31 Aralık 2021 Cuma

Siktir Olmamakta Direnen Yıl Üzerine...

 Test negatif çıksa da, bütün belirtiler Havva'nın covid-19'a bulaştığı (yoksa covid-19'un Havva'ya bulaştığı mı demeliydim) yönünde. Omicron varyantının semptomları görülüyor sevgilimde, üç gündür sıkı bir izolasyon uyguluyoruz bu yüzden. İlk gün şiddetli başağrısının yanısıra halsizlik, bitmeyen bir burun akıntısı ve boğaz ağrısından şikayetçiydi, başağrısı dindi, burun akıntısı ve boğaz ağrısı da bitti sayılır. halsizlik de ilk güne nispeten azaldı ama tam manasıyla terketmedi dediğine göre. Çabuk yoruluyormuş. Test pozitif çıksaydı da ilaç verilmiyor artık, onun yerine vitamin yüklemesi ve istirahat öneriliyor. Zaten evden çalışıyordu, gene evden çalışmaya devam ediyor, yatakta 19 saat geçirme lüksü yok evimin direği zevcemin. Tabi bu arada evde ilan ettiğimiz OHAL koşullarına ne kadar ciddi bir şekilde riayet etmeye çalışsak da virüsün bana bulaşma olasılığı çok kuvvetli, ikimizin de aynı dönemde hasta olması kötü olur. O yüzden Havva'nın kullandığı vitaminleri ben de birebir alıyorum düzenli şekilde. Belki ben de hastayımdır ama belirti göstermeyen asemptomatik tiplerdenimdir, kim bilir? 


En komiği anneler. "Sakınan göze çöp batarmış."

 Bir oh olsun demedikleri kaldı. Öte yandan yemek gönderme yarışına girdiler. Rekabetleri ayrı bir eğlence konusu. 


Aşılarımız tam, bir tomar para döküp bir torba vitamin aldık, günde bir avuç tablet yutuyoruz. Daha kötü olmadan geçer gider umarım bu meret.


2021 ne menem bir seneymiş aq. 

  

27 Aralık 2021 Pazartesi

Siktir Olup Giden Yıl Üzerine...

2021 senesi de bitecek yakında. Hemen her yılın sonunda yaptığım gibi, geriye bakıp kısa bir özetini çıkarayım bende iz bırakan hususların.


Bu sene prediyabetik olduğum tescillendi; sabah ve akşam şeker ilacı kullanmak zorundalığım da öyle. Üstelik bir yıl içinde 14 kilo vermeme rağmen bu sağlık hamlesi metabolizmamda kayda değer bir düzelme yaratmadı, belki daha kötü olmamın önüne geçmiştir, orası başka. 14 kilo verince de tığ gibi olduğumu sanmayın, göbeğim görece küçüldü, belim azıcık inceldi o kadar. Baskülde 111kg çeken bir şişko iken şimdi 97kg’ye düştüm, gene şişkoyum, sadece daha az şişko. Olsun, bu gene de önemli bir hamle. Bu arada, yaz aylarında feci bir böbrek sorunu yaşadım, onca filme ve tahlile karşın net ve kesin bir teşhis koyamamıştı hekimler, en sonunda şiddetli bir idrar yolu enfeksiyonu deyip geçtiler; o süreçte günlerce ağrılar ve kaygılar beni rahat bırakmadı. Bir doktorun “işe yarar mı bilmiyorum ama bir deneyin” diye salık verdiği ilaç, her nasılsa işe yaradı ve düzeldim; çok şükür artık iyiyim, her işemeden sonra pantolonun fermuarını çekerken elhamdülillah demeyi de adet haline getirdim bu yüzden. İşeyebilmek büyük nimet valla. 


Pandemi ile ilgili olarak ne yazayım, bu sene vakit geçirmeden aşılarımı yaptırdım; salgınla yaşam çerçevesinde iki yılı geride bırakıyoruz ve virüs takipte de olsa beni henüz yakalayamadı. Gene Allah’a şükretmemeyim de ne yapayım? Kendimi korumak adına temkin ve tedbir, hayatımın her adımında kendini gösteriyor ve çoğu kişi bu konuyu abarttığımı düşünmekte, ne derlerse desinler umurumda değil: Bu tutumum hastalanmaktan beni uzak tutuyor ya, önemli olan bu. Varsın benimle dalga geçsinler. Omicron adı verilen yeni mutasyon hakkında ise ilk gelen bilgiler çelişkili ama bir yandan da korkutucu, bakalım, zaman gösterecek olayların ne şekil alacağını. Ne yapıyorsam yapmaya devam edeceğim ben. 


Bu sene yeryüzündeki en iyi arkadaşımla, biricik dostumla, biyolojik olmayan kardeşim diye bahsettiğim kişiyle, kısaca hayatımın 35 senesini kanka olarak geçirdiğim insanla tüm ilişkimi bitirdim. Evet, darbe ondan, en yakınımdan, tümüyle savunmasız olduğum, endişe etmediğim, hiç ummadığım birinden geldi; netice olarak kandırıldım, dolandırıldım, aldatıldım, aptal yerine kondum ve kendisi tarafından sikilip atıldım. Yüreğimdeki acıyı ve ruhumdaki öfkeyi ifade edemiyorum, şu anda tek hayal edebildiğim onun ölümü ve cenazesinde hoca cemaate dönüp sual ettiğinde “ben hakkımı helal etmiyorum” diye bağırmak. 


Havva hala beni kapıya koymadı, evliliğimiz devam ediyor. İşten ayrıldı bu sene, freelance olarak devam ediyor ve evimin direği, ailemizin reisi, velinimetim benim. Hep diyorum ya hayatım en doğru kararıydı, bu kadına evlenme teklif etmek. Bana evet dediği güne şükürler olsun. Meleğim o benim. 


KHK ile ihracım beşinci senesini geride bıraktı. Bir bok değilim, şöyle ifade etmek daha doğru; bok bile değilim KHK’dan sonra. Bu durum değişmiyor. Zamanın ilaç yerine geçmediği bir mesele sözünü ettiğim KHK olayı, ihraç, sıfırlanma hadisesi. 


Bu sene geçen seneden fazla kitap okudum; okumalarımda içerik ve yön değişikliği bariz bir şekilde gösteriyor kendini: Artık kesinlikle kurgu, edebiyat filan almıyorum elime, istemiyorum, hazzetmiyorum. Aslına bakarsanız eskiden de bilgiye aç biriydim, bu tutum azalmak bir yana artarak gösteriyor kendini. Gene de benim gibi boş gezenin boş kalfası birinin daha çok kitap okuması gerekirdi, orası muhakkak. 


Evet, bu yıl da bitti. Yandı bitti kül oldu. Sezen Aksu “Ne kadar söz varsa düne ait/Şimdi yeni şeyler söylemek lazım” diyor demesine, umurumda bile değil. Benim yol göstericim her daim Neyzen Tevfik'tir, O’nun rehber edinilesi sözlerini bin kere yeğlerim deniz feneri gibi: 


"Feleğin uğradımsa vartasına,

Sıçayım ağzının ta ortasına,

bunu yazsın cihan da hartasına,

Kıta'at ü bihârını sikeyim!"



Kitaplığın bir rafını bile dolduramamışım bu sene. Ama ağır, ciddi, yorucu, hazmı zor kitaplar okuyorum ya, bir de bu açıdan ele alın, hemen eleştirmeye kalkmayın beni sevimli kuzucuklarım.



24 Aralık 2021 Cuma

Baylan Üzerine...

Havva’nın ailesiyle tanıştığım o ilk günü hatırlar mısınız? 2016 senesinin Mayıs ayıydı, güneşli ama serin bir gündü, Erzurum’dan bu görüşme için bir haftalığına izin alıp ailemin yanına gelmiştim. O gün annemlerin Yeşilköy’deki evlerinden sanırım otobüsle (72T) Şişhane’ye kadar gitmiş, o duraktan Karaköy’e yürüyüp vapurla Kadıköy’e geçmiştim. Hedefim metro vasıtasıyla Küçükyalı’daki ailesiydi ama ilk tanışmaydı bu, annem söylemese de aklederdim elim boş gitmemem gerektiğini, şık olmaz, bana yakışmazdı. Kimseye yakışmaz zaten. Yolumun üzerinde Karaköy Güllüoğlu vardı ama biraz saçma olur böyle bir durumda baklava götürmek, o nedenle çikolata böyle özel olaylar bağlamında her derde deva olduğundan çikolata almaya karar verdim. Yoldayken aklıma Kadıköy’deki Baylan geldi. Böyle durumlarda Vakko ya da Pelit, hiç biri olmazsa Venüs ayarında bir şeyler tercih edilebilir, ama yolumun üzerinde Baylan vardı sadece. Saygın, diğerleri kadar popüler ya da bilinen bir marka olmasa da özel bir müşteri kitlesi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu biraz görgü – beğeni- gösteriş dengesi bir eylem. Söz gelimi önceden Nişantaşı’na gidip Godiva’dan da benzeri bir paket yaptırabilirdim ama  bu haddi aşmak olurdu çünkü ne Godiva gibi bir torba parayı vereceğim bir ürüne bir torba parayı verecek kadar param var (anlatım bozukluğunu bilinçli yaptım) ne de o kadar çok param yokken o kadar çok param varmış gibi davranmaya gereksinim duyarım. Ama Pelit ya da Vakko’dan böyle önemli bir günde -hayatımda bir kere bile olsa- çikolata paketi yaptırabilirdim pekâlâ. Yolumun üzerinde olduğunu söylediğim Baylan da onlardan pek aşağı kalmazdı hani. Neyse, tezgahtaki çalışana çikolataların likörsüz olmasını hassaten hatırlatarak hazırlattım ve paketi alıp çıktım Baylan’dan. 


Sonrasında kızı verdiler zaten.


Neden böylesine uzun uzun anlattım bu geçmiş ve gereksiz görünen detayları, şimdi oraya geleyim.


