Havva Almanca dersleri için Moda’daya gidiyor haftanın iki günü; ben de o günlerde Kadıköy’e geçip Montag’ta oturmayı adet edindim o sayede. Çalışanlar da tanıdı beni, siparişimi tahmin ediyor artık. Öğleden sonra gene oradaydım, alışılmış olduğu üzere kitabımı americano içerken okumak üzere balkon tarafına konuşlandım. İnsan başını kaldırdığında çevreyi, Kilisenin önündeki küçük ama canlı meydanı izleyebiliyor orada. Sipariş verdiğim kahveyi beklerken bir yandan arkamda oturan çiftin fısıltılı da olsa sinir katsayısının yüksek olduğu hissedilen konuşmalarını yarım yamalak duyuyordum, meydanda dolaşan tiplere de kayıtsızca göz atıyordum zaman geçireyim diye. Derken bir şey oldu, dünya, evren, ışık, düşünce, kuşlar, sesler... her şey yok oldu. Neringa’nın tıpkısı bir melek süzüldü meydandan aşağıya doğru, üzerindeki siyah tişört, daracık jean, önü açık trençkot büyüleyici fiziğini saklamak bir yana daha da belirgin hale getiriyordu, muhteşem güzelliği yok edici bir melek gibi kendisinden başka tüm uyarıcıları sorgusuz sualsiz kapı dışarı etmekte zorlanmıyordu; olağan üstü bir yaratıktı özetle. Paralize olmuş halde baktım, baktım, bir kaç saniye sonra gözden kayboldu, ben onu hayalimde seyre devam edecektim güya, ne var ki tam o sırada ters istikametten bir kadının, iki ufak veletle söylene söylene yürüdüğünü fark ettim, istem dışı onlara bakarken kadın daha küçük olan çocuğa benim duyabileceğim kadar yüksek bir sesle “annecim, lahmacun yemek istiyor musun, istemiyor musun, söyle artık” diye azarlarcasına sordu, 5-6 yaşlarındaydı çocuk, durdu, o durunca annesi ve abisi de duraksadı, ikisine bakıp ağlama taklidi yapmak için gözlerini ovuşturarak oyuncak istediğini söyledi. O kadının nasıl olup da bu şerefsiz velede bir tokat patlatmadığına şaşarken, saç ektirme tedavisinde oldukları kafalarının yaralı derilerinden ve siyah bandanalarından aşikar, esmer tenli üç uzun boylu adam ellerinde alışveriş poşetleri, şaşkın ve ‘daha ne alabiliriz acaba’ bakışlarıyla sağa sola baka baka geçtiler yanlarından.
Bütün bu anlattıklarım bir dakikadan daha kısa sürdü, o meydan hareketliliğiyle ve çeşitliliğiyle insana sıkılma ihtimali tanımayan türden renkli bir insan yelpazesi sunuyor. Geçen defa da fil gibi şişman bir kızın martı scooter’la giderken yaşlı bir adama çarpıp yere devirişine tanık olmuştum. Erkek olsaydı kesin dayak yerdi. Bence kıza çok yumuşak davrandılar, bir kaç küfürle yetinip yollamışlardı brontozor kılıklı geri zekâlıyı. Neyse. Sigaramı yaktım, Neringa benzeri hurinin etkisi henüz dolaşım sistemimden ve hayal dünyamdan çıkmamışken kitabımı açtım, o sırada kahvem geldi, okumaya başladım keyifle. Ulu’l emr bahsi, islam tarihini, siyasetini ve sosyolojisi (sosyopolitik desem de olurdu) anlamak isteyen birinin mutlaka bilmesi gereken konular arasında önemli yer tutar bu konu. Bıraktığım yerden okumaya başladım:
“Kuşkusuz, bu kamplaşma sürecinde Havaric ve Şia’nın anılan düzlemdeki aşırılıklarının kamu vicdanında uyandırdığı ciddi rahatsızlığın arabulucu bir düşünceyi doğurması kaçınılmazdı. İşte bu rahatsızlığı teskin etme vazifesini üstlenen ve İslam ümmetinin birliğini korumak amacını güden düşünce, “irca’” adıyla ortaya çıktı. İrca’ fikrinin temel temsilcileri olan alimler Havaric, Şia ve Emevilerin hepsinin mümin olduğunu, bunlardan bazısının doğru, bazılarının da hata yaptığını, ancak hangisinin isabetli, hangisinin isabetsiz olduğunu tayin noktasında kesin kanaat belirtmekten kaçınarak, büyük günah işleyen kimsenin hükmünü askıya alma fikrini benimsediler. Bu görüşlerinden dolayı ilk Mürcîler, Sünni düşüncenin ilk öncüleri oldular ve böylece tebcil edilmeyi hak ettiler.
