Boşanmak böyle bir şey mi? Evden ayrılmak bu şekilde mi olur? Bilmiyorum. Hiç boşanma deneyimim yok. En fazla geçmişte sevgililerimden ayrılma tecrübelerim var, çöpe atılacak tişört ya da diş fırçası dışında bir şey bırakmamışımdır arkamda. Şimdi ise bunca sene sonra cumartesi günü evden ayrıldığında tezgâhın üzerinde Still-Havva’nın bıraktığı yarım paket patlamış mısır hala orada duruyor. Banyo teli ve küreği duşakabinin içindeki rafta bekliyor. Onsuz evde adım attığını görmediğim turuncu terliklerini bugün son nakliye işleri için baldızla ve adamlarla birlikte geldiğinde gene kapı girişinde, dün bıraktığı noktada buldu, evde olduğu sürece giydi, giderken gene aynı yere bıraktı, çıktı. Baldıza sordurdum, terliklerini istemiyor mu diye, “Kalsın” demiş, öyle söyledi… Ne yapayım ben şimdi bunu? Masasında su içtiği şişe. Abur cubur çekmecesinde benim yemediğimi bildiği cipsler, paket paket altınbaşak suntalar… Sevdiği eti puflar, balık krakerler. Taa sevgili olduğumuz on sene öncesinden bildiğim kahve kupası altlıkları, kedi resimli. Daha neler neler… Bu nasıl bir gidiş? Böyle mi olur? Normal mi? Cumartesi sabahı annesi geldi, acil ihtiyaçları belirlediler, akşam da annesine geçti çantası ve bavulla beraber. Bugün Perşembe. Beş gün içinde almak istediği her şey gitti. Geride Still-Havva’nın hayali, her köşede yaşayan imgesi, kokusu kaldı. Sürekli yanlış yazıyor, iki değil, ancak üçüncü denememde düzeltebiliyorum kelimeleri. Ben bir köşede sessizce kırık dökük durur ameliyeyi seyrederken adamlara “şu gidecek, onu bırakın, şunu da alacaksınız” diye konuşan Still-Havva’nın ve baldızın neşeleri, rahatlıkları, kendi aralarındaki şakaları da normal mi peki? Yasıma, acıma biraz olsun saygı duymalarını beklemek naiflik mi yani? Nefret edilecek ne yaptım ben? İğrenti duyacağı ne yaşattım? Utanacağı bir hayat mı sundum? Hatırlamak istemeyeceği sahnelere mi şahit oldu? Evliliğimizden mutlu olmadığını kabullendim, tamam. Beni yeterli görmediğini, bu beraberliğin kendisini tatmin etmediğini anladım, ona da eyvallah. Ne olmaz dedim, benden boşanamazsın demedim, ne seni bırakmam diye direttim, sadece ağladım, yalvardım, anlattım, ikna etmeye çalıştım. Olmadı, yapacak bir şey yok. Boşanacağını söyledi, nihayetinde yenildim, razı oldum. Kimseyi zorla tutamazsın. 'Evden ayrılıyorum' dedi, şoka girdim ama itiraz edemedim, kendi kararı. İyi ama bu kadar telaş neden? Bu kaçış niye? Bilmediğim ölümcül bir hastalığım mı var ki bu şerefsiz başıma kalacak diye düşünüyor? Bana söylemediği bir şey mi var Still-Havva’nın? Konuşmalarımızdan böyle bir davranış gerekliliği ya da haklılığı mı çıkar? Tekrar soruyorum, evlilik böyle mi biter? Boşanmak, eğer çiftler konuşabiliyorsa, aralarında fiziksel/duygusal/sözel şiddet yoksa böyle bir süreç midir? Yokuşa sürmedim, olay çıkartmadım.
Anlamıyorum diyorum, belki de ben çok fazla geri zekalıyımdır. O yüzden idrak edemiyorumdur.
Onunla bir an baş başa kaldık. Adamlar taşıma işindeydi, baldız bir şeye bakmaya gitmişti, malum, ev kocaman.
Başımı yavaşça sallayıp “Bu evden kaçar gibi gidiyorsun, ayaklarını sürüyerek geleceksin” diye mırıldandım.
Ürperdi. Ne dediğimi – sesim çok hafifti sanırım- duyamamış gibi tekrarlattı söylediğimi.
“Yani pişman olacaksın mı diyorsun?” diye sordu yüzünü en çirkin şekilde buruşturarak.
“Hayır” dedim, “sadece böyle olacağını söylüyorum.”
Sustu bir an. Sonra sesi ona hiç yakışmayan bir üslupta şirretleşti, “bana bak, eğer mahkemede sorun çıkartacaksan başka bir avukat bulayım, bu kızları uğraştırmayalım.”
“Hayır, öyle bir şey olmayacak. Sana bu süreçte herhangi bir konuda sıkıntı çıkardım mı ki?”
“O zaman ne demek istiyorsun?”
Cevap vermek istemedim. Bir şeyler geveledim o kadar.
Huzurla, mutlu ve emin bir şekilde gittiler evden.
Kaçarak. Koşarak. Aceleleri vardı.
Mahkeme tarihi alınmış, 13 Aralık. Cuma.
O günün bugün olduğunu hissediyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!