Bu akşam kayınvalidemlere yemeğe davetliydik; paşaböreği yapacağını duyan Mustang bile aşı randevusunu iptal etmişti bu paşaböreği için. Akşam yemekler yendi, kakarakikiri yapıldı, her şey güzel, neşeli geçti. Ayrılma vakti geldiğinde anneannesi Mustang’e küçük bir cam tepsi içine arta kalan paşaböreğini de koyup paketlemiş, evine gittiğinde yarın gene yesin diye. (Ne bilsin torunu değil Midilli indirecek midesine.) Özenmiş anneannesi, ne güzel. Tam torbayı torununa uzatırken müdahale ettim istemsizce, ama gayet kararlı bir ses tonuyla:


“Anne, Baylan torbası mı o? Ne aldınız Baylan’dan? Veya kim getirdi bakalım?”


Şurası su götürmez: Münasebetsiz, azıcık edepsiz ne var ki şirin bir damadım ben. Kadıncağız dondu kaldı, ne diyeceğini bilemedi, lafı geveledi azında ama cevap yok. Bırakır mıyım onu öyle?


“Yoksa bu benim evinize ilk geldiğim tanışma gününde getirdiğim çikolatanın poşeti mi?”  


Çözüldü birden; dört yıldır saklıyormuş, şimdi tam Mustang’e vereceği cam tepsi için uygun ölçülerde olduğu için sakladığı yerden çıkarmış, bunca senedir bir köşede dokunulmadan duruyormuş, hafızama da maşallahmış... Bir taraftan sitemkâr kahkahalar attı, bir yandan da özür diler gibi baktı bana. Biraz daha sıkıştırdım:


“Dört yıl geçince o günün mü özelliği kalmadı yoksa benim mi değerim düştü, damatlığım mı bitti?” dedim; ama bunları der demez fazla üzerine gittiğimi fark edip sarıldım, takıldığımı, beni her daim hoş görmese böyle sıcak davranmayacağımı ekleyip öptüm ellerinden. Hala hafızamdan korktuğunu yinelemeye devam ediyordu. 


Evimize gelmek üzere ayrıldık oradan, Mustang de bizimleydi, bizim evden de alacağı filtre kahve, diş macunu, kuruyemiş vs. dolu bir poşet var. Adam Moğol gibi, yağmalaya yağmalaya gidiyor evine. Kapıdan girer girmez bir punduna getirdim ve anneannesinin Mustang’e verdiği paşaböreği tepsisini karton poşetinden çıkardım, başka bir torbaya transfer ettik, bunu da ‘ağır geleceği, karton poşetin yırtılma ihtimaliyle’ açıkladım Havva’ya, hemen aklına yattı sevgilimin. 


Baylan poşeti yıllar sonra bende. 


Kavuştum hatıralarıma. 


Ne Baylan’mış arkadaş, bunca sene sonra!


İşte Bu!!!



21 Aralık 2021 Salı

Üç Korner = Bir Penaltı Sorunsalı Üzerine...

Bugün üçüncü doz aşımı oldum. ilk iki doz için sabırsızlık göstermiş, aşı programına dahil edilmek ve bir an evvel aşılanmak için can atmıştım, bu defa öyle olmadı; içimde huzursuz bir görev bilinciyle gittim hasteneye. Biraz 'yetmez ama evet' psikolojisini andırıyor bu psikoloji.  


Yarın aşı olma sırası Havva'da. Önceki dozlarda kayda değer bir yan etki hissetmedik, bakalım bu defa farklı olacak mı?


Delta varyantı tamam da, Omicron ne sikim bir şey acaba? 



17 Aralık 2021 Cuma

Tekrar ve Gene Coronavirüs Üzerine...

Bitmiyor. İki yıldan fazla süredir kasıp kavurmaya devam ediyor dünyayı. Devamlı mutasyon geçirdiği için de niteliği, etkisi, yayılım hızı gibi özellikleri değişime uğruyor zamanla. Hep diyorum, evrim haktır. Delta adı verilen varyant orijinal virüsten çok daha öldürücü ve hızlı yayılabilen bir mutasyonla baskın hale gelmişti dünyada, sanırım halen en çok rastlanan varyant o, ne var ki Omicron ismini taktıkları yeni model virüs bilinmezleriyle ama bir yandan da yarattığı korku iklimiyle egemenliğini ilan etmeye hazırlanıyor. Şimdilik öldürücülüğü/yaratacağı ağır hastalık etkisi hakkında yetersiz denilebilecek ilk araştırma sonuçları Deltadan dahi kolay bulaştığı yönünde bilgiler içermekte, yani yakın zamanda dünyanın hâkimi olacak; tesiri ise meçhul. Hafif geçiriliyor sanki, ama uzmanlar arasında gribe benziyor diyen de var, hiç olumlu konuşmayan da. Üstelik aşıların Delta’dan farklı olarak Omicron’a karşı koruyuculuğu neredeyse yok gibi. Gene kırk kafadan ses: Omicron’la mücadele için yeni bir aşı üretilmeli mi, bu arada daha öldürücü görünen Delta için mevcut aşılamaya devam mı edilmeli, Deltaya karşı aşı olunduktan sonra bir de Omicron’a karşı aşılanma mümkün mü, vesaire vesaire.


Bok gibi bok. 


Üstelik, Omicron’un semptomları meselenin saçmalığına tuz biber ekmek gibi: Burun akıntısı, baş ağrısı, yorgunluk, hapşırma, boğaz ağrısı. 


Delta’nın semptomları genel anlamda gribe benziyordu, ateş vardı söz gelimi, ayrıca aşırı halsizlik, göğüs ağrısı gibi belirtilerin yanında tanı koymaya yardımcı olan koku ve tat kaybı gibi ayrıntılar söz konusuydu. Buradaki nüans şu: Maske- mesafe gibi önlemlere dikkat eden biri, Delta virüsünden korunduğu gibi grip hastalığına da yakalanmadan devam edebilir hayatına. Söz gelimi, iki yıldır grip olmuyorum ben. Havva da öyle, çünkü mevcut Coronavirüsten kendimizi korumak için aldığımız tedbirler bizi gripten de koruyor.


Omicron ise grip gibi değil işte. Havva’nın başı çok çalışmaktan ötürü sıklıkla ağrır mesela, pencerede sigara içen bizler bu soğuk havalarda burnumuzun aktığına, hapşırıp durduğumuza şahit oluyoruz çok kez, zaten kendini azıcık dinleyen biri ‘akşam olsa da uyusam’ der yorgunluk hissiyle. Yani bu belirtilerin hiç birisi ‘özel’ değil. Dolayısıyla anormal bir hızla yayılmaya devam edecek bir varyant, Omicron. 


Üstelik kış geldi. İnsanlar tekrar kapalı mekanlara giriyorlar yemek, içmek için.


Üstelik bu virüs herkesi bıktırdı. Maçlar seyircili, konserler kalabalık, toplu halde bulunmaktan çekinmiyor artık insanlar.


Üstelik herkes kanıksadı ölümleri. Türkiye’de resmi kayıtlara göre her gün bir uçak dolusu insan ölmeye devam ediyor, duymazdan geliniyor. Aylardan beri dünya genelinde en çok vaka sayısı görülen listede altıncı sırayı gururla işgal ediyor ülkemiz. 


Üstelik maskeden de bıktı insanlar. 


Üstelik coronavirüs insanların gündemini terk etti. Yerini ekonomik kriz, geçim sıkıntısı ve bitmeyen politik didişmeler aldı. 


Aylardır yaşanmıyordu; bunca zaman sonra NBA’de, Premiere League’de, UEFA’da maçlar covid-19 bulaşmış oyuncular nedeniyle pek çok müsabaka ertelendi, erteleniyor. Bizde de yaşanması pek muhtemel bu gelişmelere paralel haberler. 


Tyrion Lannister nasıl bir ölüm hayal ettiği sorusuna “yatağımda, seksen yaşında, midem şarap dolu halde bir kız yarağımı emerken” diye yanıtlamıştı. 


Hepimiz öleceğiz eninde sonunda. Tyrion gibi ölmek kime nasip olmuş Allahaşkına? 


Allah çektirmesin.


Okunuşu bile tartışma konusu, tam şerefsiz. 


10 Aralık 2021 Cuma

Geyik Yaparken Ciddi Olmanın Gerekliliği Üzerine...

Metro beklerken karşımdaki reklam panosunda şunu gördüm.




Mundi, Can Yayınlarının yan kuruluşu. Popüler kitapları tercih ediyorlar, aynı kelimeyi yineleme çekincem olmadan yazayım, ‘pop’ kültür ürünlerini kendilerine hedef belirlediklerini kesim için seçip basıyorlar. Burada hiçbir problem yok. Yayıncıların politikası, okuyanı var, beni ilgilendirmez. 


Beni ilgilendirmeyecek bir başka şey de gördüğüm reklam afişindeki cümle. Snoopy gibi maceraları keyif veren pür geyikten mamul bir çizgi karakteri, Sartre ya da Wittgenstein ile espri mahiyetinde kıyaslayıp daha ön plana çıkartmaları bir pazarlama yöntemi, bu metot ‘pop’ ve geyik kavramlarıyla da paralellik arz ediyor. No problem.



Problem şu: “Wittgenstein’ı, Sartre’ı boş verin; 20. yüzyılın en büyük düşünürü Snoopy’dir.” Cümlesinin altındaki imza, Daily Mail. İngilizlerin dandik bir gazetesinin kitap tanıtımdaki cümlesini referans vermiş reklam afişini hazırlayanlar. Daily Mail. Tabloid formda satılan bu gazete hakkıda, yapılan araştırmalarda okuyucuların yaş ortalaması 58 ve çoğunluğu kadın olan bir kitleye hitap ediyor, muhafazakar eğilimde, yani aslında Daily Mail isimli gazetenin Türkiye’deki Posta ya da Takvim gibi bir şeye tekabül ettiğini pek ala söyleyebiliriz. Dolayısıyla yukarıdaki reklam cümlesini Daily Mail’e yakıştırmak pek ala mümkün. Üstelik İngiliz medya camiasında  bu karakteristik özelliklerini öteden beri sürdürdüğü, ta 1987’de çekilmiş Yes, Prime Minister dizisinde geçen ‘İngiliz gazetelerinin hangi kesimlere hitap ettiğine dair’ Jim Hacker’ın açıklamasından bile anlaşılıyor. Şöyle geçiyor konuşma:


Hacker: Don't tell me about the press. I know exactly who reads the papers. The Daily Mirror is read by people who think they run the country; The Guardian is read by people who think they ought to run the country; The Times is read by the people who actually do run the country; the Daily Mail is read by the wives of the people who run the country; the Financial Times is read by people who own the country; the Morning Star is read by people who think the country ought to be run by another country, and the Daily Telegraph is read by people who think it is.

