25 Kasım 2024 Pazartesi

Still-Havva’ya Hitaben Son Derece Dağınık Yazılan Dördüncü Mektup Üzerine…

Canım,


2006 senesiymiş, günlerden 2 Eylül. Blogu açtığım tarih bu. 18 sene geçmiş üzerinden. Bu okuduğun, blogun 756. postu. 2008’in sonlarında tanıştığımızı düşünürsek, yıllarca seni yazmışım. Sana dair yazmışım. Yüzlerce defa seni. Seninle sevgiliyken aşkımı, ayrıyken müdafaamı, kızgınken öfkemi, mutsuzken hüznümü anlatmışım. Diyeceğim o ki, biz bu blogu beraber yazdık. Sen modeldin, ben beceriksiz, eli ayağına dolaşan şapşal bir ressam. Sana baktım, sende aradım hep, seni diledim, seni dinledim bunca sene. Sen yokken imgenleydim, sen varken gözlerim sendeydi. Tanıştığımız günden bu yana blogta senden bahsetmediğim, sana değinmediğim yazılar azınlıktadır sanırım. Hep benimleydin. Arkamı dönüp iğrenç şekilde seni terk ettiğimde de hayalin beni bırakmadı. Evlilik teklifimi kabul ettiğinde “elin, elimden ayrılmasın” diye fısıldamıştım sana. Geçen gün eşyalarını toplarken “ne şişesi?” diye şaşkınca cevap vermiştin soruma hatırlarsan. Sana hediye ettiğim, içinde El Cid’in Jimena ile ilgili duasının olduğu şişeydi, unutmuşsun, olabilir. 


“Lord God,

Protect this Woman whom I love;

Who is finally my Wife.” 


Senin beni romantikleştirdiğin, benimse senin öküzleşmene sebep olduğum doğru. Ama bu mektubun konusu bu değil. 



Bugüne dek, 16 yıllık beraberliğimizde, seni adres gösterip, senden bahsedip, seni anlattığım yüzlerce yazı bir yana, doğrudan sana hitaben yazdığım mektup hüviyetinde karalamalar var blogta. Şunu hatırlarsın, tanışalı sekiz ay kadar olmuştu. Şu ve şu da var, ayrı olduğumuz dönemde, ne kadar öfkeli bir ton taşısalar da senden ayrı kalamadığımı gösteren. Kısmet bunca zaman sonra, şimdi seni değil ama gene sana yeniden yazmakmış demek.


Ben, beni neden bıraktığını anlıyorum. Sen beni bırakma dediğimde ne anlıyorsun, ona emin değilim. 


Beni aşağılık kompleksleriyle sımsıkı sarmalanmış, özgüvensiz biri olduğum için bıraktığını söyledin. 

Beni, travmalarını iyileştirmek için çaba göstermediğim için artık dayanılmaz bulduğunu söyledin.

Beni mücadeleden kaçan korkak biri olduğum için terk ediyorsun. Saygı duymuyorsun, öyle söyledin.



Komplekslerim olduğu doğru. Çok basit şeyleri beceremem, becerememek bir şeyde başarısız olma korkusuyla birleşince insanın yetersizliğiyle yüzleşmesi kolay olmuyor. Haklısın, korkak bir yapım var. Peki, hayran olduğu, takdir ettiği, varlığı için her gün şükürler sıraladığı sen gidince, bu adam daha mı iyi olacak sence? Senin gibi bir hayat arkadaşına, bir eşe, bir dosta, bir sevgiliye sahip olmanın beni ne kadar cesaretlendirdiğini, gururumu yücelttiğini, elini tutarak yürümenin beni nasıl canlandırdığını fark etmedin mi bunca sene? 


