14 Eylül 2015 Pazartesi

Kötülük, Umutsuzluk ve Dünya Üzerine...






Sevgili Dostum;

Umutsuzluğunu tamir edemem. Bir tamirci değilim, üstelik bu konularda laf salatası yapmaktan başka hiç bir işe yaramaz söylenebilecekler. Demagoji konusunda haklı bir şöhretim olduğunu ilk gençlik yıllarımdan beri duymaktayım – lise çağımdaki lakaplarımdan biri ‘enternasyonal demagog’tu- ve lakin yüksek kalite zırva üretmek, vasat bir hakikatle şifa sunabilmenin yanına yaklaşamaz bile. Şifa dedim, bu kelimeyi kullanmak bile haddimi aşma sayılır. Laf geveliyorum o kadar.

Gnostik bir yanım var. Vakt-i zamanında perennial felsefeye duyduğum eğilimle iyice köklenmiş olabilir bu özelliğim. İki hafta kadar önce, geç saate bıraktığımız bir hafta sonu kahvaltısında beraber oturduğumuz arkadaşım sordu; bu ülkede hiç mi mutlu olamayacağız, uzak bir hayal gibi mi kalacak mutluluk diye. Her zamanki ukalalığımla cevap verdim:

“Öncelikle şunu göz ardı etme: İnsan dünyaya mutlu olmak için gelmedi. İsyan ve itaatsizlik ettiği için ceza olarak dünyaya gönderildi. Tanım gereği ceza, negatif bir kavramdır, kapsamında güzel, keyifli, neşeli olamaz. Mutluluk diyorsun, bunun yaşanan ülkeyle de alakası yok: en mutlu ülkeler arasında yer alan İskandinav halkları, en yüksek intihar oranına sahip. En güçlü, modern ülke Amerika’nın New York’unda faili meçhul cinayetlerin oranı İstanbul’un yirmi katı. Şiddetin minimum düzeyde olduğu Japonya çocuk pornosunun neredeyse yasal sınırlarda olduğu bir yer. Arcadia diye bir yer yok, ütopya ise hayal ürünü. Dünyanın bir sürgün olduğunu sakın göz ardı etme. Güzellikler ve zevkler anlık, bencillik ve kibirden kaynaklanan fenalık ise sürekli bu gezegende. Herkes mutlu olmak ister ama bu anlık kesitlerde, kişisel tecrübeyle yaşanabilir ancak.” dedim.

Ters ters baktı, O da kafasını tasavvufla bozmuş biri, çizdiğim karanlık tablo kâinata Şems ve Mevlana penceresinden bakmaya çalışan birine uymadı haliyle. Devam ettim:
“İstersen ilahi değil insani bakalım: Materyalist bir dünya gene mutluluk mekânı olamaz. Sürekli bir mücadele, yaşam savaşı, yaşadıkça büyüme ve kazanma, kazandıkça güçlenme ve yeni meydan okumalar. Sonu gelmeyen bir kısırdöngüde maddeten yükselirken mânen girdaba sürüklenme söz konusu. Neye sahip olursan ol, bir Game of Thrones karakteri gibi, her an kaybedebilirsin, canını da, malını da, kudretini de. Game of Thrones’ta mutlu birini göster bana; yok.”

Tanrı’nın yarattığı kullarını sevdiğini, her var ettiği gibi biz kullarının da O’nun bir parçası, yansıması, üflediği ruhunun unsurları, dünyaya gönderdiği halifeleri olduğumuza parmak bastı karşılık olarak. 

Ukalalığın dozunu arttırmak zorunda hissettim kendimi: “Bu sözlerin Tanrı’nın bizim mutluluğumuzdan ve mutsuzluğumuzdan sorumlu olduğu yanılgısına götürür seni. O’nun bizi sevmesinden evvel, bizler Tanrı’yı ne kadar seviyoruz, öncelikle bunu açık açık konuşmamız lazım.” dedim. Az önce söylediğim gibi Kendisi’ne isyan ve itaatsizlikten ötürü dünyaya sürülme cezasına çarptırılmışken, isyana ve itaatsizliğe şimdi de dünyada devam ediyoruz. Her birimiz farklı ölçeklerde bu tutumu sürdürmekteyiz. ‘Yapma’ denileni yapmakta, ‘yap’ denileni de yapmamakta direniyoruz. Kierkegaard diye bir adam var bu aralar çok okuduğum, bir yerde ‘Tanrı’yı sevmenin en önemli göstergesi tövbedir.’ yorumunda bulunuyor. Tövbe bile etmiyoruz yediğimiz haltlara. Tanrı’yı sevsek, O’nun en temel hoşnutluk duyacağı itaati bile çok görmezdik, sırat-ı müstakimden uzak durmazdık. Sen değil miydik daha geçen gün “emrolunduğu gibi dosdoğru ol” ayetinin seni dehşete düşürdüğünü söyleyen? Bu, beni de dehşete düşürüyor ama kendime çeki düzen verme adına hiçbir şey yapmadığımdan, o ayeti hatırladığımda yaşadığımın sanal bir dehşet olduğunu fark ediyorum sonra. Bu sanal dehşet dediğim halin ne olduğunu tasavvur etmeyi dene lütfen: Yeterince inansam, iman etsem, bu kadar gevşek davranabilir miydim? Ya da sevsem? Veya ciddiye alsam? Hayır, sorun bende. Sende. Herkeste. Seni tenzih ederim ama ben Tanrı’nın bütün sıfatlarıyla varlığına dair zerre kadar şüphe duymazken, kendimi de sık sık neden O’nu adam yerine koymadığımı düşünürken buluyorum.”