Sir Humphrey: Prime Minister, what about the people who read The Sun?

Bernard: Sun readers don't care who runs the country, as long as she's got big tits.



İşi gücü olmayan bir adamım, üşenmeden tercümesini de yazayım bari.


Hacker: Bana gazeteleri anlatma. Gazeteleri kimlerin okuduğunu gayet iyi biliyorum. Daily Mirror ülkeyi yönettiklerini sananlar tarafından okunuyor; The Guardian aslında kendilerinin ülkeyi yönetmesi gerektiğini düşünenler tarafından okunuyor; The Times’ı okuyanlar bizatihi ülkeyi yönetenler,  Daily Mail’i okuyanlar da ülkeyi yönetenlerin karıları [eşleri]; Financial Times okuyanlar ülkenin sahipleri; Morning Star okuyanlar ülkenin başka bir ülke tarafından yönetilmesi gerektiğini düşünenler ve Daily Telegraph okuyanlar ülkenin zaten başka bir ülke tarafından yönetildiği kanaatinde. 


Sir Humphrey: Başbakanım, ya The Sun okuyanlar?


Bernard: The Sun okuyanlar iri memeleri olduğu müddetçe ülkeyi kimin yönettiğini umursamazlar.



İri memeleri bir kenara bırakalım. Onlar The Sun gazetesini okuyanlar. Biz burada Daily Mail’i konuşuyoruz. 1987’den beri tarzı değişmeyen bir gazete. Neticeye gelelim. 


Bu noktada bir İngiliz gazetesinin (o gazetenin okuyucu profili, haber değeri, siyasi ve sosyolojik yönelimleri dikkate alınmadan) yorumu, Türkiye’deki okur profilince ne derece biliniyor ki kitap satışlarını etkileyebilir? Okuyucu nasıl yönlendirebilir? Yönlendirebilir mi? Snoopy’yi bilen biliyor, seven seviyor zaten, bir de İngiliz gazetesinin yorumu, temayülü arttıracak bir husus mu? Yoksa sadece ve sadece ‘İngiliz basınında böyle bir yorum çıkmış, bal tam sana göre bu kitap’ mı demek istiyor reklamcılar? Her İngiliz gazetesi saygın mıdır? Söz gelimi bir Arap ya da İsviçreli, Orhan Pamuk’un bir kitabı hakkında Yeni Şafak’ta, Aydınlık’ta veya Hürriyet’te birbirinden çok farklı değinilere rastlayabilir; bu mudur yani? Veya sadece ‘yabancılar bile böyle düşünüyor’ vurgusuyla Batı hayranlığı gölgesi mi düşüyor bu reklam afişine?


Daily Mail ne aq. The Times yazsa anlarım. 


Not 1: Ne kadar boz gezenin boş kalfasıysam artık, böyle saçma sapan bir konuda zamanımı saçma sapan bir şekilde harcayıp saçma sapan bir yazı zırvalayabiliyorum.

Not 2: Esas, az evvel denk geldiğim aşağıdaki resimde görülen haber hakkında yazmam gerekirdi, ama siktir et Arapları... Develerini de... Develerine de... 







9 Aralık 2021 Perşembe

Wikipedia'da Sörf Yapmanın Tehlikeleri Üzerine...

Bloga bir şeyler yazmak için girmiştim, derken iki aşağıdaki yazıya gözüm ilişti, yani Mustang’in yeni sevgilisiyle ailece tanıştığımız akşam üzere, onlar gittikten sonra bloga karaladıklarıma. O yazıda blogta kızcağızdan bundan böyle (eğer bundan böyle diye bir şey olursa) ‘Midilli’ diye bahsedeceğime değinmiştim.


Derken bir soru işareti: Biz Türkler neden Yunanlıların veya Fransızların, İtalyanların, İngilizlerin ve  pek çok başka milletin Lesbos/Lesbo dediği Anadolu’nun burnunun dibindeki bu adayı Midilli diye isimlendiriyoruz ki? Bilmiyorum. İnsanı öğrenmeye sevk eden, merak duygusudur. E o zaman açtım Wiki’yi, Midilli maddesine baktım, öğrenmek için, meselenin çözümünü okuyayım, anlayayım diye. Meğerse Midilli ismi, adanın en büyük şehrinden geliyormuş, ingilizcesi Mytilene’miş o yerleşim biriminin; Yunancası da Mitilini şeklinde okunuyormuş. Diğer bir değişle dünyanın geri kalanı bu koca adayı Lesbo/Lesbo, insanların yaşadığı şehri de Mitilini ve benzeri adlarla isimlendirirken, bizim millet adaya da sözünü ettiğimiz şehre de Midilli demiş. Tuhaf ya da anlaşılmaz değil. Merakım giderildi, öğrenmiş oldum.Güzel.


Mytilene maddesinin yazılı olduğu sayfayı kapatmadan evvel şöyle bir aşağıya doğru göz atarken bir çizime denk geldim, “Mytilene of Pittacus” diye biriymiş, Yedi Yunan Bilgesinden biri olarak geçiyormuş, Socrates’ten de neredeyse bir buçuk asır evvel yaşamış anladığım kadarıyla. Yedi Yunan Bilgesi kimlermiş aq, acaba hangilerini tanıyorum, ne kadar tanıyorum diye bu kez o linke tıkladım. Kıytırık Türkçe anlatımını yok saydım, İngilizcesine devam ettim. Bildiğim üç kişi var; Thales, Solon ve Chilon. Mytilene’li Pittacus’tan da diğerlerinden da habersizim, isimlerini duymadım bile. Neyse. 


Thales of Miletus (c.  624 BC – c. 546 BC) is the first well-known Greek philosopher, mathematician, and astronomer. His advice, "Know thyself," was engraved on the front facade of the Temple of Apollo in Delphi.

Pittacus of Mytilene (c.  640 BC – c. 568 BC) governed Mytilene (Lesbos). He tried to reduce the power of the nobility and was able to govern with the support of the demos, whom he favoured.

Bias of Priene (fl.  6th century BC) was a politician and legislator of the 6th century BC.

Solon of Athens (c.  638 BC – c. 558 BC) was a famous legislator and reformer from Athens, framing the laws that shaped the Athenian democracy.

The fifth and sixth sage are variously given as two of: Cleobulus, tyrant of Lindos (fl.  c.  600 BC ), reported as either the grandfather or father-in-law of Thales; Periander of Corinth (b. before 634 BC, d. c.  585 BC); Myson of Chenae (6th century BC); Anacharsis the Scythian (6th century BC).

Chilon of Sparta (fl.  555 BC) was a Spartan politician to whom the militarization of Spartan society was attributed.



Wiki’ye bu maddeyi yazana da helal olsun, her bir ismin yanına, tek cümleyle neden bilge olarak görüldüklerini ve bu listede yer aldıklarına dair kısaca değinilmiş. Mytilene’li Pittacus’u aradı gözlerim, soylu sınıfla derdi olan, avamın götünü kaldırmaya kendini adamış demokrat kılıklı bir şaklaban olduğunu okudum, ‘aq salağın’ dedim, geçtim. Bu defada öteki kişileri öne çıkartan eylemleri/düşünceleri neymiş diye baktım; en başta Thales var, demiştim ya, biliyorum bu adamı diye, karşısında bilinen ilk Yunan filozof, matematikçi, astronom olduğu yazıyor. İçimden ‘Mısır’a gitti, her boku oradaki rahiplerden tahsil etti, eğitimini tamamladı, sonra tersine beyin göçüyle ülkesine döndü, cahil Yunanlılara öğretti, bilgeliğine tüküreyim intihalcinin’ diye yıldırım hızıyla düşünceler geçerken “Kendini Bil” vecizesinin Thales’e atfedildiğine rast geldim. Hayda... Bu laf Socrates’in değil miydi lan? Bir de üstelik en önemli kehanet tapınağı olan Delfi/Delphoi/Delphi şehrindeki Apollon Tapınağının girişindeki avludaki sütunda yazılıymış bu. Antik Yunan dünyasında mabedlerin mabedi diyebiliriz Delphi tapınağına. Ama dediğim gibi, bu söz Socrates’e ait diye biliyordum ben, meğer bir sürü kişi varmış ilk defa söylediği var sayılan; Socrates, Solon, Chilon, Heraclitus, hatta bizim Mytilene’li Pittacus bile, ve tabi Pythagoras. Neyse. Delphi’deki tapınakta,  Bu vecizenin, yani “Kendini Bil” emrinin yazılı olduğu avludaki sütunun üzerinde iki özdeyiş daha varmış, oldu mu üç vecize:


Know thyself - Kendini Bil.

Nothing in excess - Aşırıya Kaçma.

Surety brings ruin- Bağnazlık Yıkımdır.


Bunların başka türlü tercümeleri pekala mümkün;  mesela ‘kendini tanı – haddi aşma- hiçbir şeyde kesin yoktur’ gibi de çevirebiliriz, ‘nefsini çöz- dengeni koru- emin olmak yıkıcıdır’ şeklinde de, ve daha bir dünya türevi olabilir. Her neyse, bunlardan en dikkat çekici görünen ise (tabi benim için) üçüncü sıradaki Surety Brings Ruin sözü; fanatikliğin, tek doğruculuğun, müsamahasızlığın, otoriterliğin, hatta kelimenin en doğru anlamıyla faşizmin belki de tarihte yazılı ilk eleştirisi bu laf. Vay be. Link vardı, tıkladım, bakalım bu defa nereye gidecektim? ‘Fallibilism’ diye bir maddeye attı wikipedianın bu cümleye verdiği referans, hadi bakalım, hiç duymadığım bir kelime çıktı karşıma. Sözlüğe baktım, “bilginin kesinliğinin imkansız olduğu doktirini, yanlışlanabilirlik” cevabını verdi sözlük. Wiki’ye döndüm, satırlar Karl Popper’a çıkardı yolu. “Açık Toplum ve Düşmanları” kitabından değiniler... 


