Umberto Eco, Somonbalığıyla Yolculuk isimli kitabında el
arabalarında dondurma satılan yıllara dair
bir çocukluk anısını anlatır: İki sentlik külah dondurmalar gözüne çok küçük gelmektedir, dört sentlik
dondurma pastası şüphesiz daha süslü ve cazip görünmektedir, ne var ki veled
Eco’nun hayalini süsleyen tümüyle başka bir şeydir: Bazı anne-babalar
çocuklarına iki tane iki sentlik dondurma almaktadırlar ve kerata Eco, o özel
çocukların sağ elinde bir külah, sol elinde bir külah olduğu halde bir onu bir
ötekini yalamalarına içi giderek bakar; ‘bu
tören gözüme öylesine imrenilecek bir şey gibi görünürdü ki bir çok kez ben de
bu törene katılayım diye izin istemiştim.’ Ama hayır, Eco’nun bu isteği
ebeveynlerince hiçbir zaman kabul edilmez. Ne matematik ne de ekonomik açıdan
dört sentlik bir dondurma ile iki tane iki sentlik dondurma almak arasında bir
fark yoktur, bununla birlikte kendisine sunulan açıklamalardan başka bir
sebeple bu talebinin geri çevrildiğini hissedip durur çocuk Eco.
Devam eder: (…) Bugün,
bir tüketim toplumunun, aşırılık ve ziyan uygarlığının (oysa 30’lar böyle
değildi) bir üyesi ve kurbanı olarak, o sevgili ve artık hayatta olmayan
büyüklerimin haklı olduğunu anlıyorum. Dört sentlik bir külah yerine alınan iki
tane iki sentlik külah, ekonomik açıdan israf anlamına gelmiyordu, ama sembolik
olarak elbette buydu anlamı. Ben de işte tam bu nedenden dolayı istiyordum
onları: İki tane dondurma aşırılık anlamına geliyordu. Ve tam da bu nedenden
dolayı benden esirgeniyorlardı; çünkü yakışıksız kaçıyorlardı, yoksulluğa
hakarettiler, hayali bir ayrıcalığın sergilenmesi, zenginlikle övünmeydiler.
Yalnızca şımartılmış çocuklar bir seferde iki külah yerdiler, masallarda haklı
olarak cezalandırılan çocuklardır onlar. (…)
O vakitler kaç yaşımda olduğumu net olarak hatırlamıyorum,
sanırım 9, en fazla 10’dum. İki yaş küçüğüm olan kardeşimle garaj-oyun alanı
olarak kullanılan evimizin önündeydik; annem bir yerlere, sanırım pazara
gitmişti, biz de dışarıda top oynamak istiyorduk. Kardeşimin cebinde para
vardı, mahalle bakkalına gitti top almak için. Eskiden toplar içi hava dolu
plastik, ucuzundan dandik şeylerdi, kardeşim iki topla döndü bakkaldan, biri
bana, diğeri kendisine. Garipsemiştim durumu ama hoşuma da gitmişti, ilk defa
böyle bir şey yaşıyorduk, ikimiz de kendi topumuzla oynamaya başladık keyif
içinde. Bir süre sonra annem elinde poşetlerle geldi ve bizi öyle, iki çocuk,
iki topla oynar görünce merakla sordu topları nereden bulduğumuzu. Açıklarken endişeli
ve çekingen olduğumuzu anımsıyorum hayal meyal. Elindeki poşetlerle yüzü
kıpkırmızı kesilmişti kadının, aslî failin kardeşim olduğunu öğrenince ona
yöneldi ve kardeşime oturaklı bir tokat attı, bu yaptığımızın büyük bir
terbiyesizlik ve görmemişlik olduğunu sertçe haykırdı yüzümüze, top almamıza
değil, iki top almamıza kızdığını üzerine basarak söyledi sonra. Aradan otuz
yıldan fazla geçmiş, tüm detayları anımsayabilmem mümkün değil, gene de neyin
bu kadar büyük bir sorun olduğunu o zaman, o an anlamadığımı itiraf edebilirim:
annemi bu derece hayal kırıklığına uğratacak ne yapmış olabilirdik? Annem bize
çok kızdığında isabet ettiremediği terlikler fırlatırdı ama neredeyse hiç
vurmazdı. Hem altı üstü ucuz bir toptu mesele, Mikasa ya da Molten marka bir
halt değil, plastik, kıytırık bir şey işte.