Ne var ki, III/IX. yüzyıldan itibaren Ehl-i sünnet ekolünün oluşmasını sağlayan bu orta yolcu muhafazakâr anlayış, zamanla nazarî ve doktriner bir ilke haline geldi. Bu ilkeye göre her ne kadar günah içeren bir emre itaat etmek zorunluluğu yoksa da, yöneticiye, zalim de olsa itaat etmek gerekmekteydi. Bu ilkenin pratikteki diğer bir tezahürü de yukarıda İbn Abbas’tan nakledilen rivayette bizzat Hz. Peygamber’e atfedilen zulme karşı sabır stratejisinde ifadesini buldu. Siyasal otoriteye itaatte devamlılığı ve ona başkaldırmamayı öngören bu sabır anlayışı, bilahare Sünni düşüncenin siyasal otorite karşısındaki tavrının alamet-i farikası ve onun ayrılmaz bir parçası oldu. Öyle ki, ilk dönemlerde, en güzel ifadesini Hasan el-Basri’nin (ö.110/728) Emeviler karşısında sergilemiş olduğu muhalefette bulan ve Müslüman kanının heder olmamasına yönelik haklı duyarlılık ile ayaklanma hususunda temekkün şartının tahakkuk etmemesinden kaynaklanan bu pasif protesto/sivil itaatsizlik tavrı, zamanla yedeğinde ahlaki yozlaşmayı getiren bir siyasi oportünizme, dolayısıyla mevcut yönetimi her halükarda meşrulaştırma gibi talihsiz bir telakkiye dönüştü. Emevi ve Abbasilerin baskı politikalarına karşı muhalefetini açıkça ortaya koyan İmam Ebu Hanife’nin (ö. 150/767), zalim ve fasık olan bir kişinin, halife olmak şöyle dursun, şahit bile olamayacağına ilişkin görüşü, kendisinden sonraki bazı Hanefî alimleri tarafından ters yüz edilmek suretiyle statükocu bir anlayış çerçevesinde doktrine edildi.”
Nefesim kesilerek okurken, tam o sırada telefonuma bir son dakika mesajı geldi haber sitesinden.
Kitabı bıraktım. On sene hapis cezası ile çarptırılmış birinin nasıl olup da tutuklanmadığını, serbest bırakılabildiğini idrak etmeye çalıştım tekrar gözlerimi gelip geçenlere çevirerek, ama bu defa dalgın dalgın baktım meydana. Sosyal medyayı uzunca bir zamandır meşgul eden bir davaydı, sosyal medya ahalisinin gazına gelmem, o kadar çabuk gaza gelmem ve kafam çalışıyor çok şükür, neticede davanın detaylarını da bilmiyorum – onlar da bilmiyor zaten, lakin eğer mahkeme yargılama sonunda sanık pozisyonunda olan kişiye on sene hapis cezasına hükmettiyse suç var ve sabit demektir; e o zaman nasıl olur da bu kişi, yani şüpheli, yani sanık, sonrasında suçlu, en nihayetinde mahkum edilen kişi hapse girmek yerine tutuklanmadan bırakılabilir? Suç var ama ceza yok yani. Daha kahvem bile bitmemişti, kitabı da kapattım. Ense kökünden bir baş ağrısı önce misafir sonra musallat oldu ardından. Floki’nin Valhalla zannettiği İzlanda’daki karanlık bir mağaranın dibinde devasa ıstavrozla karşılaştığı hal gibiydi durumum.
Havva gelene kadar bağırmak, haykırmak istedim durdum.
Nihayet geldi, elimden tuttu, eve doğru yola çıktık beraber. Yol üzerindeki marketten sabah için kaşar peynir aldık, eve vardık, yemek, türk kahvesi vs. Kediyi sevdim, Beşiktaş’ın maçını izledim, dört maçtır puan alamayan takım bu defa güç bela bir puan kazandı rakibinden, kedi bacağımı tırmaladı, annemlerle konuştum.
Ama hala başım, ense kökünden tepedeki kel boşluğa dek yayılan bir ağrının taarruzu ve tasallutu altında. Geçmiyor. On sene hapis cezası alan, ‘ölüme sebebiyet verme’ suçundan mahkûm edilmiş birisi dışarıda serbest, dolaşıyor.
Havsalam almıyor.
Başım ağrıyor. Geçmedi bir türlü.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!