25 Mayıs 2016 Çarşamba

Kierkegaard'ın Umulmadık Faydaları Üzerine...





Tozun dumana katıldığı fırtına gibi geçen bir hafta sonunda arabayı İstanbul’a park edip Pazar günü Erzurum’a döndüm. Park ettim diyorum çünkü ben buradayken herhangi bir eylemde bulunamam, o nedenle orada az zamanda çok iş yapmak zorunda kalmak ve müteakiben çok zamanda eylemsizlik bu işin kaderi gibi. Bir hafta boyunca iki kez Havva’nın ailesini ziyaret ettim; ilki doğal olarak zordu, tanışma, konuşma faslı. Günleri sayıp tekrar İstanbul’a gitmeyi ve ailesiyle tanışmayı beklediğim dönemde Havva özellikle babası hakkında hemen her gün uyardı beni, bütün konuşmalarımızda babasının sert, tavizsiz, sağı solu belli olmayan karakterinden söz etti, muhatabını kırmaktan çekinmeyen tavırlarını, insanlara karşı haşin ve kibirli yaklaşımını anlattı. Yok şöyle davranırsam iyi olurmuş, yok öyle yaparsam kriz yaşanmazmış. Zaten gergindim, bir gulyabaninin huzuruna çıkacağım kaygısıyla iyice huzursuz oldum böylece. Tanışma faslından bir gece önce aramızda konuşurken laf gene aynı yere gelince birden benim şalter attı, ‘This is Sparta!’ diye sonlandırdığım hiddet dolu bir nutuk çektim Havva’ya, ne olacaksa olsun, ben olduğum gibi davranacağım, baban doktorsa ben de müdürüm gibi sinirli sinirli söylendim. Görüşme günü, tahmin ettiğim gibi bir sahne kurulmuştu, aile fertlerinin asla kaçırmak istemeyeceği türden bir tiyatro oyununun gala gösterisi misali: Tribünler tıklım tıklım, Havva, Kıvanç Tatlıtuğ’dan bozma yakışıklı ergen oğlu, Havva’nın annesi, babası, iki kız kardeşi, abisi, abisinin eşi. Komşuları filan çağırmadıklarına şükretmem lazım. Bir koltuğa buyur ettiler, net bir hareketle reddedip masanın ordan bir sandalye çektim, babasının yanına oturdum. Babasının kulağı zor duyuyor, gözleri zor görüyor ama kafa zehir. Muhabbete başladık, bildiğiniz tiyatro gibi ikimiz dışında herkes susup dinliyor, arada da gülmekten yerlere yatıyorlar çünkü ben ‘This is Sparta’ havasında inceldiği yerden kopsun modundayım, eğleniyorum, şaka yapıyorum, aralarda dalga geçiyorum; adam zaten sürekli karşısındakini hafife alan esprilerle sorular yöneltiyor, aldığı cevabı dinleyip ardından aynı soruya uzun uzadıya kendi cevaplarını veriyor. Bildiğiniz Socrates diyalektiği. Nerelisin diye soruyor, başlıyorum baba tarafım bıdı bıdı, anne tarafım bıdı bıdı, birden sözümü kesip ‘Neden Allah’a inanırız?’ diye soruyor, haydaa… Bir şeyler geveliyorum, sonra gene beni susturup (baba-anne tarafım) ‘Arnavut yoktur, Kürt de yoktur’  diye geniş bir konuya giriş yapıyor, Sümerlerin de Türk olduğuna laf gelip sözü bittiğinde katılmadığımı ifade edip kendi açıklamama başlıyorum, birkaç dakika dinleyip neden Allah’a inandığımızı izaha girişiyor. Mesleğimi, Havva ile nerede yaşayacağımızı sorup beni dinlerken birden durup ‘Ahlak nedir?’ sorusu. Döngü böyle devam edip durdu saatlerce. Ben hep ‘siz’ diye hitap ettim tabii, O ise kardeşim, damat, evladım vs. muhtelif hitaplarla seslendi bana. Sürekli üst perdeden konuşmasına, öğreten adam olmasına itiraz edecek değildim elbet, sonuçta kızını verecek bana. Bir ara evrendeki tekerrüre ve mükemmelliğe getirdi konuyu, tam orada araya girip bu düşüncelerinin Kierkegaard tarafından da ifade edildiğini, daha önce Kierkegaard okuyup okumadığını sordum. Beyefendi gerçekten çok okumuş, aklını felsefeyle bozmuş, doktor kimliğiyle de burnundan kıl aldırmıyor ama bu iltifat kokan çıkışım karşısında kilitlenip kaldı, çünkü bilmediği yerden bir soru çıkmış oldu karşısına. Biz sigara molası için balkona çıkıp geri döndüğümüzde duydum ki kitaplığın bulunduğu odaya çekilmiş, Kierkegaard’ı araştırıyormuş. Neredeyse bir saat kadar hiç ortalarda görünmedi, eğlenceleri sona eren kalabalık dağıldı, ben de bu sayede Havva’nın annesi ve kardeşleriyle ilgilenme fırsatı buldum. Evden çıkmadan evvel hafta içi tekrar kendilerini ziyaret etme isteğimi arz ettim, ikinci gelişim için yemeğe davet ettiler beni, paşa böreğinin lafı geçmişti Kosova/Arnavut muhabbeti geçtiğinde, ben de müstakbel kayınvalideme düpedüz sipariş verdim, paşa böreği yapsın da yiyeyim diye, yanında da brokoli salatası rica ettim. Evden çıkarken baba seslendi, ‘damat, benden kızı aldın. Ama evlenmekten vaz geçersen de gene gel sen, ne zaman istersen gel.’ Arkamdan çok kültürlü çocuk diye konuşmuş, Havva’nın dediğine bakılırsa babasının biri hakkında böyle bir iltifatta bulunması görülmüş şey değilmiş.




(Müstakbel kayınpederime karşı kazandığım zafer böyle bir şeydi. Videonun dökümü de şurada)




Paşa böreği odaklı ikinci ziyaretimde daha çok anne ve kız kardeşler ile hemhal oldum, hakikaten bir damat havasında geçti o ziyaret.



Benimkilere gelince, Havva’ya ayıldılar, bayıldılar. Beni kıskançlık krizlerine sokacak kadar sevdiler kızı. Bu bahsi geçeyim ama son bir örnekle duruma neden bu kadar uyuz olduğuma açıklık getirerek: Dün, babamlar NY’a uçtular, ne zamandır özledikleri kardeşimi ve çocukları görmek için. Bu sabahın ilk saatlerinde varmışlar, annem bana değil Havva’ya mesaj yazmış ‘her şey yolunda, NY’a vardık, iyiyiz’ demiş. Bana değil. 42 yıllık oğluna değil, tanışalı bir ay bile geçmemiş gelin adayına haber veriyor şerefsiz şişko. Nasıl kıskanmam ya?!



Havva zaten benimkilere düpedüz âşık oldu, derhal annecim, babacım söylemine dâhil etti kendini. Meğer harika bir ailem varmış, sanki ben bilmiyorum!


Tektaş yüzük, beş taş alyans, pırlanta bileklik derken takılar da tamam. Gündelik alyansları da aldık, tabi benden bekleneceği şekilde kesin tavır koydum ‘bu alyansı sadece nişan merasimi ile nikâh töreni sırasında takacağım, ikisi toplamda bir saat filan sürer’ dedim. İtiraz etmedi.



Şimdi geriye ev problemi kalıyor. Çözülecek inşallah.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!