Hikayem yukarıda Eco’dan alıntıladığım pasajı andırmıyor mu
sizce de? Adam bu anısını anlattığı metnin sonunu şöyle bağlıyor: ‘Eski günlerin ahlakı hepimizi güçlüklere
dayanan kişiler yaptı, bugünün ahlakı ise hepimizin birer lüks ve zevk düşkünü
olmamızı istiyor.’
Hayat değişiyor. Kardeşim evlenip evden ayrılalı 18 sene
geçmiş, (geçenlerde mutad fırçalarımdan sonra el kızı Z. Bana sızlanıyordu, ’18
yıldır evliyiz, hala bana alışamadın, beni kabul edemedin Oğuz Abi, eltim yok
diye seviniyordum başlangıçta ama meğer kaynım on eltiye bedelmiş ’ diyerek,
oradan biliyorum), ben annemlerden kendi evime taşınalı on seneden fazla olmuş,
artık anne-babam sadece evlerine gittiğimizde hayal ettikleri kalabalık ailenin
tadına varabiliyor ve bundan altı ay kadar önce evlerine üçüncü bir TV daha
aldılar, iki kişiye üç TV. Sebebini sorduğumda çocuklar gelince, bıdı bıdı. E Amerikadalar?
‘Olsun, geldiklerinde izlerler.’ Amerika demişken, yaklaşık on gündür NY’da,
kardeşimin yanındalar çocukları özledikleri için. O ziyan uygarlığının başkentine giden herkeste şahit olnduğu üzere
alışveriş çılgınlıklarını ve kendilerini nasıl kaybettiklerini her akşam
yaptığımız telefon görüşmelerinde güle güle anlatmaktan rahatsız olmuyorlar,
annem dün peder beyi neşeyle şikâyet ediyordu, ‘inanır mısın, ben ne alsam
baban fiyatını soruyor, sonra da bana neden iki tane almadın diye söyleniyor.’
Ailemi eleştirmek için yazmıyorum bunları, onların tırnağı
etmeyeceğimin içtenlikle bilincindeyim. Bununla beraber iştahın insanı
kirlettiğini de biliyorum. İştah, kelime olarak aşırıya kaçmak demek, fuhuş (ya
da fâhiş gibi kelimelerle) ile aynı kökten gelmesi sizce de ilginç bir detay
değil mi? Aşırıya kaçmak, ihtiyaçtan fazlasını arzulama anlamına geliyor. Söz
gelimi çok net bir kriteri ele alarak bu konuyu örnekleyebilirim: Her mümine
farz olan ramazan orucunu kimileri tutmak isteyip de mustarip bulunduğu
hastalık gibi bir takım gerekçelerle tutamaz, aksi takdirde sağlığı tehlikeye
girebilir. Bu durumda kişi yoksullara fidye ödemek zorundadır, fidye denilen
şey sıradan bir insanın günlük minimum ihtiyacı olan gıdanın karşılığı ücret.
