Koşu bandında haftada üç gün, 5,5- 6km hızla yarım saat
tempolu yürüyüş yapıyorum. Şişmanlamış olmamın yanı sıra epey hamladığımın da
farkına vardım, bu tempo iyice zorluyor beni. Neyse ki sağım solum adalem lifim
tutulup ağrımıyor egzersiz sonrası. Gene de yeterli görmedim bunları, kardeşime
dumbell alsam mı diye sordum, cevabı o aletleri kullanmayacağıma emin olduğu,
onun yerine yürüyüş sonrası yer hareketleri için yoga mat tavsiyesi oldu. Sözünü dinleyip yoga mat sipariş verdim, şimdi
duruyor koşu bandının yanında. Yürürken sıkılıyordum, rahmetli anneannemin fi
tarihinde bana salık verdiği günlük yedi ayetel kürsi okumak da hepi topu beş
dakikamı alıyor, baktım aletin ön paneli müsait, gittim uygun fiyata bir tablet
aldım, yürürken karşıma koyar, Monty Pyhton’s Flying Circus izlerim diye. Bir
kere dahi kullanmayı beceremedim, yok drive, yok Google play, yok dropbox,
anlamıyorum hiç birini. Sürekli bir şeylerle senkronize olmaya çalışması zaten
iyice sinirimi bozdu, fırlatıp attım bir köşeye. Koşu bandı eve geldiği günden
bu yana nutella ve çokokrem kapıdan içeri girmedi. Gün aşırı kavanoz/paket
bitiren ben, direniyorum kendimce. Üç gündür fırtına var, kesintisiz bir uğultu
dışarıda, gece uyutmayacak kadar gürültülü, güçlü, öyle ki sıkı sıkıya kapalı
pencerelere karşın, oda kapıları in-cin eğlencesine alet olurcasına
gıcırdayarak hareket halinde. Saniyelik elektrik kesintileri. Başladığım hiçbir
cümleyi bitirmek istemiyor olmam, yazdığım cümlelerdeki ruhsuzluk da cabası. Çok
sevdiğimi bildiğin A sociopath with empty
eyes/And no soul /Paranoid psychotic heart of stone/My blood runs cold
sözlerini, bilmediğini düşündüğüm I know
I must remain inside this silent well of sorrow sözleri ile harmanlayıp günlerimi
tüketiyorum. Bazı zamanlar silent well of
sorrow’dan birkaç adım uzaklaşacak oluyorum. Kendimden bahsettiğim vakitler
onlar. Ne var ki, seninle bir mutsuzluk ve ıstırap rekabetinde değilim, duyurmak,
bu sayede ajitasyon yaratıp acındırmak gibi bir gayem de yok, böyle bir şeye
cüret ya da tevessül edecek kadar kendini bilmez, terbiyesiz olduğumu düşünmen incitici.
Ama şimdi incinmekten bahsediyorum ya, sen hemen kendi yaralarını öne
süreceksindir. Vardığımız nokta böyle bir kısır döngü, Biz kaval çaldık, siz oynamadınız, biz yas tuttuk, siz ağlamadınız misali,
hani (yok öyle bir şey tabi, ama velev ki) intihar etsem ve arkamda pişmanlık
dolu bir mektupla hakkını helal etmeni yakaracağım bir mektup bıraksam sana
ulaştırılmak üzere, o farzımuhal mektubu okuyup da kendi acını gene benimkiyle
yarıştırman ve ben ölümü nefes aldığım her gün yaşıyorum, sen bir kere ölmüşsün
çok mu demen pek muhtemel. Evet, o lanet kitabın introsu gibi, ben kötü bir adamım. Suratsız bir adamım.
Hasta bir adamım. Daha da ileri gideyim; bildiğin Death on Two Legs. Ben o’yum. Her şeyim berbat. Bok, hem de
lacivert olmayandan. Özledim dese yalan, canım yanıyor diye şikayet etse sahte,
mutsuzum diye sızlansa dalga geçeceğin türden, bildiğin bok. 2,5 kilometreyi
27dakikada yürüyecek diye terden sırılsıklam olup leş gibi kokan bir bok. Elbette
sana layık değil. Nasıl, ne tür bir refleksle bilmiyorum, ama derhal bir
yarıştırma, ölçme işlemine tabi tutulup hor görülmek aptallaştırıyor beni. Acılarının
gölgesi olamayacağım doğru. Buna itirazım, isyanım yok. Birim değeri de. Ayrıca
sevgiyi paylaşamamışken acıyı da paylaşamayız. Sevmediğimi düşündüğünden acı
çekmediğim sonucuna varıyorsun. Mehmet Ağar’ın kızı öldüğünde defin sonrası mezara
çömelmiş, sel gibi göz yaşı dökmüştü. O bile acı çekiyordu o an. Mehmet Ağar
kadar bile olmadığımı düşünüyorsun belki. Yalancı bir çobandan farksızım sana
göre, hayatım boyunca rol yaptığım için, gerçeğe de itimadın yok. Halbuki ben
gerçeğin gerçek olduğunu bile
söyleyemezken, çoğu zaman sen kalbinin yol göstericiliği ile kendiliğinden
anlar, beni de uyarırdın. Çoktandır o kalpte sadece bir duvar yazısıyım, üzeri
karalanmış. Bunu biliyorum. Böyle olmasına da hak veriyorum. Fazlasını beklemek
hayalcilik olur. Ama o silik duvar yazısının işaret ettiği boktan adam kendi
çapında, kendi ölçeğinde, kendi uzamında kendi hüznünü, kendi mutsuzluğunu
yaşıyor. Yapabilir. Üstelik seninle yarışıp fotofinişe yaklaşırken burnunu
uzatma gibi bir tasası da olmayabilir. Hiçbir şeyden hazzetmeden yaşayan bir
ölü misali canı yanabilir. I don’t want, but I can. Senin acın sana, benim
acım bana. Hiçbir şey ispatlamak zorunda değilim. İstesem de yapabileceğim bir
şey değil. Sana ne yapacağını söyleyemem, ama ben kendi payıma düşeni yapacak, dua edeceğim, dışarıdaki öfkeli
fırtınaya eşlik edip.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!