Ulan Mustang’ın Midilli’sinden ne ara Karl Popper’e geldim? 


Merak güzeldir.


Yıllar evvel Karl Popper’in “Tarihselciliğin Sefaleti’ni elime almış, ama çevirisi yüzünden okumayıp bir kenara atmıştım. Bir ara bu kitaba göz atayım bari.


Ne Midilli’ymiş be.


Ta en başta dedim ya, bambaşka bir yazı karalamak üzere burayı açmıştım halbuki. Havva’nın beş aydır Almanca dersi almasını, acaba benden gizli bir gündemi var da o berbat dili konuşabilecek seviyeye geldikten sonra kocişini terk edip Almanya’ya yerleşmeye niyeti mi var endişesine bağlayacaktım. 


Havva’nın beni sevdiğini biliyorum ama işte, o malum sütunda yazıldığı gibi, ‘emin olma, yamulursun.’


Endişelerim var ama gene aynı sütuna not düşmüşler, ‘abartma.’


Bana ne kadar çok saygı duyduğunu defalarca dile getiren bu güzel kadına devamlı aslında bir bok olmadığım cevabını veriyorum, ne var ki ‘kendini bil’ demiş Thales, o sütuna da bunu kaydetmişler işte.


Socrates’in o laf ya. Ben öyle biliyordum. 


Bu arada, Pythagoras da pek gizemli bir adamdır, hayatında uzunca bir Mısır dönemi olanlardan biri, Toth’un rahiplerinden neler sızdırdıysa kârdır tabi. 


Bu kadın neden Almanca öğreniyor ya?????????????????


Neyse. Belki sadece öğrenmek istiyordur; gizli bir gündemi yoktur. 


Offff. 




...ve St. Paul gelir, Hristiyanlık öğretisini vaaz eder, böylece 'bilgelik' sona erer. Artık "surety brings ruin" çağı başlamıştır, hristiyanlık öğretisinden başka her şeyin köküne kibrit suyu sıkma vaktidir. Tablonun ön planında yakılan kitaplara bakın, şekilleri görün. Kucaklarında kitap taşıyanlara, özellikle soldakinin sayfaları parçalarken takındığı öfkeli vecd haline dikkat edin. Kesin bilginin zaferi. Acayip kesin. (Hristiyanlığa laf etmiyorum, fanatik doğruculuk burada değindiğim husus.) 



Yalnız kabul edin, çok ilginç bir blog yazısı oldu bu. Bir gün birisi okursa hakkımda çok karmaşık düşüncelere sahip olacak. 


3 Aralık 2021 Cuma

Floki'nin İsyanı Üzerine...

Havva Almanca dersleri için Moda’daya gidiyor haftanın iki günü; ben de o günlerde Kadıköy’e geçip Montag’ta oturmayı adet edindim o sayede. Çalışanlar da tanıdı beni, siparişimi tahmin ediyor artık. Öğleden sonra gene oradaydım, alışılmış olduğu üzere kitabımı americano içerken okumak üzere balkon tarafına konuşlandım. İnsan başını kaldırdığında çevreyi, Kilisenin önündeki küçük ama canlı meydanı izleyebiliyor orada. Sipariş verdiğim kahveyi beklerken bir yandan arkamda oturan çiftin fısıltılı da olsa sinir katsayısının yüksek olduğu hissedilen konuşmalarını yarım yamalak duyuyordum, meydanda dolaşan tiplere de kayıtsızca göz atıyordum zaman geçireyim diye. Derken bir şey oldu, dünya, evren, ışık, düşünce, kuşlar, sesler... her şey yok oldu. Neringa’nın tıpkısı bir melek süzüldü meydandan aşağıya doğru, üzerindeki siyah tişört, daracık jean, önü açık trençkot büyüleyici fiziğini saklamak bir yana daha da belirgin hale getiriyordu, muhteşem güzelliği yok edici bir melek gibi kendisinden başka tüm uyarıcıları sorgusuz sualsiz kapı dışarı etmekte zorlanmıyordu; olağan üstü bir yaratıktı özetle. Paralize olmuş halde baktım, baktım, bir kaç saniye sonra gözden kayboldu, ben onu hayalimde seyre devam edecektim güya, ne var ki tam o sırada ters istikametten bir kadının, iki ufak veletle söylene söylene yürüdüğünü fark ettim, istem dışı onlara bakarken kadın daha küçük olan çocuğa benim duyabileceğim kadar yüksek bir sesle “annecim, lahmacun yemek istiyor musun, istemiyor musun, söyle artık” diye azarlarcasına sordu, 5-6 yaşlarındaydı çocuk, durdu, o durunca annesi ve abisi de duraksadı, ikisine bakıp ağlama taklidi yapmak için gözlerini ovuşturarak oyuncak istediğini söyledi. O kadının nasıl olup da bu şerefsiz velede bir tokat patlatmadığına şaşarken, saç ektirme tedavisinde oldukları kafalarının yaralı derilerinden ve siyah bandanalarından aşikar, esmer tenli üç uzun boylu adam ellerinde alışveriş poşetleri, şaşkın ve ‘daha ne alabiliriz acaba’ bakışlarıyla sağa sola baka baka geçtiler yanlarından. 



Bütün bu anlattıklarım bir dakikadan daha kısa sürdü, o meydan hareketliliğiyle ve çeşitliliğiyle insana sıkılma ihtimali tanımayan türden renkli bir insan yelpazesi sunuyor. Geçen defa da fil gibi şişman bir kızın martı scooter’la giderken yaşlı bir adama çarpıp yere devirişine tanık olmuştum. Erkek olsaydı kesin dayak yerdi. Bence kıza çok yumuşak davrandılar, bir kaç küfürle yetinip yollamışlardı brontozor kılıklı geri zekâlıyı. Neyse. Sigaramı yaktım, Neringa benzeri hurinin etkisi henüz dolaşım sistemimden ve hayal dünyamdan çıkmamışken kitabımı açtım, o sırada kahvem geldi, okumaya başladım keyifle. Ulu’l emr bahsi, islam tarihini, siyasetini ve sosyolojisi (sosyopolitik desem de olurdu) anlamak isteyen birinin mutlaka bilmesi gereken konular arasında önemli yer tutar bu konu. Bıraktığım yerden okumaya başladım: 


“Kuşkusuz, bu kamplaşma sürecinde Havaric ve Şia’nın anılan düzlemdeki aşırılıklarının kamu vicdanında uyandırdığı ciddi rahatsızlığın arabulucu bir düşünceyi doğurması kaçınılmazdı. İşte bu rahatsızlığı teskin etme vazifesini üstlenen ve İslam ümmetinin birliğini korumak amacını güden düşünce, “irca’” adıyla ortaya çıktı. İrca’ fikrinin temel temsilcileri olan alimler Havaric, Şia ve Emevilerin hepsinin mümin olduğunu, bunlardan bazısının doğru, bazılarının da hata yaptığını, ancak hangisinin isabetli, hangisinin isabetsiz olduğunu tayin noktasında kesin kanaat belirtmekten kaçınarak, büyük günah işleyen kimsenin hükmünü askıya alma fikrini benimsediler. Bu görüşlerinden dolayı ilk Mürcîler, Sünni düşüncenin ilk öncüleri oldular ve böylece tebcil edilmeyi hak ettiler. 

Ne var ki, III/IX. yüzyıldan itibaren Ehl-i sünnet ekolünün oluşmasını sağlayan bu orta yolcu muhafazakâr anlayış, zamanla nazarî ve doktriner bir ilke haline geldi. Bu ilkeye göre her ne kadar günah içeren bir emre itaat etmek zorunluluğu yoksa da, yöneticiye, zalim de olsa itaat etmek gerekmekteydi. Bu ilkenin pratikteki diğer bir tezahürü de yukarıda İbn Abbas’tan nakledilen rivayette bizzat Hz. Peygamber’e atfedilen zulme karşı sabır stratejisinde ifadesini buldu. Siyasal otoriteye itaatte devamlılığı ve ona başkaldırmamayı öngören bu sabır anlayışı, bilahare Sünni düşüncenin siyasal otorite karşısındaki tavrının alamet-i farikası ve onun ayrılmaz bir parçası oldu. Öyle ki, ilk dönemlerde, en güzel ifadesini Hasan el-Basri’nin (ö.110/728) Emeviler karşısında sergilemiş olduğu muhalefette bulan ve Müslüman kanının heder olmamasına yönelik haklı duyarlılık ile ayaklanma hususunda temekkün şartının tahakkuk etmemesinden kaynaklanan bu pasif protesto/sivil itaatsizlik tavrı, zamanla yedeğinde ahlaki yozlaşmayı getiren bir siyasi oportünizme, dolayısıyla mevcut yönetimi her halükarda meşrulaştırma gibi talihsiz bir telakkiye dönüştü. Emevi ve Abbasilerin baskı politikalarına karşı muhalefetini açıkça ortaya koyan İmam Ebu Hanife’nin (ö. 150/767), zalim ve fasık olan bir kişinin, halife olmak şöyle dursun, şahit bile olamayacağına ilişkin görüşü, kendisinden sonraki bazı Hanefî alimleri tarafından ters yüz edilmek suretiyle statükocu bir anlayış çerçevesinde doktrine edildi.”


Nefesim kesilerek okurken, tam o sırada telefonuma bir son dakika mesajı geldi haber sitesinden.





