28 Kasım 2024 Perşembe

Zemin Üzerine...

Beni yanlış mı anlıyorsunuz acaba? 


İçinde bulunduğum ruh hali, 2008 senesinde Still-Havva’nın peşinde koştuğum, onu benimle evlenmeye ikna etme mücadelesi verdiğim, “bu kadına aşığım, onsuz yaşayamam, bana hayır derse, reddederse ölmek yeğdir” psikolojisinden çok uzak. Kesinlikle aynı değil. 


O zamanlar “bir şey yapamıyor, kuramıyor, inşa edemiyor” olmanın getirdiği çaresizlik vardı.


Şimdiki yıkım. Gerçek bir yıkım. Heyelan gibi. 


Bu hayatta çok yıkıldım. Ama artık yıkılacak bir şey kalmadı.


İnandığım değerler yıkıldı. Güvenilmez ve yalan oldukları ortaya çıktı. Ne kadar yüce gelmişlerdi halbuki!


Dostluk yıkıldı. Beni asla yüzüstü bırakmaz, her daim yardımıma koşar dediklerimin sahte, bozuk, ahlaksız olduklarını bizzat yaşadım. 


Hepsinin ötesinde, her yıkımdan sonra üzerinde emeklediğim veya oturduğum, ayağa kalktığım, tekrar bir şeyler inşa etmeye elimden geldiği ölçüde  çabaladığım zemin, toprak gitti. Still-Havva bu işte.


Bana “seni özgüvenli biri olarak tanıdım. Hiç öyle değilmişsin. Bir adamla evlendiğimi düşünüyordum, çocuk çıktın. Her şeyinle bana bağımlısın, bundan bıktım” diyen kadının anlamadığı buydu işte. Sözleri haklılık payı taşıyordur, olabilir.


İnsan hayatını inşa eder, bir bina gibi. Mizacıyla, aldığı eğitimle, dünya görüşüyle, edindiği terbiye ile, yaptığı ahlaki seçimleriyle, geliri, mesleği, duruşuyla hem kendisiyle başbaşa kaldığı zaman hem de toplumdaki karşılığıyla yarattığı bir bina bu. Bir pezevenk çok para kazanıyor olabilir ama çirkin bir villadır mesela. Eğitimsiz bir çöp toplayıcı ışıl ışıl parlayan bir gecekondu olabilir. Doktor olup da içinden lağım sızan bir ameliyathane de, adil bir yargıç olup küçük çalışma odası kasr-ı adalet hüviyetinde olanları bilirsiniz. Bu örnekler uzar gider. 


51yaşındayım. İnşa ettiğim bir bina vardı benim. Dışarıdan çok fazla yardım almadım çünkü zaten tek başıma iş yapmayı severdim hep. Rabbimden gelen sayısız hediyeler, ailemden gelen güçlü destek dışında az sayıdaki dostumdan, o kadar. 


Bu binayı anlatmayacağım, endişe etmeyin. Ben memnundum. Beni tanıyanlar kimi zaman kasvetli, biraz ürpertici, biraz da merak uyandıran, ama çekici ve nahoşluktan uzak bir yapı olduğunu ima ederlerdi. 


O bendim. Hayatımdı. 


Bu bina bir gün yok edildi. Altına döşenen dinamitlerce yerle yeksan oldu. Ağır bir travmadır bu. Taş taş, çivi vida inşa ediyorsunuz, planına, mekaniğine, statiğine kafa yoruyorsunuz, o yükseldikçe siz bir yandan da yaşlanıyorsunuz, zaman ilerliyor ve birden puff. Formula 1 yarışının 44. turundayken birinin yarışa baştan başlamanızı söylemesi gibi, yeniden plan, proje, öncesinde molozları atmak, sonrasında hafriyat ve malzeme tedariği… Her şey sil baştan. Molozlar nereye atılacak, malzeme nereden alınacak? Hangi malzeme? Nasıl? 


Benim binam tuzla buz oldu. Sadece benim mi, yüzbinlerce kişinin. Bombalandı.