Travmalarım; öncelikle KHK ile ihraç edilmek ve damnatio memoriae misali sosyal ve ekonomik hayattan silinmek, sonra iş hayatına dair deneyimimin en iyi, en yakın arkadaşım tarafından ırzına geçilmesi, paramın ve paranın, paramızın en güvendiğim kişi tarafından çalınması… bütün bu travmalarla baş edemediğimi, destek almadığım için seneler boyu için için yandığımı söyledin… Sana dediğim gibi, yaşadığım hiçbir travma, senin benden ayrılmaya karar vermenden fazla yaralamadı beni. Gerçek travmayı o zaman yaşadım ben. KHK ile ihraç olduğumda 53 günlük nişanlıydık. Sonrasındaki adli sürecin belirsizliği, uzun bekleyişler, ülkede bir oraya bir buraya esen siktiğimin siyasi rüzgârı, toplumsal algı, kendimden çok senin için kaygılandırıyordu beni. Çalışma hayatı ve en iyi dostum olacak orospu çocuğuna para kaptırmak, paranı, paramızı çaldırmak, kendimle olduğu kadar sana karşı yaşadığım mahcubiyetin yarasıydı. Yani aslına bakarsan hepsinde birinci derecede senin gözünde güçlü ve dirayetli olamamış birinin zayıflığından ve çaresizliğinden ötürü yaşadığı ıstıraplar, yenilgilerdi. Sen şimdi travmalarımı, bende yarattıkları kırklıkları, bozuklukları seviyormuşum da, bu halimden bezmişsin, ondan dolayı bıkmışsın gibi konuşuyor, benden uzaklaşma kararını bir de buna bağlıyorsun. Benim gerçek travmam senden bunu işitmekti. Benim en ağır travmam artık, sevmediğini, saygı duymadığını… bunları öğrenmekti. Benim gerçek travmam bu evden ayrılman, eşyalarını toplamaya geldiğinde yüzüme şöyle bir bakıp hiçbir üzüntü emaresi göstermiyor olmandı. Travma dediğin yarın sabah avukatın ofisine ayrı ayrı gidecek olmamız boşanma protokolünü imzalamak için. Ve bana “travmalarını çözmek için hiç çaba göstermedin, beni ciddiye almadın” diyor, suçluyorsun. Şimdi ben seni mi suçlayayım en şiddetli travmayı gözünü kırpmadan ruhumda oluşturduğun için? Ölümcül bir yarayla beni geride bıraktığın için?


Mücadele etmek istemedim mi sanıyorsun? KHK’lıydım, eş-dost dışında, o da çok nadir olarak işe girmeye imkân olan bir şeydi, çalışabilme fırsatım var mıydı? Unvanımın, statümün, uzmanlık alanındaki sertifikanın bile iptal edildiğini unuttun mu? Bir AVM kapısında güvenlik memuru olarak dahi çalışamayacağımı, bir kafenin kasasına, bir deponun istifleme işine bile konulamayacağımı, çünkü zaten en basit, resmi sigorta işleminin yapılmasının bile KHK ile yasaklandığını aklından çıkardın mı? Hobim, uğraşım yok diye beni azarladın bu süreçte. Geçim derdimiz yok, evet, bunu zorunlu harcamalar dışındaki masrafları minimize etmemizle açıklayabilir miyim? Maket uçaklarla uğraşsam, dil kursuna gitsem, dalgıçlık dersleri alsam şüphesiz önüme yeni ufuklar açılırdı ama bunları gece gündüz çalışan, üç kuruş için bir de freelance işlerle uğraşan senden para isteyerek mi yapacaktım yani? Gururuma en dokunmayacak olanı, kitaplara dalmayı tercih ettim. Bir de bedava online satranç. 


Sen artık gidiyorsun. Sana kızmıyorum. 


Sen olmasaydın ben bu zamanda çoktan toprağa karışmış olurdum. Biliyorsun. Evlilik teklifimi kabul emen için, ve tabii sonrasında nasıl hayat doluydum, enerjim had safhadaydı. Sonrasında başıma gelen felaketler sen yanımda olmasaydın beni bitirmeye yeterdi, öylesine ağır darbelerdi. Sen, benim biricik sevgilim, artık Still-Havva dediğim ama son nefesime kadar sevmeye devam edeceğim kadın, beni suni teneffüsle hayatta tuttun. Sen bana suni teneffüs yaparken ben de sana sarılıyordum çaresizce. Olmak istediğim yerde, kollarındaydım. Sen bana suni teneffüs yapıyordun, bense beni öptüğünü, öpüştüğümüzü sanıyordum. Ne zamanki ağustos ayında “böyle giderse ben ayrılırım” dedin, o zaman benim için en sert tuğla kafama düşmüş oldu. Sen aslında o zaman kararını vermiştin. Ben ayıldığımda iş işten geçmişti çünkü. 


Senin için nasıl mücadele ettiğimi hatırlıyor musun? Evlilik teklifime ‘evet’ cevabını vermen için? Durumum ümitsizdi aslında. Sevgiliğimizin ikinci senesinin sonuydu, yüz yüze bile değil, telefonda seninle ilişkimizin bittiğini söylemiştim. Üç ay geçmesi gerekti sensiz olamadığımı kabullenip itiraf etmem için. Sonra bir daha oldu. Sonrası da öyle. Nihayet, tekrarlanan bu döngü, ağır bir ameliyat geçirmenin hemen öncesinde son kez yaşandı, olabilecek en kaba bir şekilde arkamı dönüp gittim. Ve evet, bütün bunların ardından, 2,5 yıl senden uzak kaldıktan sonra birden önüne çıkıp diz çöktüm, benimle evlenmen için. Kim inanırdı böyle yapacağıma? Kim ihtimal verirdi senin bana evet diyeceğine? Bana karşı onca haksız güvensizliğine,  haklı kırgınlığına rağmen bu ‘mission impossible’ için mücadele ettiğimi nasıl unuttun? Savaşçı biri olmadığım doğru, ama uğruna savaşacak bir şey olduğumda gözümden alevler çıktığını hafızandan sildin mi? Senden daha önemli bir şey olmadı ki hayatımda…


Senden daha önemli bir şey olmadı hayatımda! 