Kitabı bıraktım. On sene hapis cezası ile çarptırılmış birinin nasıl olup da tutuklanmadığını, serbest bırakılabildiğini idrak etmeye çalıştım tekrar gözlerimi gelip geçenlere çevirerek, ama bu defa dalgın dalgın baktım meydana. Sosyal medyayı uzunca bir zamandır meşgul eden bir davaydı, sosyal medya ahalisinin gazına gelmem, o kadar çabuk gaza gelmem ve kafam çalışıyor çok şükür, neticede davanın detaylarını da bilmiyorum – onlar da bilmiyor zaten, lakin eğer mahkeme yargılama sonunda sanık pozisyonunda olan kişiye on sene hapis cezasına hükmettiyse suç var ve sabit demektir; e o zaman nasıl olur da bu kişi, yani şüpheli, yani sanık, sonrasında suçlu, en nihayetinde mahkum edilen kişi hapse girmek yerine tutuklanmadan bırakılabilir? Suç var ama ceza yok yani. Daha kahvem bile bitmemişti, kitabı da kapattım. Ense kökünden bir baş ağrısı önce misafir sonra musallat oldu ardından. Floki’nin Valhalla zannettiği İzlanda’daki karanlık bir mağaranın dibinde devasa ıstavrozla karşılaştığı hal gibiydi durumum.



Havva gelene kadar bağırmak, haykırmak istedim durdum.



Nihayet geldi, elimden tuttu, eve doğru yola çıktık beraber. Yol üzerindeki marketten sabah için kaşar peynir aldık, eve vardık, yemek, türk kahvesi vs. Kediyi sevdim, Beşiktaş’ın maçını izledim, dört maçtır puan alamayan takım bu defa güç bela bir puan kazandı rakibinden, kedi bacağımı tırmaladı, annemlerle konuştum. 


Ama hala başım, ense kökünden tepedeki kel boşluğa dek yayılan bir ağrının taarruzu ve tasallutu altında. Geçmiyor. On sene hapis cezası alan, ‘ölüme sebebiyet verme’ suçundan mahkûm edilmiş birisi dışarıda serbest, dolaşıyor. 



Havsalam almıyor.


Başım ağrıyor. Geçmedi bir türlü. 


26 Kasım 2021 Cuma

Mustang ve Midilli ile Kaotik Bir Akşam Üzerine...

İki gün önce Havva’nın doğum günüydü. Düzenlenen şenliklere katılmak üzere uzun zaman sonra bize gelen Mustang, yalnız kaldıklarında anneciğine yeni kız arkadaşından bahsetmiş bu defa. Havva’nın benimle paylaştığına bakacak olursak kıza körkütük âşık olmuş, henüz sadece üç hafta evvel tanışmış olmalarına rağmen oğluşu rüya aleminde gibiymiş, ilişkileri bozulacak diye çok korkuyormuş, hele kendi bir hata yapar da ya bir çuval inciri berbat ederse diye uykuları kaçıyormuş. Gençlik, ilk aşk, ilk heyecan böylesine tuhaf duygular yaratıyor; sevimli geliyor kulağa bir yandan. Havva bana bunları biraz garipsemiştim; “bir erkek (20 yaşında, oğlan çocuğu gözüyle bakamayız artık) annesine gelip tanışalı üç hafta anca olmuş sevgilisinden niye bahseder ki? Bu biraz tuhaf bence. Anneye anlatılabilecek türden bir ilişki çok daha uzun süreli yaşanmışlıkta, daha sağlam temellere ve kuvvetli bağlara ihtiyaç duyan bir birliktelik olmalı diye düşünüyorum” dedim şaşkınlığımı gizlemeyerek. İtiraz etti, öyle değilmiş, ailelere güvenen çocuklar böyle yaparmış. Hiç uzatmadım, peki deyip geçtim. Kız çocuklarını bilemem, erkek yaklaşımı o kadar da ‘açık’ değildir böyle işlerde; en azından -sadece kendi adıma değil- erkek milleti adına biraz da genelleyerek konuşuyorum tabi, erkeklerin çok ciddi ve kararlı bir durum yoksa anne-babalarıyla böyle konuları paylaşmayacağına eminim. Çok ciddi ve kararlı vurgusu yaptım; bunlar ilişkinin yayıldığı zamana ve iki kişinin hayalleriyle gelecek beklentilerinin paralelliğine bağlı, çiftin birbirlerini tanımaları doğrultusunda söylüyorum. Sonuçta Havva sormuş Mustang’e, “kız hangi bölümde okuyor?” Mustang bunu bile bilmiyormuş! Bir şeyler gevelemiş, susmuş. Neyse, ben karışmam, Havva ve oğlu arasında gayet özel bir mesele dedim, uzatmadım hiç.


Bu gün Mustang Havva’yı aramış: İki gün önce geldiğinde bizde unuttuğu telefon şarj cihazını almaya gelecekmiş. Bu normal, Yemeğe de kalmak istiyormuş. Tamam, buyursun, bu da normal. Ne var ki, kız arkadaşını da getirmek ve bizimle (BİZİMLE!) tanıştırmak istiyormuş.


Haydaaaaaaaaaaaaaaa...


Havva ne desin, gelmeyin denmez ki, peki demiş, “bekliyoruz yemeğe.” Ama O bile gerildi haliyle.


Bu akşam yemeğinde hep beraberdik. 


Nasıl, ne alaka diye sormayın. Mustang’in delice tutkun olduğu kızla beraber sofraya oturduk, sonrasında Türk kahvelerimizi ve filtre kahvelerimizi içtik, bu arada kız fotoğraf albümlerini masada gördü, onlara bakıldı, sohbet edildi, geyik yapıldı, bitti. İki saat sonra gittiler.


O kadar saçma sapan bir şeyden bahsediyorum ki ne yazsam olayı tam manasıyla tasvir edemem. Evde olmamayı bin kere tercih ederdim, Havva+Mustang+Kız oturup gevezelik ederlerdi, ama Mustang benim de illa evde olmamı istedi.


Açıkça yazayım: Buradaki en büyük sorunun Mustang’in özgüven probleminden kaynaklandığını düşünüyorum. Su katılmamış bir gerizekalı olduğuna dair pek çok blog yazısı karaladım burada, gene de pek çok akranından daha aklı başında, aynı zamanda terbiyeli ve vicdanlı bir tip. Fakat göz ardı edilemeyecek türden özgüven sorunu yaşıyor; asla tamir edemediği bir problem bu. Onay ihtiyacı. Güya alabildiğince özgür ve kimseye hesap vermeyecek, eyvallahı olmayan bir karaktere sahip, öte yandan hep bir tasdik edilme ve cesaretlendirilme gereksinimi duyuyor.


“Sırılsıklam âşık olduğum kız bu. Beğendiniz değil mi?”

“Bu birlikteliğin üzerine titriyorum, sizce haksız mıyım?”

“Çok tatlı ve şeker biri olduğunu gördünüz mü?

“Bana yanılmadığımı söyler misiniz?”



Şunu açık yüreklilikle ifade edeyim: Mustang tarzı erkekler çok sürünürler bu hayatta. Çünkü kendi gibi zayıf kişilikli adamları bir yandan pohpohlayıp bir yandan da parmaklarında oynatabilme becerisine sahip, yaşları 18-45 arasında değişen milyonlarca evil angel kadın var bu gezegende yaşayan. 


Hepsini bir kenara bırakın.


Ben nasıl bir karanlığın içine düştüm, benim ne işim vardı bu akşam Mustang ve kız arkadaşının karşısında?!


Lisedeyken Havva’nın yerine veli toplantısına gittiğim zaman da kendimi çok rahatsız hissetmiştim aslında, ama o gün istisnasız bütün öğretmenlerinin şikayetlerini not alırken ben de Mustang’i hocalarına şikayet ediyordum bir yandan. Bu akşam yaşadığım tecrübe ise onunla mukayese edilmez. 


Yarın arayıp sorar; “nasıl buldunuz Midilli’yi?” (İlerde tekrar kız arkadaşı hakkında yazacak olursam, Midilli olacak adı. Zaten minyon da bir şey. Minyon ama, Mustang’i esir almış!)






Havva da şaşkın. Gittiklerinde birden sinirleri boşalmış gibi oldu, eli ayağı titredi. Kızdan hoşlandı, doğal, rahat ve ‘yüksek özgüvenli’ olduğunu düşündüğünü söyledi ama...


Ama...


Biz neden tanıştırıldık bu kızla ya!?


23 Kasım 2021 Salı

Eniştemin Öforisi ve Canetti'nin Tespiti Üzerine...

