiç konuşmasak da tahmin ediyor demektir. Hayatımın en kötü gecelerini düşünüyorum. Askerlik geliyor aklıma, sonra Bağcılar’da babamın tüberküloz menenjit olduğu tespit edildiğinde acil servisin üç odasından birini boşaltmışlar, babamı izole olarak oraya koymuşlardı, sabaha kadar yanında durduğum o gece. Still-Havva, henüz daha Havva bile değil, henüz Ex iken onu evlenmeye ikna etmeye çabaladığım dönemin geceleri. KHK ile meslekten ihraç olduğumu öğrendiğim günün gecesi. 

Açık ara, en kötü geceden uyandım sabah. Yarışabileceği tek gece, 5 kasımda Still-Havva ile sabahladığımız, “bitti” dediği gecedir. 


Nasıl ağladı çocuk ya… Annem, onlara gitmek zorunda kaldığım günlerde hemen elma soymak, patatesli yumurta yapmak, ceviz içi vermek telaşında. Babam, benim zavallı babam bir şey yokmuş gibi davranmaya çalışıyor, iki gün önce çok gündelik bir meselede epeyce azarladı beni, bir de bu konuyu, ayrılığımızı idrak edemediği için “sen bu kızı dövüyor muydun?” diye sordu yanımda. 


Sadece kardeşimin hislerimi paylaşabildiğini gördüm, onu anlatmaya çalışıyorum. Ağlaması değil, ağlayacak raddede benim duygularıma dokunması… 


Kedi, annesinin odasında. Onu bekliyor. Dün ben yatağa giderken onu şöyle buldum salonda, annesinin toparlanmış ve alınmayı bekleyen kimi eşyaların arasında. Kokusunun peşinde. Şimdi de onu arıyor. Bekliyor.



Canım kardeşim ve geveze kedim dışında kimsem yok bu hayatta. 


23 Kasım 2024 Cumartesi

Blood of My Blood Üzerine...

Kardeşim aradı. Annem söylemiş. Çocuk telefonda hüngür hüngür ağladı. Ne kadar üzgün… Ben dişimi sıktım, dudaklarımı ısırdım, onu sakinleştirmek bana düştü iyi mi… Still-Havva’yı hiç görmedi o, yüz yüze tanışmadılar. 2013’te Still-Havva’dan ayrıldıktan sonra, biz ayrıyken doktora tezini Türkçeye çevirtmek istiyor, iyi bir çevirmen arıyordu. Still-Havva freelance çeviri yapıyordu o vakitler, bendeki ne biçim cesaret, ne tür bir kafaysa, hem kardeşim iyi bir çeviri hizmeti alsın, hem de Still-Havva (o dönemde Ex olarak geçiyordu blogta) parasını almaktan kaygılanmayacağı bir iş edinsin istemiş ve bu ikisinin onayıyla iletişim bilgilerini vermiştim. O zamandan beri sadece telefonda konuştular. Malum, kardeşim 2015’te gitti Amerika’ya. Bir daha da hiç dönemedi. Telefonda çok sevdiler birbirlerini, bu arada Still-Havva iş tesliminden sonra kardeşimden para almayı reddetti, Virgilius’un kardeşinden para alamazmış. Seneler sonra tekrar bir araya geldiğimizi ve evleneceğimizi duyduğunda telefonun diğer ucundan sevinç çığlıklarını hatırlıyorum kardeşimin, uzaktan ve gıyaben de tanısa bizi birbirimize çok yakıştırdığını, bizim adımıza çok sevindiğini söylemişti. Geçen sene kızı, bu sene de eşi Türkiye’ye geldiğinde bizde kaldılar, ikisi de Still-Havva’ya nasıl da bayılmışlardı... 


Annemden işittiği haber, kardeşimi çok sarsmış. Çocuk gibi ağladı koca adam. Beni çağırıyor. ‘Çok özledim’ diyor. 


Gece oldu burada. Yarım saat sonra Still-Havva’nın doğum günü, 24 Kasıma gireceğiz.


Ben cehenneme çoktan girdim bile.  


Herkes ağlıyor lan, Still-Havva’dan başka. 


Kimi İşaretler, Öksüz Kalmış Bir Kedi ve EQ'sunun Düşük Olduğu Bilinen Bir Adamın EQ'su Düşük Olduğu İçin Terk Edilmesi Üzerine... (Veya Ruhu Cesetten Ayrılıp Gitmiş Mezar Misali Korkunç Bir Evde Yapayalnız İlk Gece.)

Az evvel evden ayrıldılar, Still-Havva ve Şimdilik-Kayınvalidem. Gittiler.