“Tövbe tövbe, ne biçim konuşuyorsun ya.”

“Gene tövbeye geldik di mi? Demeye çalıştığım, tövbe dahi edemiyoruz, hep ‘zamanı gelince’ diye öteliyoruz durumu. Bak elimdeki sigaraya, bunu içiyorum, zevk aldığım için. Bağımlısıyım zaten. Yarın KOAH olduğumu öğrendiğimi farz edelim, sigara içmeye devam edip ‘şimdilik erken, ileride akciğer kanseri olunca bırakırım.’ demekteki ahmaklığı hayal et şimdi. Allah aşkına ne farkımız var bundan?”

“Bu konuşmaya nereden başladık” diye duraksadı arkadaşım. Sonra “ülkenin boka batmış hali” diye söylendi. Bir süre ikimiz de sessizce düşündük. Birden “iyi insanlar da var, onların suçu ne bu olup bitenden?” diye sordu.

Ne suçları olduğunu bilmediği söyledim. “Bir leğen dolusu pirinçte siyah ve beyaz taşları ayıklar, geri kalanını yemekte kullanırız, sözünü ettiğimiz durumda ise az sayıda pirinç, geri kalanı beyaz ve siyah taşlarla dolu bir leğen var ve şimdi tüm leğene aynı muameleyi yapılıyor. Bu sırra kim vakıf olabilir? Ben değil. Ama unutma ki bu hayat da yaşayacağımız tek hayat değil, geçici. Sonsuza dek sürecek olan yaşam, bundan sonra başlayacak, buradaki hal ve hareketlerimiz de belirleyici nitelik taşıyacak. O vakit belki meseleye tam ters açıdan bakmaya çalışan ve İsa’yı köşeye sıkıştırmaya niyetli Büyük Engizisyoncu’nun sorusu da cevap bulacak. Şöyle demişti İsa’ya: ‘Zayıf, aciz, ezelden asaletten yoksun insanoğlu, gökteki nimeti yeryüzündekine üstün tutar mı hiç? Binlerce, onbinlerce kişi göğün ekmeği uğruna senin ardından gelse bile, ölümlü dünyanın nimetlerinden vaz geçemeyen milyonlarca, milyonlarca insan ne olacak?’ Buna ne diyeceksin bakalım? Farkındaysan şu an seninle gökteki nimeti yeryüzündekine üstün tutamayan kişilerin dünyayı çevirdiği cehennem üzerine konuşuyoruz. Kötülüğü yaratan da o kişiler değil mi?”

Bu sırada gelen kahveler ve cafenin sahibinin yanımıza ilişmesi ile konu dağıldı, başka şeylere daldık ardından.



Sevgili Dostum,
Yukarıdaki sinir bozucu ‘öğreten adam’ üslubumu bağışlamanı rica etsem yapmacık mı bulursun tavrımı? Tanıyorsun beni; iddialı, hırslı birine dönüşüyorum kendimi ifade ederken. Benim gibi (‘kadar’ demedim, diyemem de, çünkü birim değeri olmayan bir şeyden bahsediyoruz inanç kavramı ile, ancak ‘gibi’ diyebilirim, seni kendime yakın ve benzer hissettiğim için, evet, benim gibi) inançlı birisin, bu itibarla kendimi yabancılık ve çekingenlikle değil, içimden geldiği gibi ifade ediyorum; umutsuzluk sorunsalına yaklaşımım dogmatik makyajla süslense de, sonuçta Tanrı’nın varlığına ve yetkinliğine dayanıyor. Konfüçyüs’ün ‘insanın mükemmelleşmesi’ üzerine söylediklerini içselleştirebilseydik eğer, her şey ne kadar güzel olurdu değil mi? Çünkü senin bana yönelttiğin umutsuzluk meselesi, aslında insanın yarattığı bir dehşetin sonucu. Konfüçyüs imkânsızı formüle ederken aslında Büyük Engizisyoncu’nun sözünü ettiği göğün ekmeği uğruna İsa’nın peşinden gidecek binleri, on binleri işaret ediyordu bize.  Bunu bilen fakat yerdeki ekmeği göktekine tercih edenlerin milyon kere milyonlarca olduğunu idrak eden Romalılar meseleye çok daha realist yaklaştılar ve ‘Ne Humanus Crede’, yani insana/insan ait olana/insâni olana asla inanma dediler. Tek bir kişinin dediğinin dedik olduğu monarşik bir yapı ya da kalabalıkların yönetime katıldığı demokratik bir düzen olsun fark etmez, Tanrı adına konuştuğunu söyleyen ya da filantrop kılıklı hümanist olsun gene fark etmez, her birey son planda benmerkezcidir ve kendi menfaatini arar. Menfaatin yolu ise vicdansızlıktan, adaletsizken, erdemsizlikten, merhametsizlikten geçer çoğu zaman. Aristoteles’in nefis bir tespitini hatırlatayım sana müsaadenle:
“İyiler bir çeşittir, kötüler ise çeşit çeşit.”

