Bugün saat 11am’de avukatın Bahariye’deki ofisinde randevumuz vardı.
Saat 9’da Kadıköy sokaklarını adımlamaya başladım ben. Gözümü açar açmak fırlamıştım evden. Dükkanların çoğu kapalı o saatte. Amaçsızca, ayaklarım nereye götürüyorsa oraya gittim. Vakit çoktu, işim yoktu, kafam dolu içim kaynar kazandan beterdi. Soğuk kasım ayazında aylak bir adam. Derken karşımda Çiya belirdi. Evlilik teklifime evet dediği yerdi orası, 15 Nisan 2016’da. Kendimi nasıl kaybedip yalvarırcasına konuşmaya devam ediyorduysam ilk evet’i duymamışım. Algılayamamışım. Still-Havva’nın anlattığına göre o evet dediğinde ben hala titreyip sarsılarak ağlar gibi anlatıyormuşum. Elimi tutup hafifçe uyandırmak ister gibi salladığını anımsıyorum sadece, “evet, sana inanıyorum” demişti. Masaları düzenliyorlardı, içeride – sabahın erken saatinde çorba içecek bir tek müşteri bile yoktu. Geçmişe daldım öylece. Nereye oturmuştuk diye tahmin yürütmeye çalıştım. Sokak bile sakindi daha. Sonra ayak izlerini takip edeyim bari dedim, Fazıl Bey’e yürüdüm. Still-Havva “evet, sana inanıyorum” dedikten sonra oradan kalmış, onun ev sevdiği türk kahvesi olan Fazıl Bey’e yürümüştük. Kahvelerimizi içerken Still-Havva’nın yanında annemi aramıştım, “ben evleniyorum, sevdiğim kadın teklifimi kabul etti.” demiştim. Annem şaşırmıştı, sevinmişti. Montag’ın önüne yürüdüm, kitaplarımızı alır kahve fiyatlarını astronomik yapmalarından çok önce oraya gider, hem gelip geçen insanları seyreder hem okurduk. Merhum kayınpederim Kovan’ın tahinli çöreklerine bayılırdı yaşarken, Kadıköy’e onun için gittiğim olurdu. “Öküz boku!” der gülerdi tahinli çöreğin biçimine. Karnımız acıktığında Still-Havva ile pek çok yolumuzun düştüğü lahmacuncu da boştu, o saatte kim olur zaten. En fazla çorba. Cafer Ağa Camii’nin önünden yürüdüm, Covid öncesi camide namaz etmek zorunda kaldığımda oraya giderdim, Still-Havva’nın beni beklemek için oturduğu bahçesindeki bankı seyrettim dışardan. Her sokakta Still-Havva vardı. Ben öyle yürürken avukattan mesaj gelmiş, “saat 12’de görüşelim mi” diye. Tekrar tekrar döndüm aynı sokaklarda. Görüşmeye bir saat kala belim ağrıyınca, Bahariye’ye çıktım, avukata 50 metre kala Nero var, oraya oturdum. Americano. Ayaz. Köpek gezdirenler, bebek arabaları, gençler, yaşlılar. Hemen ötedeki okuldan oynayan çocukların çığlıkları. Nero’da çalan müzik Stand By Me. Bütün hepsi tam Hamlet’in “nasıl da bütün tesadüfler aksileşiyor bana karşı” dediği türden. Yetmedi, Still-Havva arkamdan geldi, yürüyerek devam etti yoluna, kilise duvarının hemen önündeki, avukatın binasının kapısını gören bir banka geçti, oturdu. Beni fark etmemiş olabilir mi? Ya da fark edip de umrunda olmadı mı? Zaten umrunda mıyım ki? Kahveyi çok sever, bir kahve alıp yanına gidip oturduğu bankın kenarına ilişsem mi? Ya da kendi kahve karton bardağımı mı uzatsam, bölüşelim diye… Yalnız kalmak istiyor desem, zaten varlığım da yokluğum da bir onun için. Ben nefes alamazken o ders çalışıyor. Ben mezara konurken o sınavına hazırlanıyor. Serde astigmat ve miyop var, gözlerim de net seçemedi o mesafeden kitap mı açtı, telefonunu mu karıştırdı, yoksa sadece oturup boşluğa mı baktı doğrusu göremedim. Randevu saatine on dakika kala kalktı banktan, bina girişine doğru hareketlendi. Birkaç dakika sonra da ben kalktım masadan, tam 12'de ofisteydim.
Benim avukatlar bunlar. Cesur kızlar. Kahraman yürekliler. Beni bilen, tanıyan avukat arkadaşlarım bile sosyo-politik rüzgardan ürpermişler; mimlenmekten, lekelenmekten, etiketlenmekten it gibi korktukları için kendilerini aradığımda yan çizmişlerdi. Still-Havva’nın eski iş arkadaşının tanıdığının tanıdığı olan bu kızları KHK ile ihraç edildikten birkaç gün sonra buldum, gittim, hiç KHK’lı dosyaları olmadığını söylediler, doğrusu istekli de değillerdi, başlangıçta yan çizecek gibi oldular, gene de dinlediler. Çok fazla soru sordular. Aralarında değerlendirdiler. Sonra kabul. Adli olarak dava bile açılmadı malum, ihraçtan iki sene sonra ancak savcılık ifadesi verdim, o da takipsizlik. İdari dava danıştayda sürüyor. Yılda bir defa ancak görüyorumdur bu kızları. Ama o ofise ne zaman girsem devekuşu tazı gücü şerbeti içmiş gibi enerji dolarım ben; süslü, kokoş ama dev yürekli, aslan bilekli kadınların huzurunda. Bugün öyle olmadı. Olamadı. Ezik bir böcek gibi ofise sürünerek girdiğime şahit oldular. Sesi titreyen, boşanma protokolünü imzalamak için kaleme uzandığında eli zangır zangır titreyen, dudaklarını ısırıp başını yerden kaldırmayan bir adam gördüler. Gördükleri için üzgünüm. İkimize birden söyledi ama hâkim karşısında kendinden emin, kararlı, kararından ötürü pişmanlık ya da mutsuzluk duymadan rahat bir halde bulunmamız gerektiğini, yoksa boşanma kararının verilmeyebileceği ihtimalini dile getirdiğinde avukatın bu sözlerinin aslında adresi bendim. Still-Havva ise tam olarak öyleydi: Sakin, güler yüzlü, ofisin güzel iran kedisiyle oynaşacak kadar keyifli. İmzaları hayırlı olsun diyerek attık ve tekrar haberleşmek üzere ayrıldık oradan. Still-Havva okuluna, ben Eyüp Sultan’a, rahmetli anneanneme, mezarlığa.
Mezarda konuşulan mezarlıkta kalsın. Onları da buraya yazmayayım artık.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!