Ben işaretlere inanmam. Still-Havva da öyledir, biliyorum. Daha rasyonel, bilimsel düşünce insanlarıyız(dık.) Ama, eğer kimi işaretlerden söz edeceksek, bugün öyle bir gündü.


Geceki bölük pörçük uykumdan sonra sabah beşte kalktım, 07.20’de hala uyanıktım, Still-Havva’nın telefonundan alarm sesini duydum, sonra bir anlığına sızmışım demek, ardından 07.45’te tekrar uyandım. Kalktım giyindim, fırına simit ve poğaça almaya çıktım. O sırada hava rüzgarlıydı, sıcaklığa baktığımda 17 dereceyi gördüm. Still-Havva da uyanmıştı, geldiğimde kahvaltı yaptık. Biraz oyalandım, 09.15’te tekrar giyinip evi terk ettim. Hem temizliğe yardımcı kadın gelecekti (nedense Still-Havva bana evi temiz bırakmak istedi) hem de daha önce yazmış olduğum gibi Şimdilik-Kayınvalide ve beraberinde baldızlardan biri, eşyaları toparlamak için. Evden çıkarken yağmurun ve rüzgârın şiddeti acayip bir şekilde arttı. Daha elli metre yürümemiştim ki ayaklarım bir çukura girdi ve içleri suyla doldu, saatlerce eve geri gelemeyeceğimi bildiğimden döndüm, ayakkabılarımı ve çoraplarımı değiştirdim, birkaç dakika sonra gene çıktım. Daha da azgınlaşmıştı hava. Planımı değiştirip hava düzelene kadar bir kafeye geçmeye karar verdim ama 10dk yürüyüş mesafesindeki kafeye kadar daha önce hiç su geçirmemiş botumun içi vıcık vıcık olmuştu, daha önce içine su sızmamış olan montum, şemsiyeye rağmen içimdeki sweat shirtün sırılsıklam olmasına mani olamamıştı. Sıcaklığa baktım, 5C’ye düşmüştü, hissedilen -3 dereceydi. Nasıl bir üşümeyle titreme krizine girdiğimi anlatamam, iki sene Erzurum’da yaşadım ben, hiçbir yerde bu derece üşümemiştim hayatımda. Zaten günlerdir titriyordum sinirden, ayaklarım tutmuyordu, ellerim zangır zangır sallanıyordu, bir de bu ıslaklık ve üşüme iyice perişan etti beni. Sanki gökler isyan eder gibiydi duruma. Benim bu havada sıcak evimde oturmam, o odasında çalışırken Still-Havva’ya kahvesini götürmem ve açık penceresini gördüğümde “üşümüyor musun Allah aşkına?” diye sormam lazımdı, onun yerine ıslak ıslak oturdum kafede saatlerce. Saatlerce. Eski kafalı veya ilk çağda yaşayan insanlar mesela, ‘Tanrılar istemiyor’ ya da ‘Rab bu kararı onaylamıyor’ diye bakarlardı, öyle bir fırtına, anlayın. Ağaçlar sökülmüş rüzgârdan, dev dalgalar vurmuş kıyıları, havada kalan uçaklar başka şehirlere yönlendirilmiş. Ama dedim ya, işaretlere inanmayan insanlarız biz. Veya başka işaretler peşinde koşan diyelim: Still-Havva bugün evden ayrıldı – yarınsa kadının doğum günü. Bunu bilinçli olarak ayarladığını zannetmiyorum. Yarın sabah beni görmeden uyanacak, yeni yaşı, doğum günü 24 Kasımda. Denk gelmiştir, ayarlamamıştır. Böyle tesadüflere rastlanır. Orrrrrossspu çocu arkadaşımın kendi kararı dışında tespit edilen masonluk inisiyasyon ayini, doğum günüyle kesişmişti söz gelimi. Masonlar, inisiyasyon ritüeline ‘doğum’ derler, göt lalesinin gerçekten doğum günü aynı tarihe denk gelmişti, al sana ‘işaret.’ Still-Havva’nınki de başka türlü bir işaret.  Yarın pasta keseceklerdir annesinin evinde. En az iki aydır ne hediye alacağımı düşünüyordum ben bu kadına. Husky başlı kışlık kalın terlikler gördüm Twigy’de, tam beğendim, annem başka bir yerden başka bir terlik beğenmiş, hediye olarak almış Still-Havva’ya. Montu eskimişti, şık ve güzel bir şey aramak için AVM’leri dolaşırken bu defa da kendi kendisine havalı bir kaban aldığını gördüm eve geldiği bir gün. Günler geçiyordu, yüksek lisans yaptığı için bazen ödev çıktılarına filan ihtiyacı olabilir diye küçük, portatif bir printer almaya niyetlendim. Yüzeysel olarak ağzını yokladım gereksinimi var mı diye, astarı yüzünden pahalı, toneriyle uğraşmak istemiyorum, kesinlikle kullanmam diye tepki verdi. Başka bir hediye düşünmeye, almaya da fırsat bulamadım, çünkü biliyorsunuz, boşanma kararını 5 Kasımda vermişti. Şimdi kendisine aldı en çok istediği doğum günü hediyesini:


Bensizlik. Bir hastalıktan kurtulmanın Allah’tan hediye gibi algılanması misali. 