Güzel Dostum,

Mutsuzluğunun kötü insanların varlığı ve işledikleri kötü fillerden kaynaklandığını düşünmekte yanılıyor muyum? O insanlardan kimi bilinçli bir şekilde bu fiilleri hayata geçiriyorlar, çünkü menfaatleri bunu gerektirmekte. Kimileri ise herhangi bir menfaatleri olmadan yalnızca mutluluklarını (sana çirkin ne kabul edilemez gelen) bu eylemlerde görüyorlar. Acınası olan şu ki, her bir kişi yaptığı kötülüğe hakkı olduğunu düşünmekte. Bu haklılık kanaati, o kişilerin eylemlerinin duygusal kalkanı oluveriyor ve böylece sağduyu dediğimiz şahs-ı manevi, yerini her biri farklı kişilerde başkalaşan bireysel sebeplerle donanıyor. Meşrulaştırılan fenalık kadar tehlikeli çok az şey var bu hayatta ve kula kulluğun, nefse kulluğun, güce kulluğun, kısaca şeytanî olana kulluğun bireyler tarafından türlü yaldızlarla süslenmiş birer savunma mekanizmasını görebilirsin üzerlerine azıcık kazısan. Az evvel insanın doğasında kötüye temayül olduğundan bahsetmiştim sana, şimdi de bu durumu nasıl kılıfına uydurduğuna değiniyorum işte. Ukalalık yapmak için değil, hatırlatmak için yazıyorum sadece:

Stanford Hapishane Deneyi, Milgram Deneyi gibi insanın dehşetengiz doğasını bize tüm çıplaklığı ile sunan bazı örnekler, tarihteki din, milliyet ve benzeri temalı kanlı savaşlar, katliamlar, edebiyatta Sofokles’ten George Orwell’a, Dante’den Dostoyevski’ye, Shakespeare’den Inarritu’ya varan geniş yelpaze, insanın kötülükle, kötülüğün de insanla mücadelesi üzerine kuruludur ve insan bu hayat denilen oyunda kötülük karşısındaki edilgenliğine daima isyan halinde resmedilir, ne var ki etken olan evil, yani Şeytandır hep. Çünkü bu dünyanın temel prensibi şeytanın kazanması üzerinedir. Haklı olduğundan değil.  Güçlü olduğundan. Gene Aristoteles der ki, ‘hazza karşı koymak, öfkeye karşı koymaktan daha güçtür’; çünkü haz arzusu, yani çoğu insanın mutluluktan anladığı şey sahip olunması gereken bir ateşten farksız, yakıyor o kişileri. Haz derken yalnızca bedensel zevklerden söz ettiğimi sanma lütfen, güç, iktidar, malik olma, hükmetme hep bu şeytani hazzın türevlerinden ibaret.

Sıkılmış, şişmişsindir bu kadar zırvayı okuduğunda. Sanki bilmediğin ya da düşünmediğin şeyleri mi anlatıyorum sana? Hayır, hiç sanmıyorum.  Ne olursun katlanmaya devam et, biraz daha devam edip toparlayayım, bitireyim ıstırabını olur mu?