Diyanet bunu her sene ramazan öncesi açıklıyor, üç-dört gün sonra ramazan
başlayacak ve 2016 senesi için bildirilen rakam
günlük 15 TL. İnce hesaplamalarla varılıyor bu sonuca, dedim ya, alt sınır
şeklinde 15 TL’nin bir insanın günlük gıda ihtiyacına denk geleceği sonucuna
varılmış. (Karşılaştır: günde iki paket sigara içiyorum, paketi 10 TL) Elbette
fidye verecek kişi bu rakamın üzerine çıkabilir, oruç tutamadığı her gün için
50 ya da 100 TL gibi bir fidye de verebilir, ama buradaki vurgu, asgari gıda ihtiyacına denk düşen 15 TL
üzerine. Muhtemelen peynir-ekmek-zeytinle filan belirlenmiştir. İştiha
üzerinden konuştuğumu tekrar anımsatayım, elbette nutella yemek, Baylan’dan
badem ezmesi almak ya da pastırmalı-kaşarlı omlete gönlünü kaptırmak birer
aşırılık sayılmaz, ama bir adam her gün yarım kavanoz nutella yemeden
duramıyorsa, işte bu, bildiğiniz iştah/fuhuş çerçevesinde ele alınabilir.
Erzurum’daki evime yavaş yavaş yerleştiğim ilk günlerdi, en
ucuzundan güneşlik almış, tül perde siparişi vermiştim, birkaç gün sonra
perdeciden gelen yirmilerinde bir genç kapımı çaldı, tülleri getirmiş.
Kornişlere (böyle miydi bu kelime?) takarken evin şimdikinden de eksik olan
eşyalarına kaydı gözü, sordu, evli olup olmadığımı. Cevabım üzerine neden
evlenmedin abi diye tekrar sordu, ben de keyifli keyifli bir şeyler geveledim.
Sonra sıra ona geldi, yüzü asılmış halde iki senedir nişanlı olduğunu, evlilik
için para biriktirdiğinden bahsetti, ben de teselli edercesine mobilya ve beyaz
eşya masraflarının astronomik ücretlere vardığını bu eve taşınırken öğrendiğimi
söyleyip müstakbel eşiyle yaşayacağı bir ev kuracağını, sabırlı olması
telkininde bulundum. Meğer mesele başkaymış. ‘Abi sen yenisin burada, bekârmışsın da, Allahaşkına Erzurum’lu bir
kızla evlenme’ dedi adam; anlattıklarını daha sonra başka yerlerden de
teyit ettim: Bu (mel’un) şehirde kız istemeye gidildiğinde hamam takımı götürmek adetmiş, bu hamam takımının
fiyatı da 10.000TL’yi buluyormuş. Şaşaladım, neden bahsettiğini açıklamasını
istedim, peştamal, havlu, takunya, ayna, saç fırçası ama bunun yanında gelin
adayının tüm akrabalarına giyim kuşamdan iç çamaşıra, elektronik hediyelere
kadar uzanan şişkin bir listeymiş mesele. Anadolu insanının yavşaklığı böyle
bir şey, konuştuğum çocuk için mobilya-halı- beyaz eşya gibi unsurlar henüz gündeme
bile gelmemişti o vakit, öncesinde ancak gerizekalı götlerin talep
edebilecekleri türden bir zorunlu hediye seremonisi aşamasındaydı karşımdaki.
Acımıştım.
Havva, üzerine basa basa tekrarlamıştı, lütfen annenler takı
işini abartmasınlar, hiçbir şey istemiyorum, evet çocukları evleniyor diye
elbette heyecanlıdırlar ama benim bir beklentim yok, mahcup olmak da
istemiyorum, ne olur söyle aşırıya kaçmasınlar diye. Bunu annemle paylaştığımda
hoş karşıladı, beğendi Havva’nın tavrını. Ardından Kapalıçarşı’da tanıdıkları
olan bir kuyumcuya gitti, bir tektaş yüzük, bir beştaş alyans, bir de pırlanta
bileklik aldı geldi, bana gösterdi Havva’ya takdim edilecek ganimeti. Hiç
anlamıyorum bu işlerden, biraz sitem edecek gibi oluverdim çok şey aldığına
dair; kadın kıyameti kopardı, bunlar olmazsa olmazlar, ne kadar ayıp böyle
konuşman, zaten hiçbir şey almadık sayılır, bıdı bıdı söylenip durdu epeyce.