Eve geldiğimde Şimdilik-Kayınvalidemle birkaç dakika oturduk. Çok, ama çok üzgün görünüyordu kadıncağız. Still-Havva’nın rahatlığıyla siyahla beyaz kadar zıttı hali. Ona da içim ezildi. Sonuçta Still-Havva’nın ikinci boşanması bu. İlk evliliğinde olduğu gibi stresten sırtında, alnında, omzunda yaralar çıkmış halde gitmiyor şimdi annesinin evine. Ama gene de gidiyor işte. Bu gece burada değil, orada uyuyacak. Üstelik her şeyi göze almış halde. Elli yaşının son gecesi annesinde uyuyacak, elli birinci yaşının ilk günü o evde gözlerini açacak. Şimdilik-Kayınvalidem’e “bir ara size uğramak, sizinle ve kızlarla helalleşmek isterim” dedim, sesi çıkmadı, ama jest ve mimikleriyle ‘ne zaman istersen gel’ anlamında bir karşılık verdi. Giyinip çıktılar, hafiflemiş yağmur altında yürüyerek on dakika uzaklıktaki evlerine gittiler. Still-Havva buraya gene gelmek zorunda, irili ufaklı bir sürü eşyası kaldı. Bir kamyonet lazım o kadar şey için. Ayarlayacağını söyledi. Haber verecekmiş.


Bu yazıyı yazmaya başlayalı iki saatten fazla oldu, ancak bu kadar tutmasının sebebi kedinin kucağımdan inmemesi. Temizliğe gelen kadından ve Şimdilik-Kayınvalideden ötürü gün boyu saklanmıştır ürkek kızım. STILL-HAVVA KEDİSİNİ DE BIRAKTI YA! Bu kediyi o istemişti, hem de nasıl istemişti. Önceleri kesin olarak reddetmiştim, ama tabi ki en nihayetinde sevdiğim kadına hayır diyememiş, evliliğimizin ikinci yıl dönümünde, o işten dönerken eve yürüyeceği yolda bir elimde pasta paketi, Kıztaşı'nın ilerisinde Still-Havva’yı beklemiştim. Elinden tutup veterinere götürmüştüm. Çılgınca sevinmişti. Şimdi ise kedinin yüzüne bile bakmadan gitti demem yanlış olmaz, abartı sayılmaz. Baldızlardan biri aşırı alerjik kedi tüyüne, zaten Şimdilik-Kayınvalide de evde hayvan beslemeye şiddetle karşı, doğru. Ama haftalardır – ayrılmaya karar verdikten sonra yani- kediye özel bir ilgi, ne bileyim, hasret kalacağı bir şeymiş gibi de davranmadı. İçini bilemem, ama dışarıdan görünümü bu. Duygusuzluk. Özleyecekmiş gibi değil. Benden çok O’nun kızıydı aslında. Zaten kedi de esas bana değil, annesine düşkün(dü), hem de nasıl. 


Bok gibi bir haldeyim. 


Diğer meseleye gelince…


Hangi yöntemi uygulayacağıma karar veremedim henüz. Daha evvel, yıllar önce değinmiştim, vücut bütünlüğü benim için çok önemli diye. 


Bir yandan da anne-babamın bana öylesine ihtiyaçları var ki, onları bırakıp yok olmak endişesi kafamı çok bulandırıyor. 


Ne var ki diğer taraf daha ağır basmakta. 


Kaldıramayacağım kadar ağır olan biten. 


22 Kasım 2024 Cuma

İvmelenme Üzerine...

Zaman dursun istiyorum. Bu evden, yanımdan, kalbimden gitmesin istiyorum. O kadar huzurlu ve dingin, öylesine kararlı ki haftalardır yüzüme bakmayan, beni gördüğünde ya da sesimi duyduğunda sokaktaki kedi ölüsüymüşüm gibi iğrentiyle yüzünü ekşitip başını çeviren kadın, iki gündür sorularıma sakin ve yapıcı cevap vermeye başladı. O, biteceği için mutlu. Ben, biteceği düşüncesiyle her saat daha da dayanılmaz bir deliliğin pençesine düşüyorum.