Bundan yirmi yıl önceydi, 2001 senesinin bir şubat günü, devletin en üst düzeyinde yapılan kapalı toplantılardan birinde dönemin cumhurbaşkanı tartıştığı dönemin başbakanına anayasa kitapçığı fırlatmıştı; şiddetli tartışma sırasında toplantıya katılan bir bakan da aynı anayasa kitapçığını bu defa cumhurbaşkanına fırlatmış, kavgayla biten toplantının ardından başbakan basın mensuplarının karşısına geçerek “bu bir devlet krizidir” ifadesini kullanmıştı. Ülke ekonomik ve siyasi bir ateş çemberinden geçiyordu o zamanlar; yolsuzluklar, hukuksuzluklar her kesimden insanı artık nefes alamaz hale getirmişti. Ülke ölüyordu, millet nefes alamıyordu. Nepotizm, siyasi soygunlar dayanılmaz hale gelmişti. Öfke doluydu insanlar. İşçiler, memurlar ve üniversite öğrencileri tepkilerini öteden beri üstelik artan bir kararlılıkla gösteriyorlardı zaten, ama “bütün kesimler” derken sözünü ettiğim daha geniş halk yığınlarına da sıçradı alevler. Barut gibiydi insanlar. Söz gelimi, yukarıda değindiğim “devlet krizi”nden sadece iki ay önce polisler bile hükümet aleyhine günler süren gösteriler yapmışlardı. Unutmuyorum o günü, evimiz Vatan Caddesine üçüncü binaydı o vakitler, henüz ayrı eve çıkmamış, ailemle yaşıyordum. Odam da caddeye bakıyordu. Bir sabah uğultulu bir sesle, sanki slogan atılıyormuş gibi bir gürültüyle uyandım odamda. Milli bayramlardan alışıktım böyle şeylere, Vatan Caddesinde olurdu tankların geçişi, askerlerin yürüyüşlerü ama aralık ayında bir milli bayram yoktu ki. Kalkıp pencereyi açtım, caddeye baktığımda rüya görüp görmediğime emin olamadığım sürreal bir haldi yaşadığım: Kalabalık bir polis grubu caddenin (Vatan Caddesinden bahsediyorum, inanılır gelmiyor değil mi?) trafiği kesmiş, hükümet aleyhine var güçleriyle haykırarak yürüyordu. İnsan böyle bir şeyi tahayyül bile edemez. Polislerin bu eylemi daha sonra başka şehirlere de yayıldı, pek çok şehirde hükümeti protesto eden eylemler düzenledi polisler. Sebebini daha sonra öğrenmiştim: Gaziosmanpaşa’da çevik kuvvet ekibini taşıyan otobüse bir terör saldırısı düzenlenmişti, şehitler vardı, polislerin ise kendilerini koruyabilecekleri, kullanabilecekleri ‘düzgün’ silahları yoktu. Yeni silah alımı için yapılan ihaleler ekonomik gerekçelerle başarısızla sonuçlanınca devlet depolardaki (çakaralmaz derler ya, o hesap) kırıkkale marka eski silahları geçici süreliğine yeni mezun polislere vermişti. Özetle devlet, hazinede para olmadığı için güvenlik teşkilatının güvenliğini sağlamaktan bile acizdi. Ama dediğim gibi bir yandan da ülkenin kaynakları birilerince soyuluyordu. Bu bahsettiğim olay da 2000 senesinin Aralık ayında yaşandı. Ülke kaynayan bir kazandan farksızdı, halk da o kazanın içinde delirmek üzereydi işte. En başta değindiğim anayasa fırlatma krizi, bu kazanın altındaki alevleri çılgınca körükledi. Doğru mu hatırlıyorum diye baktım, üç aşağı beş yukarı evet, hafızam beni yanıltmıyor, (henüz liradan altı sıfır atılmamış olan) o günlerde dolar 680,000TL civarındaydı, dönemin başbakanının anayasa fırlatma olayının akabinde yaşananların devlet krizi olduğunu basına düşüncesizce ifşa etmesinden hemen sonra ise dolar bir anda döviz bürolarında iki misli yükseldi, 1,200,000 satılmaya başladı. Fakat bu da sürmedi, hemen döviz büroları kepenk indirdiler. Ticaretin genel kuralıdır, bir malı satmaktan daha önemlisi, o malın yenisini alabilmektir. Fiyat kaosu ve belirsizlik endişesi insana kepenk indirir. Doların bir günde iki misli arttığını hayal edin. Bunun dehşetini kuru kuruya idrak etmek mümkün değil. Zaten burnundan soluyan halk bir gecede %50 fakirleşir. Alım gücü düşer. İthalatı her zaman ihracatından fazla olan bir ülkede ekonomik gösterge döviz, özellikle de dolardır. İşte o gün dolar iki katına kadar yükseldi serbest piyasada. (Resmi işlemlerde 1,000,000’u geçmesi birkaç gün sürdü. Devlet kabul etmek istememişti acı gerçekleri sanırım.) Bütün göstergeler alt üst olunca esnaf da delirdi, iki ay kadar sonra bu defa bütün ülkede esnaf yürüyüşleri, hem de çok sert ve şiddetli bir şekilde yaşanmaya başladı. 


Bu blog yakın tarih anlatısı olsun amacıyla yazılmıyor. Ekonomist de değilim ayrıca. Sadece, yaşım gayet güzel yetiyor bazı şeylere ve kimi detayları google’dan teyit ederek buraya düşeyim istedim. Yoksa anlatacağım, her zamanki gibi kendi hikayem. Sözünü ettiğim ‘anayasa kitapçığı fırlatma’ gününe geri döneyim.


O akşam Türk halkı nefes alamıyordu. Tevfik Fikret’in ifadesiyle ‘maşer-i millet boğuluyordu.’ Ölü toprağı değildi üzerine serpilen, bizzatihi beton dökülmüş gibiydi insanların üzerine. Paranın değeri, aslına bakarsanız insanın değeridir. Elias Canetti bunu çok güzel açıklar: “Enflasyon, insanların ve para birimlerinin birbirleri üzerinde tuhaf etkileri olduğu bir cadı kazanı olarak adlandırılabilir. Biri diğerinin yerini tutar, insanlar kendilerini paraları kadar ‘kötü’ hissederler, ve bu giderek daha da beter olur. İnsanların hepsi, hep birlikte enflasyonun merhametine kalmışlardır ve kendilerini eşit derecede değersiz hissederler. Enflasyonda, kesinlikle hedeflenmemiş ve herhangi bir ölçüde kamusal sorumluluğu olup enflasyonu öngörebilecek insanları bile korkutacak kadar tehlikeli şeyler olur. Bu durum ikili özdeşleştirmeden kaynaklanan ikili bir değer yitimi yaratır. Birey, değerini düşürülmüş hisseder, çünkü güvendiği ve kendisini özdeşleştirdiği birim, değer kaybetmeye başlamıştır.(...) Hiç kimse başına gelen ani değersizleşmeyi hiç bir zaman unutmaz, çünkü bu çok acı veren bir deneyimdir.” Tam o hesap, unutulmayacak haftaların, günlerin arasında, tam da olayların zirve noktası başbakanın ‘bu bir devlet krizidir’ cümlesini sarf ettiği gündü. Ülke bir cenaze evinden farksızdı. Herkesin cüzdanı yarı yarıya boşalmıştı ve bir gün sonrasının belirsizliği kalplere korku salıyordu. Bizim ev öyleydi, eminim çoğu evdeki hava bundan farklı değildi: mutsuzduk, ümitsizdik, karamsardık, kaygıya batmıştık ve kendi geleceğimizi, yakınlarımızdan kimlerin iflas edeceğini, önümüzdeki günleri düşünüyorduk. Neşe terk etmişti evleri. Derken, geç olmayan bir saatte zil çaldı. Kapıyı açtığımda eniştemi gördüm karşımda. Teklifsiz, hatta patavasız biri olmuştur her zaman, hemencecik girdi içeri. Enerjisi dikkat çekiciydi o sırada. Hiç bir şeyi abartmıyorum, eğer biri bir gün bunları okursa sakın mübalağa ettiğimi sanmasın, haksızlık eder bana. Eniştem salona geçti, ben, annem ve babam da peşi sıra gittik, koltuklara oturduk. Daha ilk anda taban tabana zıt ruh hallerimiz belli ediyordu kendini. Fazla gevezelik etmeye gerek görmeden hemen konuya girdi, bana dönerek “seni götürmeye geldim, hadi kalk giyin, sana güzel bir takım elbise alacağım.” Evinde bir haftadır yedi cüce Amerikalı olduğunu ama İngilizce bilmedikleri için iletişim kuramadıklarını, bana ihtiyacı olduğunu söyleyip beraber gitmeyi teklif etse bundan daha anormal bir durum söz konusu olmazdı bence. Karşımda etekleri zil çalan eniştem, bilgisayar oyunlarındaki extra canlarla gücünü arttırmış bir dövüşçü gibi, yok bu yetersiz bir benzetme, tam olarak Briareus misali durup bana kendisiyle gitmemi söylüyordu, neymiş, bana takım elbise alacakmış. Annemdi galiba, dayanamayıp söz girdi, günün siyasal ve ekonomik gelişmelerinden söz edecek oldu, babam ise put gibi duruyordu, şaşkınlıktan küçük dilini yutmuş gibiydi. Eniştem duymazdan geldi konuşulanları, sonra anlatmaya başladı: Belediyenin ihalesi tam da o gün sonuçlanmış, ihaleyi eniştemin de ortağı olduğu şirket kazanmış, 1,5 milyon dolarlık bir ihaleymiş, öncesinde de kendi kendine söz vermişmiş, o ihaleyi kazanacak olursa beni tepeden tırnağı giydirecekmiş. Bu açıklama sadece beni değil, babamları da fazlasıyla rahatsız etti ama enişte kişisi öylesine ısrarcı ve yapışkan davranıyordu ki bir noktadan sonra olay aile krizine de gidebilirdi – defalarca ihtiyacım olmadığını, gerek görmediğimi söylemem onu caydırmaya yetmedi, en sonunda babamın zoraki onaylayan baş sallamasını görünce ben de itirazı bıraktım. Kalktık, evden çıktık hep beraber. 2001 senesinde pek fazla AVM yoktu, Akmerkez, Capitol ve onlardan da eski olan Galleria. Fatih’teki evimize en yakın olan Galleria’ydı, oraya gittik. O görüntüyü aklımdan çıkartabilmem mümkün değil: Devasa Galleria bomboştu. Tek bir müşteri, müşteriyi de sallayın, dolanmaya, aylak aylak dolaşmaya gelen bir insan olmaz mı koskoca AVM’de? Geçenlerde yıkıldı sanırım orası, gayet geniş bir alana kurulmuş, kaç katlı olduğunu hatırlamıyorum ama AVM’lerin Gargantua’sıydı hani. Dükkanlar açıktı, sinek avlıyordu herkes. Tabi ki Vakko ya da Beymen’e gitmeyi kesin olarak reddettim, orta halli bir mağazaya geçtik, Pierre Cardin ya da Kiğılı, tam emin değilim. Mağaza çalışanları bize insanüstü varlıklarmışız gibi davranıyorlardı, mezarlığa gidip ziyaretçileri neşelendirmeye çalışan çingenelermişiz gibi. Bu halden anlamamaktı, bu görgüsüzlüktü, bu öküzlüktü, bu “biz kaval çaldık, siz oynamadınız, biz yas tuttuk, siz ağlamadınız” ayetinin dile gelmiş haliydi, utanç vericiydi. Kıyafetleri dener, giyip çıkarırken utanç içindeydim, babamlar da sinir uçları oynamış haldeydi, öyle ki annemin istemdışı olarak beni acele ettirdiğini anımsıyorum, hadi beğendiysen daha fazla dolaşmayalım diye. Eniştem mi, o bütün dükkânı almadığımıza şaşıyordu aslına bakarsanız. 