Mutsuz olman çok doğal, bizi mutlu edecek tek bir şey bile göremiyoruz. Biz kimiz bu arada? Kötü olduğunu düşünmeyenleriz. Bu da çok sübjektif bir yorum tabii, samimiyetle ifadeye edeyim ki ben kötü biri olduğumu düşünmüyorum, bilerek bir kötülük yapmıyorum ama dışarıdan gözlemleyen biri hakkımda son derece boktan biri şeklinde düşünebilir. Çünkü beni gözlemlerken kendi kişisel merceğinden bakacak ve o mercek yargılarla, önyargılarla, tecrübelerle ve inançla oluşan bir bütün. Söz gelimi, İsmet Özel’in problem çözücü nitelikteki örneklemesine bakalım, şöyle der: “Radikal bir müslüman kaldırımda yatan alkol komasındaki bir adamı hastaneye götürmeyebilir. Çünkü radikal bir müslümanın bütün derdi meyhaneleri kapatmaktır. Yerde yatan adamın günah işlemekle bu sona vardığı [hak ettiği] fikrindedir. O yüzden teori acımasızlığı öğretir ama din yardım eder, diyoruz. O müslüman eğer teoriye değil de, dine itibar etseydi orada yatan bir sarhoş değil, ölmekte olan bir adam görürdü.'' Kötü bir insan olduğumu düşünmüyorum, ama bir başkası benim çok kötü biri olduğum kanısına varabilir ve kendi merceğiyle gördüğünü kesin, kati bir sonuç olarak kabul edebilir. Zina suçu işlediğimi, alkol almak suretiyle Tanrı’ya isyankâr olduğumu düşünen bir dindar beni tahkir edebilir ya da Gezi olaylarını ikiyüzlü bir Fransız ihtilali denemesi şeklinde yorumladığımı duyan, özgürlük kavramını suiistimal ederek üzerlerindeki baskıyı kaldırma yalanı ile kendi yaratmak istedikleri tahakküm ortamını bina etmeye çalışan riyakâr güruh olarak nitelediğim kimselerce bir faşist olarak değerlendirilebilirim söz gelimi. Ama bu yargılar beni iyi ya da kötü kılar mı?

“Ölçekler fenomenleri yaratır” vecizesini yaratan Mircea Eliade’ye selam olsun. Allah rahmetinden esirgemesin. Benim ölçeğim ‘aklım’, ‘vicdanım’ ve özsaygım’ söz gelimi. Seninkisi sağduyun ve kalbindir belki, bir başkasının ölçeği menfaati, diğerininki dini (teorik) yorumları olabilir, böyle gider bu. Bir de yukarıda değindiğim benmerkezcilik var, görünür ya da görünmez türden, ama somut ve sabit bir ölçek; böylece olayların doğasını irdelerken bir değil birden fazla ölçeğimiz oluşuyor; aynı gözlükte hem astigmat hem de hipermetrop için mercek olabilmesi gibi.

Sevgili Dostum,

Kötüye kızma demiyorum. Ondan nefret etmemeni söylüyor değilim. Kötünün seni umutsuzluğa düşüren alçaklığını da hoş göstermeye ya da sana kabul ettirmeye çalışmıyorum. Sadece Aristoteles’in dediğini tekrar hatırlatmak istiyorum sana, kötüler çeşit çeşit.

Öte yandan, umutsuzluğa gelince…

Gözlerin yoruldu, bu kasvetli konuda onca gevezelik ederek canını sıktığımı bildiğimden fazla uzatmayacağım artık. Umutsuzluğa kapılma. Buna hakkın yok. Daha doğrusu kendine bu zulmü yaşatmaya hakkın yok. Mutsuz olman ne kadar doğalsa, umutsuz olman da o kadar mel’un bir hal.  Deus Ex Machina kavramına dudak büker, masalımsı bir durummuş gibi hafife alma yanlışına düşeriz çoğu zaman. Halbuki Hesiod’un altın, gümüş, bronz, demir çağlarını hatırla, ve ya Hinduizmdeki yugalar doktrinini. Toplumlar yozlaşmanın, bayağılaşmanın, sefahatin, kısaca şeytanîliğin dibine vurunca, daha aşağısı olmayan bir noktaya gırtlaklarına değin battıklarında dünyada beliren peygamberleri ya da rishi’leri ve benzerlerini nasıl göz ardı edebilirsin? Bunların hepsi birer deus ex machina değil mi? Ne yani, Tanrı öldü mü? İnsan Tanrı mı oldu? Buna itibar etmediğine şüphem yok. İnsandan ancak Şeytan olur. Tanrı ise var, yaşıyor ve bizlere düşen inancımızı, umudumuzu kaybetmemek. Tanrı’dan umudunu yitirmek, O’na artık inanmamakla eşdeğer.

Sevgili Dostum, 

En çok laf geveleyebileceğim yerde kesiyorum bu mektubu. Sana yazdıklarımın hepsini sen de biliyorsun zaten. Ne yeni bir şey fısıldadım kulağına, ne de şüphelerinden arındırabildim seni. Demiştim ya en başta, ancak demagojik kekelemeler yapılabilir senin içindeki şüphe tohumuyla ilgili olarak. Ben de kekeledim böylece.

Selam ve muhabbetle…












Bu şarkı da sana gelsin:)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!