Bugün annemlere helalleşmeye gitti. Dedemin, babaannemin, iki abisinin ölümünde göz yaşı dökmeyen 76 yaşındaki babam, Still-Havva ile vedalaşırken birkaç defa ağlamış. Annem de çok kötü olmuş.


Bense ayrılık değil, ölüm acısı çekiyorum. Yastayım. Tek başıma yas tutuyorum. Tutulamıyor ama.


Hiç kimsem yoktu Still-Havva’dan başka. Still-Havva benim bütün dünyam, hayatımdı. O gittiğinde her şeyimi yitireceğim. Benden bir şey kalmayacak.


Yarın gündüz annesi ve kardeşi gelecek, alacakları eşyaları belirleyecekler, sonra acil ihtiyaç duyacağı şeyleri alıp gidecek Still-Havva. 


Evin ruhunu da yanında alacak, götürecek. Yarın bu saatlerde, kedi ve ben birbirimize bakacağız boş boş. Ben ağlar, inler, oflar, o da miyavlar ve annesini arar halde olacak muhtemelen.


Zaten bana saygı duymuyordu tamam, bunu açıkça ifade etmişti zaten; artık o kadar yalvarma, kendisini acındırma ve merhamet dilemenin artık özsaygım da, kimseye dokundurmadığım egom da, gururum da iyice buruştu ve ellerimle çöp tenekesine atıldı – gene de hiçbir şey değişmedi. 


Ben mahvoldum. Bu blogun yazarı, kendini çok akıllı, çok özel, çok değerli, aslında benzersiz ve gizli bir hazine gibi gören, kendi illüzyonunu özenle yaratıp kendisine tapan Virgilius’unuz bir ölüden farksız. 


21 Kasım 2024 Perşembe

Deklarasyon Üzerine...

Bugün Perşembe. Salı günü annemlere gittim, yatsı için camiye giden babamın yokluğunu fırsat bilip baş başa kaldığımızda anneme durumu açtım. Hazırlamak için. Bu şekilde ifade etmesem de ‘%99 bitti, yol ayrımındayız’ çerçevesinde konuştum. Dua istedim, başka bir hamle yapmamasını tembihleyerek. Dün, yani çarşamba günü bir doktor işimiz vardı, annemi muayeneden sonra daha önce sevdiği börekçiye götürdüm ve orada dilim çözüldü, kesin olarak bittiğini belirttim. Bu defa daha çok soru sordu, bir gün önce beni sıkmamak için susup dinlemişti, bu kez çok daha fazla kurcaladı anlamak için. Still-Havva’nın yaşadığı problemin tam olarak ne olduğunu sorduğunda “BEN” diye cevap verdim. Daha önce bu blogta yüzlerce kez yazdığım şeyleri münasip bir lisanla anlatmaya gayret ettim anneme. O da aynı psikiyatrist gibi, ‘Still-Havva’ya hak verir gibi konuştuğumu’ söyledi. Çok, çok üzgündü. Kendisini suçlamasını istemediğim için gerçekten çok yumuşak davrandım anneme. “Çok yalnızdım, konuşacak kimsem yoktu, Still-Havva’yı kızım yerine koydum, insan ne olursa olsun onun yabancı, gelin olduğunu bilmeli, ben bunu yapamadım, her şeyimi açtım ona” diye dertlendi, acı acı hayıflandı. Çünkü olayların bu noktaya gelmesinde bütün kabahat tabi ki anneme yüklenemez ama hiç katkısı olmadığını yadsıyamayız. İnsan oğlu hakkında -o oğul ben olsam dahi- tek bir güzel şey söylemez mi? Yanındaki bir tanecik oğlunu sürekli kötülerken nefret ettiği kocasından, kendi korkunç bulduğu hayatından sürekli örneklerle gelinine sızlanır, kendini acındırır mı? Aynı odada oturmayı bile tahammül edilemeyecek bir ıstırap gibi görürken bir de oğlundan şikâyet etmek istediğinde “aynı babası gibi” der mi gelinine? Bunları ve daha birçok şeyi hiç düşünmeden yaptığını itiraf etti zaten. Kesinlikle onu itham etmedim, suçlar konuşmadım. Aksine onu rahatlamaya, esas kötü örneği Still-Havva’nın bizzat merhum kayınpederim ile kayınvalidemin evliliklerinde tecrübe ettiğini, anneme  kendi yanlışlarının var olana tuz biber ekmekten ibaret olduğunu söyledim. Kendi hatalarımı da anlattım elbette. Zaten o yüzden Still-Havva’ya hak verir gibi konuştuğumu söyledi. Çok, çok üzüldü kadıncağız. “Seni sevmiyorsa, demek bizi de sevmiyor” diye sesli düşündü, Still-Havva’ya verdiği onca zahmeti de gözünün önüne getirdi sanırım. Babama konuyu ilk olarak onun açmasını rica ettim. Dün akşam ne konuştular bilmiyorum. “Ben çok üzgünüm. Anlatamayacağım kadar üzgünüm. Ama baban yıkılacak. Bir fiske vursan yıkılacak hale gelecek adamcağız” diye, kendisinden hiç umulmayacak bir merhamet duygusuyla mırıldandı. Bu akşam onlara gitmeye niyetim var. Babamla neyi nasıl konuşabilirim, hiçbir fikrim yok. “Senin gibi bir adamla evli kalmak istemiyor” diyemem ki…


