Daha evvel blogta bir vesileyle yazmıştım Leartes ile
yapacağı gösteri düellosu öncesinde Hamlet’in Horatio ile arasında geçen kısa
konuşmayı… Hamlet huzursuzdur, “yüreğimde bir sıkıntı, bir didişme var dostum”
diye fısıldar Horatio’ya, bunu duyan Horatio hemen atılır, “isterseniz gidip
Laertes ile yapacağınız müsabakaya rahatsızlığınız nedeniyle katılamayacağınızı
söyleyeyim” teklifinde bulunur. Melankolik mi dersiniz, depresif mi dersiniz,
ben kös kös diyeceğim, kös kös oturup somurtan Hamlet bir anda kendine gelir:
“Katiyen olmaz; biz
kehaneti reddederiz, bir serçenin düşüşü bile ilahi takdire göredir. Takdir
bugüne ise, yarına değildir; yarına değilse, bugünedir; bugüne değilse bile
yarın gerçekleşecektir; hazır olmaktır tüm gereken. İnsan hiçbir şeyi yanında
götüremediğine göre, zamansız gitse ne çıkar? Bırak olsun, ne olacaksa.”
Kendimi Hamlet’le özdeşleştireceğimi düşünüp tiye almayın
beni, adamın verdiği karşılık ‘Tanrı’ya iman kavramı’na en veciz tanımları dahi
gölgede bırakacak türden sonuçta. Ne var ki çoktan beri benim de ruhumu
egemenliği altına almış kasvetli bir huzursuzluk var, keyifsizlik var, daralma
hissi ve biriken bir öfke var. Manzara-ı umumiye koca bir lağım çukurundan
farksız, benim gibi tüm bireylerin hikâyesi de bu berbat büyük resmin bir
parçası hüviyetinde. Biz hepimiz, yaşanmaz bir ülkenin nasıl hala o ülkede
yaşayabildiği şaşılası insanlarıyız. Etrafımdaki herkese fırsatı ve imkânı
varsa en kısa sürede bu ülke sınırları dışına çıkmaları tavsiyesinde
bulunuyorum ne zamandır. İçine kapatıldığımız iron maiden’dan sıyrılıp kaçabilen kim varsa gitsin, kendini kurtarsın
diyorum. Bu söylemleri çevremdekilerle paylaştıkça onları nasıl, ne yönde, ne
kadar etkileyebildiğimi bilemem, ama kardeşim bu hafta ABD’ye yerleşmek üzere
gidiyor ve O’nun adına içimde hem derin bir coşku ve mutluluk duyarken, hem de
kardeşimi yitirecek olmanın verdiği burukluk peydahlanmasına mani olamıyorum.
İnsanlar bir başka ülkeye yerleşme niyetlerini genelde 20’li
yaşlarında gerçekleştirirler, elbette istisnalar da mevcut ve benim kardeşim de
bu istisnalardan biri. Kırk yaşında, iki çocuk babası bir adamın kısa süreli
değil, temelli olarak ülkeyi terk etmeye karar vermesi imrendirici bir cesaret
örneği. Yeni bir hayata başlamak için bunca kurulu düzenini tekmeleyip bir
kenara atmasına ancak hayranlık duyabilirim. Büyük çocuğunu zaten bir yıl önce
göndermişti orada bir okula, bu defa sıra kendilerinde. Tek kelime yabancı dil
bilmeyen eşi Z. bir dil kursuna yazılacak, bir türlü sevemediğim küçük kıza da
bir okul ayarlamışlar bile.
Bizim izinler haftalardır kapalı, açılacağı da yoktu,
Perşembe günü gideceklerini öğrendiğimden son kez göreyim istedim, Cuma akşamı
uçağa binip Pazartesi sabah erkenden dönecek şekilde iki günlüğüne de olsa
aldım İstanbul biletlerimi, vedalaşmak üzere onları görmeye gittim.
Cumartesi yazlıkta tüm aile bir araya geldik. Yalnız kalmayı
başardığımız bir ara kardeşime sordum, neden gittiğini. Ailevi, mesleki, sosyal
ve politik nedenleri anlattı. Her biri başlı başına yeterli gerekçelerdi
söylediklerinin. Ne iş yapacaksın diye sordum, PH.D. ünvanlı akademisyenlerin
aç kalmayacağını anladım söylediklerinden. Ne zaman geleceğini merak ettim,
normal şartlar altında 2017’den evvel dönmesinin uygun olmadığını, aksi
takdirde aldıkları vizenin pürüzlü hale geleceğini uzun uzun izah etti, bu
açıklamaya dinlerken dikkatimi verdiğim söylenemez, kaç çeşit vize türünden
bahsettiğini de hatırlamıyorum şimdi. Green card başvurusunun kabulü için dua
istedi gene de. O tamam, yapabilirim. Para işlerimiz vardı, onları açıklığa
kavuşturduk, vedalaştık Pazar sabahı, ayrıldık sonra.