Çok cahilmişim, görgüsüzmüşüm. Sözümü dinlemiş, benden teşekkür beklerken böyle
konuşmam çok fenaymış. Biraz yatıştığını görünce tatlı tatlı sormaya cesaret
ettim, ne zamandır tektaş yüzük geleneği var diye. Hatırlamıyor, bizim
zamanımızda pek yoktu, son yıllarda yaygınlaştı, o güzel kadının (Nil
Karaibrahimgil) şarkısından sonra da zorunlu hale geldi dedi. Yabancı
dizilerle, filmlerle alışmışız buna. Merak edip baktım, 15. Yüzyılda Avusturya
Arşidükü ilk defa eşine almış, dünyada ilk yaygınlaşması da 19. Yüzyılda bir Amerikalı sayesinde olmuş. Daha sonra bir
vesileyle tekrar konusu açılınca “bu yapılan, bu adetler düpedüz putperestlik.
Taşlara tapmaktan ne farkı var anne? Hiçbir işe yaramayacak, sırf gösteriş
uğruna alınan bu takıları Havva istemiyor, ben saçma buluyorum, ama siz ‘olmazsa ayıp olur’ diye alıyorsunuz,
karşınızdaki sizin kadar hoşnut ya da ilgili olmazsa da sanki putuna hakaret
edilmiş zındık gibi bunu saygısızlık şeklinde değerlendiriyorsunuz. Sence ben,
benim gibi düşünen bir kızdan başkasıyla evlenebilir miydim?” diye konuştum,
hayır, ben bu işlerden zerre kadar anlamıyormuşum. Doğru, o kadar anlamıyorum ki, bütün
bunlardan sonra Havva ile beraber ‘gündelik
alyans’ almaya gittiğimizde kendime bin defa sormuşumdur, o zaman şimdi bunu
niye alıyoruz diye. Beştaş’a ne gerek vardı o zaman? Havva 21’lik gösteriş
budalası bir çıtır değil ki pırlantaları taksın? Bir kez daha yineleyeyim,
Anlamıyorum ben.
En anlamadığım şeye gelince: O tokadı kardeşim yedi ama bana vurlmuş gibi sarsmıştı beni. Pek çok konuda aşırılık/iştah/fuhuş bağlamında
nefsine yenik bir adamım, kesinlikle doğru. Ama nesnelere değer vermeyi,
nesnelere göre değerlendirme yapmamayı, gösterişten uzak durmayı, çünkü
gösterişin kibirden, kibirden lağımdan kaynaklandığını öğrendim büyüklerinden.
Kibirli olmadığımı söylemek cesaret işi ve uygunsuz, ama gösteriş meraklısı
olmadığı pek ala biliyorum. Üstelik bu
durumu öylesine içselleştirmişim ki, çoğu davranışım ve düşüncem kokoşluğun,
süslülüğün ve ya kitsch’liğin yanından bile geçmeyen aileme dahi garip geliyor.
Sadece ailem değil, çoğu insan böyle: Hz. Ali’nin biri yazlık, diğeri kışlık
olmak üzere iki elbisesi vardı cümlesini duyduklarında hislenen insanlar
evlerinde 40 çift ayakkabı ile yaşamaya razı olabiliyorlarsa kendileri bilir
elbette.
Havva için nasıl aklımı yitirdiğimi, O’nu geri kazanabilmek
için verdiğim mücadeleyi, yaşadığım iç çatışmalarını garipseyen sizler, sanıyor
musunuz ki mesele sadece güzel yüzü, güzel kalbinden ibaret? O benim
gökkuşağım; bu düşüncelerime en yakın olan kişi, beni ayıplamayacak tek insan. Daha
da böyle neler var, saymakla bitmez. Boşuna ruh eşim demiyorum Havva’ya.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!