Salı günü Still-Havva da kendi annesine gitti. Durumu açtı, nihai kararını ilan etti ona. Orada da hüzün olduğunu tahmin ediyorum. Saygın ve görgülü biri olan Kayınvalidem nezdinde elimden geldiği kadar ikinci oğlu olmaya gayret etmiştim, o da beni severdi. (Ya da gerizekalı olduğum için herkes beni seviyor zannediyorum.) 


Dün, avukatla irtibata geçtim. Telefonda yüzeysel olarak genel durumu konuştuk. Bugün daha detaylı bir görüşme gerçekleştireceğiz. 


Still-Havva ile eşya bölüşümü, kim neyi alacak, ne kimde kalacak üstünkörü değerlendirdik. İki kişi ve bir kedi, birlikte yaşadığımız 225 metrekarelik 4+2 evi bırakacak, annesinin evine, 15 metrekare genişliği ancak ha var ha yok diyeceğimiz bir odaya yerleşecek. Beni ne kadar dayanılmaz bulduğunu ve benden uzak, benden ayrı yaşayabilmek için katlanmayı göze aldığı hayatı anlamanız için bu detayları yazıyorum ey okuyucu… 


Cumartesi evden ayrılıyor. O gün kayınvalide gelecek, baldızlardan biri de. (Ötekisi de gelirdi ama kediye karşı alerjik.) İlk olarak ilerleyen günlerde bu evden annesinin evine götürmek istediği/gerek duyacağı halı, beyaz eşya gibi şeyleri beraber belirleyecekler. Akabinde acil gereken eşyalarını, kıyafetlerini, okul ve tez için elinin altında olması gereken kitaplarını, bilgisayarını filan alıp bu evden gidecek. Cumartesi akşamı bu evde olmayacak. 


Beni bu evde bırakıp gidecek, terk-i Virgilius. 


Hala olayları tam idrak edememiş, o sanki uzun süreli bir iş seyahatine gidecekmiş gibi davranırken, ona yardımcı olmak ister gibi “şunu annenin evindeki filanca yere koyarsın, bunu al, ihtiyacın olur” gibi absürd şeyler konuşurken bile, yani gerçekten tam manasıyla olayı anlayamamış halde görüyorum kendimi.


Cumartesi gecesi bu evde yalnız, Still-Havva’mın sevmediği, saygı duymadığı, beraber olmak, beraber yaşamak istemediği biri olarak yalnız kalacağım. 


‘Elin, elimden ayrılmasın’ dediğim kadın hakkında, evlilik teklifimi kabul ettikten dört gün sonra şöyle kayıt düşmüştüm buraya: 

 

“Bir süre yazmasam iyi olacak. Benim -ve Havva için- dehşet ve çılgınlık dolu bir on beş gündü geride kalan, kendimi Patagonyanın ürkütücü toprakları arasında bulduğu dar su yolundan geçip, ümitsiz ve korku dolu yolculuğunun sonunda Pasifik’e geçiş yapan Magellan gibi hissediyorum. Çok yoruldum, çok fazla şey yaşadım, ama şimdi önümde dalgalı, risklerle dolu olsa da bir o kadar da ümit vaad eden koca bir deniz var. Havva benimle aynı gemide, eli elimde olduğu sürece yoluma devam etmekten geri durmam.”


İyi demişim, hoş demişim, ama Magellan’ın dünya etrafındaki yolculuğuna atıf yaparken, Filipinler’de yerliler tarafından öldürüldüğünü, o yolculuğu tamamlayamadığını nedense aklıma getirmemişim. Kötü bir örnek olmuş. 


Dünya turunu tamamlayamadı yani. Yarı yolda öldü.