Evlerini kiraya verdiler, arabalarını sattılar. Perşembeden
itibaren yoklar. Annem şerefsiz ve rasyonel bir şişko olduğundan O’na çok
dokunmayacaktır yavrucağından, gelininden, torunundan ayrı düşmek. Fakat babam
öyle değil. Tahammül edilemez bir sevgi böceği karakterine sahip babamın canı
çok yanacak onların yokluğunda. Adam benim gibi bir nemruta dahi düşkün,
hayırlı evlat kontenjanını hakkıyla ifa eden kardeşimin eksikliği ise epey üzecek
O’nu.
Bana gelince, kardeşimi sevmeye 25’imden sonra başladığımı
daha evvel gevelemiştim burada. Çocukluğumuz ve gençliğimiz boyunca hiç de
yakın değildik, basbayağı sinir olurduk birbirimize. Mesela Beşiktaş’taki
evimizden çıkıp Fatih’teki anneannemize mi gitmemiz gerekiyor; ayrı otobüsleri,
ayrı güzergâhları kullanır, bir arada olmayı asla benimsemez, hoş
karşılamazdık. Her bakımdan uzaktık birbirimize. Sonra evlendi, çocuğu oldu.
Bendeki değişim bundan sonra ortaya çıktı, artık O’nu hem kahraman, hem
çilekeş, hem savaşçı, hem gariban gibi düşünmeye başladım. Yıllar geçtikçe O’na
karşı hissettiğim sevgi, merhamet, korumacılık, düşkünlük de arttı mütemadiyen.
Metazori bir kardeşlik yerini candan bir arkadaşlığa bıraktı. Hiçbir koşul
altında kendisini yargılamadığımı gördü, O da bundan hep uzak durup beni
olduğum gibi kabul etti. Ve şimdi, ciğerimin köşesi, canımın içi gidiyor
dünyanın bir ucuna. Blood of my blood.
Eksilmek böyle bir şey. Kararını açıkladığında annemler beni
arayıp sızlanmışlar, çocuğun fikrini değiştirmesi için kendilerince benden
destek ister mahiyette laflar gevelemişlerdi; tabi ben oralı bile olmadım.
Aksine hayatındaki en doğru şeyi yapacağını, eğer aksilik olur da
başarısızlıkla, uyumsuzlukla karşılaşırsa neticede geri dönebileceğini, ama
ABD’ye yerleşmeye kararını hayata geçirmekten caydırılırsa bu defa ömrünün
sonuna dek bunun sızını içinde duyacağına parmak basmıştım onlara cevaben.
İtiraz edemediler. Gitmesine itiraz etme düşüncesi sadece bencillikten
kaynaklanıyor aslına bakılırsa, annemler de bunun farkındalar, o yüzden boyun
eğip fazla uzatmadılar yarattıkları küçük çaplı krizi.
Bir tane kardeşim var, eskiden birbirimize yedi yabancıdan
farksız iken uzun zamandır kardeşten bile öte olduğunu düşündüğüm kişi o. O da
gidiyor a.q.
Gitsin, kendini kurtarsın.
Bizler, geride kalanlar… Kardeşimin içinden çıkmaya kararlı
olduğu bu pis akvaryuma mahkûm sefil sürüsü. İçine kapatıldığımız bu dar
ve karanlık dünya; aç gözlülükle, küstahlıkla, yalanla, aptallıkla, akıl
tutulmasıyla, riyakârlıkla, vicdansızlıkla, kana susamışlıkla, bencillikle,
haysiyetsizlikle tıka basa zehirlenmiş halde ve evet, mezbahaya terkedilmiş
bebekler gibi başımıza gelecekleri bekliyoruz çaresizlik içinde.
İçimdeki sıkıntı kardeşimin yokluğunda daha da ezecek beni.
Olsun. Kardeşim kurtulsun.
Not: Hamlet gibi olmak kim, ben kim...
Not: Hamlet gibi olmak kim, ben kim...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!