Belli bir yaştan sonra önceki gibi gösterişli, başkalarının benzersiz ya da ilginç bulduğu yeni bir bina yapmak… Üstelik onca kısıtlılıkta. Onca engeli aşarak. Bütün belirsizliklere rağmen. 


Yaş kemale erince, aileden yardım almak da, istemek de zor. Çünkü binayı -onların katkısını görmezden gelirsem çok ama çoook ayıp ederim – ben yapmıştım. Bu benim hayatımdı. Müteahhiti de, mimarı da, mühendisi de, şantiye şefi de, gece bekçisi de bendim. Hiç karşılıksız tedarik ettikleri onca malzeme için aileme ebediyyen müteşekkir kalacağım. Hakları ödenemez.


Elimi dostuma uzattım tutsun diye. Tuttu, ama kopardı. Elimi bırakmakla kalmadı yani, çekti kopardı. O bana ne zaman gelse, en sağlam şekilde durmuştum yanımda. O da -demek binama bakıp kıskanarak ya da haset ederek, bilemiyorum- hep yanımda duracak gibi davranıyordu. Bana ait bir binanın kalmadığını görünce kalıntıların arasına sıçmayı hak gördü kendinde. Ona uzanan kolu da söktü attı.


Still-Havva. Beni ‘kendisine bağımlı’ olmakla suçlayan, bunu onca zaman sonra en yakıcı, kırıcı, haşin bir üslupla yüzüme vuran kadın. 

O benim zeminimdi işte. Bir çadır kurmaya da kalksanız, La Sagrada Familia’yı da inşa edecek olsanız, zemin önemlidir. Çamurlu bir yere çadır kurar mısınız? Lağımın ortasına gecekondu yapar mısınız? Sulu, yumuşak zemine galata Kulesini kondurabilir misiniz? Balçığa yaklaşır mısınız? 

Still-Havva benim için ‘granite state’ti. Öylesine sağlamdı. Öylesine muteberdi. Etrafım bataklıktan geçilmiyorken, nereye adım atsam, nereye bir taş koyacak olsam dibe batacakken, Rabbim bana en sağlam, en güvenilir kayanın üzerinde bir alan ihsan etmişti sanki. Bir çeşit Garden of Eden. Korkularım orada yok olmaya yüz tuttu, içimi kemiren kaygılar sadece oradayken hafifliyordu. 


Bu rahatlık hissinin, bu gevşemenin, bu ataletin, demire, betona, çekice artık elimin uzanacak cesaretinin kalmamasına rağmen yaşadığımın huzurun tasviri yok. Cennetimdeyken o sağlam zemine kesinlikle hiçbir zarar vermiyordum, pisletmiyor, hor görmüyordum.  Aksine benim için sonsuz bir şükür nesnesiydi. Benim için ne kadar değerli ve vaz geçilmez olduğunu pek ala biliyordum. 


Still-Havva’nın böyle geçen yılların ardından bana “siktir git!” demesi bu nedenle tekrar, bu defa tamiri mümkün olmayan bir şekilde yıktı beni. İnşa ettiğim binayı defalarca başkaları yıkmıştı. Şimdi ise durum başka, üzerinde durduğum zemin yok oldu.


Orada Still-Havva’nın çiçeklerini koklamamdan, üzerinde ağırlık yapmamdan, dolanmamdan, sınırlarını adımlamamdan, ödlek bir çocuk gibi hiç ayrılmamamdan bıktı. 


Cehenneme fırlattı beni.


Şimdi yazının başında ne demek istediğimi anlatabildim mi size? Öyle umuyorum.


2008’de bu kadın olmazsa ben yaşayamam diyordum.

Bugün, bu zemin olmazsa yaşamanın imkânı yok diyorum. Ayakta bile duramam.


Neden en büyük travma dediğimi de  şimdi biraz daha açıklığa kavuşturdum galiba.


Lütfen öyle olsun. Bana hak verin demiyorum, ama anlasanız keşke. 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!