Uzun ve dağınık bir blog yazısı oldu bu. Ekonomiden, siyasetten, toplumsal olaylardan söz ettim çok anlamasam da. Şurası muhakkak; iki haftadan az geçmiş, sadece 11 gün önce, doların 10 lira olduğuna dair bir post yazmıştım, sonuçta 10 rakamı psikolojik bir eşiktir, buna istinaden hiç bu konulara girmeyi sevmesem de tarihsel önemi olduğundan buraya (blog takvim görevi de görüyor benim için) üşenmeden kayıt düştüm. Bugün, yani 23 Kasımda ise bir dolar gün içinde 13.5 liraya kadar yükseldi. Ekonomik durum iç açıcı değil; ama Canetti’nin dediğini hatırlayacak olursak bu konunun psikolojik, sosyal ve siyasi sonuçları da olacak. Söz gelimi anlatımın devamında değerinin düştüğünü gören insanların suçu kendilerinden de değersiz gördükleri başkalarına yüklemeye gönüllü/istekli/kararlı olduklarını değerlendirdikten sonra Birinci Dünya Savaşından çıkan Almanya örneğini verir, akıl almaz bir hale gelen enflasyonun yarattığı toplumsal depresyon, bütün suçun Yahudilerden kaynaklandığı konusunda halkı ikna etmeye fazlasıyla yetmiştir. Ülkemizde de benzer bir fenomen var; Suriyeliler başta olmaz üzere milyonlarca göçmen. Allah korusun, çok ama çok üzücü şeyler olabilir. 6-7 Eylül hadiselerinin farklı bir versiyonunu yaşamak büyük bir felaket tecrübesi olur herkes için. Bu kadar şey yazdıktan sonra ‘göçmenler için endişeliyim’ cümlesiyle yazıyı bitirmek de enteresan ama ne yapayım ki öyle. 




  




16 Kasım 2021 Salı

Sezai Karakoç'un Islattığı Gözler Üzerine...

Ferhan Şensoy ağustos ayında hayatını kaybettiğinde içim cız etmişti, ama bu akşam Sezai Karakoç’un vefatını öğrendiğim an böğrümden bir şey koparılmış gibi hissettim. Bu işlerden çok fazla anlamam, haddimi de aşmak istemem ama kanaatimce Nazım Hikmet’ten de, Necip Fazıl’dan da, hatta Mehmet Akif veya Tevfik Fikret gibilerden de fersah fersah önde yer olan bir şairdi, sanatçıydı. Mütevazı bir dev, göçtü gitti Rabbine. 


Hangisini yazsam diğerine haksızlık etmiş olacağımdan endişe ediyorum, gene de içimi titreten bir parça şiirini koyayım buraya. 




Hızırla Kırk Saat


-I-


Bu çok sağlam surlu şehirden de geçtim

Beni yalnız yarasalar tanıdı

Az kalsın bir bağ bekçisi beni yakalayacaktı

Adım hırsıza da çıkacaktı

Her evde kutsal kitaplar asılıydı

Okuyan kimseyi göremedim

Okusa da anlayanı göremedim

Kanunları kağıtlara yazmışlar

Benim anılarım gibi

Taşa kayaya su çizgisine

Gök kıyısına çiçek duvarına değil

Kedi yavrularından başka

-O da gözleri açılmamış olanlardan başka- 

El uzatmaya değer

Soluk alır bir nesne bulamadım

Bir gün daha öldü

Ey batıdaki mağaralar

Beni afyonunuz bağlasaydı da 

Uyusaydım

Bu katı bu sert kente gelmeseydim

Bir kaç eski ölünün kemiğini fosforladım

Işıklarını arttırdım bin yıl sonraki çocuklar için

Yaşlı bir adamın şapkasını düşürdüm

Karpuz kopardım

Dağdan taş yuvarladım

Irmakta yıkandım

Ölümsüz çamaşırlar giydim

Çivi yazısıyla yazılmış bir taşa oturdum

Yanımdan tak kuran işçiler ve turistler geçti

Çok eski bir şairin (ben miyim yoksa)

Taktım aklıma şöyle bir dörtlüğünü

“Giydiklerin öyle ölümsüz büzülmüş ki

Seni bir bardakta kaynayan 

Âbıhayat sandım

Elim uzandığı yerde kaldı”


Şimdi ayı bekliyorum

Ay doğunca onu yerime gözcü bırakacağım


Aradığım bu ülkede de yok

Taşlara hatıra yazılamayacak kadar 

Fazla kararmış


-II-


Ey yeşil sarıklı ulu hocalar bunu bana öğretmediniz

Bu kesik dansa karşı bana bir şey öğretmediniz

Kadının üstün olduğu ama mutlu olmadığı

Günlere geldim bunu bana öğretmediniz

Hükümdarın hükümdarlığı için halka yalvardığı

Ama yine de eşsiz zulümler işlediği vakitlere erdim

Bunu bana söylemediniz

İnsanlar havada uçtu ama yerde öldüler

Bunu bana öğretmediniz

Kardeşim İbrahim bana mermer putları

Nasıl devireceğimi öğretmişti

Ben de gün geçmez ki birini patlatmayayım

Ama siz kağıttakileri ve kelimelerdekini ve sözlerdekini

nasıl sileceğimi öğretmediniz

Bir kentten daha geçtim

Buğdayları yakıyorlardı

Yedikleri pirinçti

Birbirlerine açılan borular gibi üfürüyorlardı

Sonra birbirlerinden borular gibi çıkıyorlardı

Pirinçler gibi çoğalıyorlardı

Atlarını yalnız atlarını cana yakın buldum

Öpüp çıkıp gittim yelelerini





Allah gani gani rahmet eylesin sana ey en büyük usta. 


15 Kasım 2021 Pazartesi

Lola'nın Evindeki Elektrik ve Su Faturaları Üzerine...

Üzerinden yirmi yıl geçti sayılır, iş gereği bir sene Kosova’da yaşamıştım. O zamanlar bağımsızlığını ilan etmemişti Kosova, hala Sırbistan’ın hukuki bir parçasıydı; iş savaşın alevi dinse de dumanları hala tütüyordu ben oradayken, daha yolu uzundu yani. Başka arkadaşlar da vardı orada görevli, ne var ki içlerinde hatırladığım kadarıyla sadece ben tek başıma bir ev tutmuştum, diğerleri ikili – üçlü gruplar oluşturmuşlardı aralarında, buldukları geniş evleri paylaşmayı, böylece masrafları da bölüşmeyi tasarlamışlardı. Bense öyle yapmadım: yalnız kalmayı daha pahalıya mal olacağını bilsem de tercih etmiştim. Huzuru ve özgürlüğü satın almıştım diğer bir değişle. Stüdyo tipi bir ev buldum kendime. Diğer arkadaşlarımdan farklı bir durum daha vardı; onlar (evlad-ı fatihan denilen) Kosovalı Türklerin ya da yerel Arnavutların evlerinde kiracı olmayı istemiş, bunu bir şart olarak önlerine koymuşlardı, benimse hiç böyle bir kaygım olmadı – beğendiğim evin sahibi Sırp (aslında tam Sırp da değil, Karadağlıydı) bir kadındı, anlaştık, yerleştim eve.  Fiyat meselesine gelince, 250euro idi benim minicik evimin kirası, sözünü ettiğim arkadaşlar ise hatırladığım kadarıyla 3+1 evlere 350-400euro gibi bir ücret ödüyorlardı. Kendi açılarından haklılar, gene de parayı düşünen özgürlüğünden fedakârlık eder. Yalnız ufak bir ayrıntıya değinmek istiyorum burada, ben 250euro ödüyordum ama elektrik ve su faturası gibi bir derdim yoktu. Çünkü elektrik ve su, dairemde bedavaydı. Evet, beleş. Çünkü, en başa dönelim, iç savaş bitmiş olsa da henüz Kosova bölgesi resmiyette Sırbistan’a bağlıydı ve Sırbistan Devletinin merkezi idaresi Kosova’da yaşayan (o zamanlar nüfusun %10’unu teşkil eden) Sırplardan bu masrafları tahsil etmiyordu. Sırplara elektrik ve su bedavaydı özetle. Kosova’nın çoğunluğu oluşturan Arnavutlar ise tıpış tıpış ödemek zorundaydı bu faturaları. Sırp nüfus ayrıcalıklıydı. 



Günümüz Türkiyesinde kamuoyu araştırma şirketlerinin yaptıkları anketler ve bu anketlerin sonuçları sıkça gündeme geliyor. Bu şirketler arasında kalburüstü bir yeri olan Metropoll, ekim ayında Türkiye’nin Nabzı başlıklı araştırmasını yayınladı. Bulgular arasında şöyle bir sonuç var:





Hayat pahalılığının iyice hissedilir hale geldiği, geçim koşullarının güçleştiği, son ekonomik gelişmelerin de ümit vermediği bir dönemde, elektrik ve su faturalarının ödenmesindeki güçlüklere dair bir soru sormuş Metropoll. Alınan cevapları da ankete katılanların siyasi parti tercihlerine göre sınıflandırmışlar. Ortaya çıkan sonuçlar dikkat çekici:


İktidar bloğunu oluşturan siyasi partilere oy vereceklerini söyleyen kesimin ortalama %38.8’i, “elektrik ve su faturalarınızı öderken zorlanıyor musunuz?” sorusuna ‘zorlanmıyorum’ cevabını vermişler. 

Muhalefet bloğunu oluşturan siyasi partilere oy vereceklerini söyleyen kesimin ise ortalama %10.6’sı aynı soruya ‘zorlanmıyorum’ cevabını vermiş. 