Ağustos ayı, sadece üç ay önceydi. Beni bırakmaya karar verdiğini söyledin, üstelik daha sonra bir başka konuşmamızda ‘ayrılma düşüncesini beş sene evvel Polente’yle paylaştığını’ da ekledin buna. Ben sana sarıldığımı, senin de beni sımsıkı sardığını zannederken, sen bana yaptığın suni teneffüsten daha o vakitler yorulmaya başlamışsın demek. Bunları hazmetmek, kabullenmek, anlam vermek o kadar kolay mı sanıyorsun? Ben benden uzaklaşmaya başladığını hissettiğime dair bloga mayıs ayında kayıt düşmüşüm, ağustos ayında senden ilk kez işitmişim. Sense beş sene diyorsun bana. 


Yarın avukata gideceğiz, protokolü imzalamak için. Bu akşam sana mesaj yazıp konuşmak istediğimi söyledim, kahve ısmarlamayı teklif ettim. Dersin, ödevin, okuman, belki de sınavın var, geri çevirdin, bu “akşam çıkamam” diye cevap verdin. Cumartesi akşamından beri yerleştiğin dünyanın öteki ucundaki annenin evi ile terk ettiğin bu ev arasındaki mesafe 5 dakika. Beş.


Senin nezdinde değerimin bu kadar düşmesi, yarın boşanma işlemleri için aynı kâğıda imza atacağın -hala- eşine ilginin sıfırın altına inmesi… Bundan büyük travma olabilir mi? 


“Yoruldum” diyorsun. Ben bunu ancak idrak ettikten sonra da mücadele edeceğime inanmıyorsun, daha önce senin için nasıl mücadele ettiğimi aklından çıkartarak.Yorgunluğumu görmezden geldiğimi söylüyorsun, göremediğimi, anlayamadığımı, bu olasılığı yok yayıyorsun.



Bir gün bu blogu okuyacak mısın bilemiyorum. İmkânın olsa vakit ayırıp ayırmayacağından da emin değilim. Beni tanıyorsun. Beni o kadar iyi tanıyorsun ki artık zaaflarımın, kusurlarımın uzak durulası olduğu kanaatine vardın, bu kararı verdin. Neyse. Bu paragrafın konusu değil onlar. Ama sana “beni bırakırsan ben mahvolurum” dediğimde yemekten, bulaşıktan, çamaşırdan, gündelik hayattan bahsetmediğimi, “bu evin ruhu sensin, evden gidersen ruh gider, geriye sadece ceset kalır” diye ağladığımda basit bir laf ebeliği yapmadığımı, seni kandırmadığımı, “cennetimi benden alıyorsun, beni bu kararla cehenneme atıyorsun” diye kıvrandığımda aklımdan neler geçtiğini tahmin etmemiş olabilir misin? 


Yoksa beni o kadar da iyi tanımıyor musun? Bu mümkün mü?


Yedi yabancı, yolda kafede tramvayda karşılaştığın insan bu halde olsa “kusura bakma kardeş, benim yarın kent sosyolojisi sınavım var, başkası ilgilensin” der misin? 


Yarın avukata gideceğiz, imzaya. Günler sonra seninle konuşmak istediğimi yazdım mesajımda, en kibar şekilde kahve ısmarlayabilmeyi rica ettim. 


Sen beni terk ediyorsun. Ben her şeyi terk ediyorum.

Sen, benim için her şeyden büyüksün, ben senin için her şeyden küçük hale geldim. 


Ben evlenmeden önce seni terk ettiğim onca sefer, tüm hoyratlığıma, öküzlüğüme rağmen seni sevmemeyi, yüzünü, sesini, yumuşaklığını, sıcaklığını hiç aklımdan, kalbimden çıkaramamıştım. Sen hep ‘O’ olmuştun çünkü. Benim için yaratılmıştın, inkâr ettiğimde de, iman ettiğimde de öyleydin.


Sen beni bırakıyorsun şimdi. Senin için ‘O’ olmadığımı merhametini ve ilgini esirgediğin yüzüme vurarak. Acı acı konuştuğun kafama vurarak. Tavrınla, soğukluğunla, dünyanın öte ucuna giderek, kalbime vurarak.


Bugün whatsapp mesajlarımıza baktım… Bir ay önce, 25 Ekimde birbirimize öpücükler gönderiyormuşuz. Sevgi sözleri var o mesajlarda karşılıklı yazılan. Bugün sen bana bir mezar taşıymışım gibi muamele ediyorsun. 


Alas, poor Yorick. 


Alas. Poor. Yorick.


Evet Canım, Yorick.


Canım.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!