Tozun dumana katıldığı fırtına gibi geçen bir hafta sonunda
arabayı İstanbul’a park edip Pazar günü Erzurum’a döndüm. Park ettim diyorum
çünkü ben buradayken herhangi bir eylemde bulunamam, o nedenle orada az zamanda
çok iş yapmak zorunda kalmak ve müteakiben çok zamanda eylemsizlik bu işin
kaderi gibi. Bir hafta boyunca iki kez Havva’nın ailesini ziyaret ettim; ilki
doğal olarak zordu, tanışma, konuşma faslı. Günleri sayıp tekrar İstanbul’a gitmeyi
ve ailesiyle tanışmayı beklediğim dönemde Havva özellikle babası hakkında hemen
her gün uyardı beni, bütün konuşmalarımızda babasının sert, tavizsiz, sağı solu
belli olmayan karakterinden söz etti, muhatabını kırmaktan çekinmeyen
tavırlarını, insanlara karşı haşin ve kibirli yaklaşımını anlattı. Yok şöyle
davranırsam iyi olurmuş, yok öyle yaparsam kriz yaşanmazmış. Zaten gergindim,
bir gulyabaninin huzuruna çıkacağım kaygısıyla iyice huzursuz oldum böylece.
Tanışma faslından bir gece önce aramızda konuşurken laf gene aynı yere gelince
birden benim şalter attı, ‘This is Sparta!’ diye sonlandırdığım hiddet dolu bir
nutuk çektim Havva’ya, ne olacaksa olsun, ben olduğum gibi davranacağım, baban
doktorsa ben de müdürüm gibi sinirli sinirli söylendim. Görüşme günü, tahmin
ettiğim gibi bir sahne kurulmuştu, aile fertlerinin asla kaçırmak istemeyeceği
türden bir tiyatro oyununun gala gösterisi misali: Tribünler tıklım tıklım, Havva,
Kıvanç Tatlıtuğ’dan bozma yakışıklı ergen oğlu, Havva’nın annesi, babası, iki
kız kardeşi, abisi, abisinin eşi. Komşuları filan çağırmadıklarına şükretmem
lazım. Bir koltuğa buyur ettiler, net bir hareketle reddedip masanın ordan bir
sandalye çektim, babasının yanına oturdum. Babasının kulağı zor duyuyor,
gözleri zor görüyor ama kafa zehir. Muhabbete başladık, bildiğiniz tiyatro gibi
ikimiz dışında herkes susup dinliyor, arada da gülmekten yerlere yatıyorlar
çünkü ben ‘This is Sparta’ havasında inceldiği yerden kopsun modundayım,
eğleniyorum, şaka yapıyorum, aralarda dalga geçiyorum; adam zaten sürekli
karşısındakini hafife alan esprilerle sorular yöneltiyor, aldığı cevabı
dinleyip ardından aynı soruya uzun uzadıya kendi cevaplarını veriyor.
Bildiğiniz Socrates diyalektiği. Nerelisin diye soruyor, başlıyorum baba
tarafım bıdı bıdı, anne tarafım bıdı bıdı, birden sözümü kesip ‘Neden Allah’a
inanırız?’ diye soruyor, haydaa… Bir şeyler geveliyorum, sonra gene beni
susturup (baba-anne tarafım) ‘Arnavut yoktur, Kürt de yoktur’ diye geniş bir konuya giriş yapıyor, Sümerlerin
de Türk olduğuna laf gelip sözü bittiğinde katılmadığımı ifade edip kendi
açıklamama başlıyorum, birkaç dakika dinleyip neden Allah’a inandığımızı izaha
girişiyor. Mesleğimi, Havva ile nerede yaşayacağımızı sorup beni dinlerken
birden durup ‘Ahlak nedir?’ sorusu. Döngü böyle devam edip durdu saatlerce. Ben
hep ‘siz’ diye hitap ettim tabii, O ise kardeşim, damat, evladım vs. muhtelif
hitaplarla seslendi bana. Sürekli üst perdeden konuşmasına, öğreten adam
olmasına itiraz edecek değildim elbet, sonuçta kızını verecek bana. Bir ara
evrendeki tekerrüre ve mükemmelliğe getirdi konuyu, tam orada araya girip bu
düşüncelerinin Kierkegaard tarafından da ifade edildiğini, daha önce
Kierkegaard okuyup okumadığını sordum. Beyefendi gerçekten çok okumuş, aklını
felsefeyle bozmuş, doktor kimliğiyle de burnundan kıl aldırmıyor ama bu iltifat
kokan çıkışım karşısında kilitlenip kaldı, çünkü bilmediği yerden bir soru çıkmış
oldu karşısına. Biz sigara molası için balkona çıkıp geri döndüğümüzde duydum
ki kitaplığın bulunduğu odaya çekilmiş, Kierkegaard’ı araştırıyormuş. Neredeyse
bir saat kadar hiç ortalarda görünmedi, eğlenceleri sona eren kalabalık
dağıldı, ben de bu sayede Havva’nın annesi ve kardeşleriyle ilgilenme fırsatı
buldum. Evden çıkmadan evvel hafta içi tekrar kendilerini ziyaret etme isteğimi
arz ettim, ikinci gelişim için yemeğe davet ettiler beni, paşa böreğinin lafı
geçmişti Kosova/Arnavut muhabbeti geçtiğinde, ben de müstakbel kayınvalideme
düpedüz sipariş verdim, paşa böreği yapsın da yiyeyim diye, yanında da brokoli
salatası rica ettim. Evden çıkarken baba seslendi, ‘damat, benden kızı aldın. Ama evlenmekten vaz geçersen de gene gel
sen, ne zaman istersen gel.’ Arkamdan çok kültürlü çocuk diye konuşmuş,
Havva’nın dediğine bakılırsa babasının biri hakkında böyle bir iltifatta
bulunması görülmüş şey değilmiş.
(Müstakbel kayınpederime karşı kazandığım zafer böyle bir şeydi. Videonun dökümü de şurada)
Paşa böreği odaklı ikinci ziyaretimde daha çok anne ve kız kardeşler
ile hemhal oldum, hakikaten bir damat
havasında geçti o ziyaret.
Benimkilere gelince, Havva’ya ayıldılar, bayıldılar. Beni
kıskançlık krizlerine sokacak kadar sevdiler kızı. Bu bahsi geçeyim ama son bir
örnekle duruma neden bu kadar uyuz olduğuma açıklık getirerek: Dün, babamlar NY’a
uçtular, ne zamandır özledikleri kardeşimi ve çocukları görmek için. Bu sabahın
ilk saatlerinde varmışlar, annem bana değil Havva’ya mesaj yazmış ‘her şey
yolunda, NY’a vardık, iyiyiz’ demiş. Bana değil. 42 yıllık oğluna değil, tanışalı
bir ay bile geçmemiş gelin adayına haber veriyor şerefsiz şişko. Nasıl
kıskanmam ya?!
Havva zaten benimkilere düpedüz âşık oldu, derhal annecim,
babacım söylemine dâhil etti kendini. Meğer harika bir ailem varmış, sanki ben
bilmiyorum!
Tektaş yüzük, beş taş alyans, pırlanta bileklik derken
takılar da tamam. Gündelik alyansları da aldık, tabi benden bekleneceği şekilde
kesin tavır koydum ‘bu alyansı sadece nişan merasimi ile nikâh töreni sırasında
takacağım, ikisi toplamda bir saat filan sürer’ dedim. İtiraz etmedi.
Şimdi geriye ev problemi kalıyor. Çözülecek inşallah.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!