Yani İktidar blogunun %38.8’i elektrik-su faturalarını öderken zorlanmıyor. 

Muhalefet blogunda zorlanmayanların oranı sadece  %10.6. 



Tersten bakalım, zorlananlara gelelim. 

Aynı soruya, yani “elektrik ve su faturalarınızı öderken zorlanıyor musunuz?” sorusuna,

İktidar blogu seçmenleri ortalama %31.7 oranında ‘zorlanıyorum’ demiş.

Muhalefet bloğu seçmenlerinin ortalama %63.7’si ‘zorlanıyorum’ demiş.



Burada son derece çetrefilli bir durumla karşı karşıya olduğumuzu görüyorsunuzdur. 


İktidar bloğu seçmenlerinin gelirleri, muhaliflerden belirgin şekilde fazla mı ki fatura ödemekte daha az zorlanıyorlar?

Yoksa bu kişiler bağlı oldukları siyasi yönelim zarar görmesin, hırpalanmasın diye yalan mı söylüyorlar?

Muhalefet bloğu seçmenlerinin gelirleri ötekilerden daha mı az acaba, fatura ödemekte bu kadar zorlandıklarını söylüyorlar? 

Yoksa bu kişiler karşı oldukları iktidar yapılanması zarar görsün, zayıflasın diye yalan mı söylüyorlar?



Ekonomiden bahsediyorum burada. Gelir-gider dengesi, kazanımlar – harcamalar hakkında gayet somut veriler ve sonuçlara dair basit bir soru bile, cevap veren kişilerin ideolojik yaklaşımlarına kurban ediliyor. 


2002 senesinin Kosova’sında bu anket sorusu sorulsa, deneklerin verecekleri cevap bir anlam ifade ederdi. Sırplar “zorlanmıyorum” diyeceklerdi, Arnavutlar da zannedersem zorlandıklarını gösteren yanıtı işaretlerdi. 


Fakat burası öyle değil. Her vatandaş aynı birim değer üzerinden elektrik ve su tüketiyor, dolayısıyla herkes harcadığı kadarın tutarını ödemek zorunda. 


Yavuz Selim’in, II.Abdülhamid’in, Talat Paşa’nın, Atatürk’ün, İsmet İnönü’nün, Adnan Menderes’in, Turgut Özal’ın yaşamlarını ve icraatlarını farklı politik pencerelerden yorumlayanları anlarım, sosyo-politik çerçevede eleştirenlere veya destekleyenlere (gerizekalı değillerse) kulak verir, saygı duyarım, neticede Mircea Eliade’nin meşhur sözünü yineyecek olursam ölçekler fenomenleri belirler, ne var ki elektrik – su faturalarının ölçeği bellidir; para. Paranın ölçeği enflasyondur, gelir/gider dengesidir. Kişinin geliri yüksekse, giderleri için harcayacağı miktar onu finansal açıdan zorlamaz. Kişinin geliri düşükse, giderleri için harcayacağı miktar onu yıpratır. Zaman ve şartlara bağlı olarak giderler artabilir, azabilir, gelirler artabilir, azalabilir. Bunların değişkenlik göstermesi başka bir şey, göz göre göre -aşağı yukarı benzer ekonomik seviyelerde olan insanların- siyasi tercihlerine göre bu durumu çarpıtması başka bir şey. Ya o yalan söylüyor ya da öteki. Yalan söyleyen de ekonomipolitik dediğimiz tutumu, yani aslında düpedüz ideolojik bir duruşu sergilemekten imtina etmiyor, göz göre göre sahtekarlık yapıyor. 


Türkiye böyle bir ülke. Mayıs ayında, ekolojik kaygıların siyasi tercih üzerinde etkili olduğunu zanneden gerizekalı tiplere karşı ekolojik değil, ölüm/yaşam meselelerinin dahi halkımızın siyasi duruşuna etki edemediğini, edemeyeceğini, başka türden dinamiklerin etkili olduğunu yazmıştım. Eh, ekonomik sebepler de aynı hesap. 


Hala demokratik siyaset, hür irade, onurlu insanın onurlu seçimi gibi saçmalıklar üzerine yazsın entelektüeller. Hiç bir şey anlamıyor onlar. Halktan kopuk şarlatanlar. 


 


14 Kasım 2021 Pazar

Müslüm Gürses, Orhan Gencebay ve Ahmet Amca üzerine...

Cuma akşamı annemlerle konuşurken annem birden “Ahmet P. Hastaneye kaldırılmış” dedi. Gene mi ağırlaştı, Allah yardım etsin diye mukabele edecek oldum, hayır, covid-19’dan ötürü hastaneye kaldırılmış bu defa. “Entübeymiş” diye ekledi annem. Doksanına ramak kalmış bir aile dostumuzdu Ahmet P., bir sürü başka hastalığı da vardı, corona tuz biber ekmiş üzerine. O yaşta, onca hastalıkla, üstelik entübe edilecek kadar geçirilen bir corona ile çok dayanamayacağını tahmin ettim haliyle. Dün akşamki mutad konuşmamızda bu defa Havva ile merak ettiğimiz diğer soruyu yönelttim anneme, acaba aşılarını olmuş muydu? Olmuşmuş. Babam araya girdi, Oğluyla konuştuğunda doktorlarının %90 ihtimalle kötü habere hazırlıklı olmalarını söylediğini aktardı bana, itiraz ettim, “hayır baba, %99” dedim. 


Ahmet amca aile dostumuzdu, babamın yer aldığı tarikat çevresinin (ehl-i tarik olan canım babam ricalü’l gayb’ın ne olduğunu bilmez, vahdet-i vücud ile vahdet-i şuhud arasındaki farkı sorsanız yüzünüze şaşkın şaşkın bakar ama temiz kalpli bir mümindir) önde gelen bir mensubu, beni de daima seven, şefkati ve güler yüzüyle içimde yer etmiş bir insandı. Nikahıma gelen insanların 4/5inden nefret eden biri olarak, onu takı sırasında gördüğümde içimi mutluluk kaplamıştı, son görüşmemiz oydu, selam göndermeler-almalar dışında bir iletişimimiz yoktu aslına bakarsınız. Kendisiyle ilgili anılarım daha çok çocukluk ve ilk gençlik dönemlerime ait o kadar. 


Öğlene doğru annem aradı, vefat haberi gelmiş, babam Silivri’den yola çıkalı yarım saat olmuşmuş. Üzüldüm, rahmet diledim, hemen hazırlanıp çıktım evden. Namaza yetişemeyeceğim belliydi, o yüzden doğruca defnedileceği Zincirlikuyu mezarlığına doğru yola çıktım. Mezarlığın girişinde bekledim biraz, sigara içeyim diye. Bir yandan o koca kabristanın neresine – nasıl gideceğimi düşünürken, yanıma 1.50m boylarında pamuk beyazı teni kırış kırış tombalak bir kadın yanaştı, atmış yaşlarında, İrlanda masallarındaki cinlerin yeşil olmayan versiyonu. Gülümseyerek “Orhan Gencebay’ı bekliyorum, pazarları gelirdi, gelmedi hala” diye konuştu. Tanımıyorum dedim soğuk bir ses tonuyla. “Orhan Gencebay??? Sanatçı???” İnanamıyordu, başımı kararlı bir şekilde iki yana sallayınca da uzaklaştı benden. Biraz durdum, cenaze namazına yetişemem diye gitmemiştim ama bu defa da defin için öngörülebilecek vakitten çok önce varmıştım mezarlığa, o nedenle oyalanıyordum kendimce. Mezarlığın giriş kapısından giren araçlar görevlilere ya gasilhaneyi ya da camiyi soruyorlardı, nasıl gideceklerini öğrenmek için. Bir yandan da cenaze araçları çıkıyordu, gasilden sonra defin işlemi için belirlenen mezarlıklara doğru. Derken kadın gene paytak paytak yaklaştı bana, durmadan ama benim işiteceğim bir sesle “gelmedi. Gelseydi harçlık alacaktım.” Diye söylenerek uzaklaştı. En sonunda görevliye bu defa ben sordum, kayıtlarına bakabilirler miydi, Ahmet amca nereye defnedilecekti diye. Kağıda bakıp “20. Ada’ya getirecekler, Müslüm Gürses’in mezarının az ilerisine” dedi. Hayda. Ekledi, arabaya gitmem gerekirmiş, yürüyüş mesafesi değilmiş. Arabam yok deyince “o zaman arkadaşımız sizi pilotcar’la götürsün” diye karşılık verip birine seslendi, “beyefendiyi Müslüm Gürses’in olduğu adaya götürür müsün?” 


Pilotcar diye bir araç kullanılıyormuş artık, bence harika bir hizmet. Neyse, beni aldı, “Müslüm Gürses’in mezarı şurası” diye gösterdi, bıraktı, geri döndü. Gören de Müslüm Gürses’in mezarını ziyaret ettiğimi sanacak yani. Mezarın çevresinde 7-8 kişi vardı, kimi başka bir mezar taşına yaslanmış sigara içiyordu, kimi mezar taşıyla selfie çekme derdindeydi, diğerleri de gevezelik ediyorlardı. Kimdi bu insanlar, yakınları mı, hayranları mı, eski çalışanları mı, bilmiyorum. Biraz ötede Ahmet amcanın cenazesini taşıyan aracı ve arkasındaki konvoyu beklemeye başladım, yeni bir sigara yakıp. Müslüm Gürses benim için hiç bir şey ifade eden biri olmadı, ne sanatı ne de hayatı/kişiliği umurumda değildi yaşarken. Eh, Allah ona da rahmet eylesin. Seneler evvel Erzurum’da müdavimi olduğum cafede bir haftasonu kahvaltı yaparken Dio’nun Temple of The King’ini, ama türkçe arajman halinde işitmiş, şoke olmuştum, vokal de enteresandı aslına bakarsanız. Meğer Müslüm Gürses’miş o arajmanın sahibi. Neyse, beklediğim konvoy geldi, cenazeyi dualarla defnettik. 


Ahmet Amca is dead. Rest in Peace. O da bana hakkını helal etmiştir umarım.