7 Temmuz 2016 Perşembe

Yarın Beni Bekleyen Nişan Merasimi ve Babam Üzerine...




Uzunca zamandır burayı ihmal etmiş olmamın yegâne sebebi, araya giren ramazandı. Açıkçası ‘rahmet ayı’, ’11 ayın sultanı’ gibi safsatalara hiç prim vermemişimdir bu zamana kadar; oruç açlık ve kısıtlama demek, açlık madem insana/nefse zulüm, nereye gitti rahmet öğesi? Burada Slayer ağzıyla Brutal God söylemine girmeyeceğim ama bunca sıkıntı ve eziyete ancak Allah, kulun Allah’ı olduğu için katlanılır, yoksa bir rahmet beklentisi ya da hayali ile tahammül edilmez oruca filan. Tamam Rabbin rahmeti bittabi sınırsız ama millet ota boka rahmet gözüyle bakınca işin cılkı çıkıyor, utanmasalar depreme heyelana sele yanardağ patlamasına da rahmet deyip alkışlayacaklar. Benim bildiğim rahmet, bayram. Ramazan biter, oruç zorunluluğu sona erer, insanlar bayram yapar. Hatta kimilerince (citation needed) islami gelenekte ramazan bayramı diye bir şey de yok deniliyor, üzerinde uzlaşmaya varılan tek dini bayram kurban bayramı. Yemek yok, içmek yok, sigara yok, porno yok, bir de allak bullak olmuş bir uyku düzeni var: Bunlar rahmet öyle mi? Hadi canım sen de. Bunlar olmadan bitkisel bir hayata giriyor insan; düşünemiyor, konuşamıyor, bir konuya yoğunlaşmakta ciddi zorluk çekiyor. En azından benim için daima sıkıntılı geçmiş bir dönem oldu ramazan ayları.
Hamdolsun bitti!


Bayram izni için İstanbul’a kaçtım, izin alırken de ‘nişanım var, idare edin’ beni diye ajitasyon yaparak. Evet yarın nişan merasimi nasıl bir şeymiş, göreceğim. Bu yaşa kadar katıldığım iki nişandan biri, neredeyse yirmi sene önce kardeşimin aile içinde yapılan yüzük takma merasimiydi, bir de teyzemin büyük kızının üzerinden on seneden fazla geçen Hidiv Kasrındaki nişanıydı. Bizde çok şükür kasır, saray, konak filan söz konusu değil, Havva’ların evinde toplaşacağız. Aile büyükleri kendi stand-up gösterilerini sırayla yapmak için birbirlerinin ağzından laf kapmaya çalışacaklar. Bayramda aramaya tenezzül etmediğim o ‘büyükler’, sanki zerre miktarda kıymet-i harbiyeleri varmış gibi babamlar tarafından davet edildi, yüzlerini görmekten, seslerini duymaktan senelerdir kaçındığım böcek misali söz konusu ‘büyükler’ gelmesinler diye doğrusu uğraştım, ailemle kavgalar ettim, olmadı, kotaramadım. Bir kez daha anladım ki nişan, evlilik gibi olaylar kesinlikle ailelerin keyfi ve gösterişi için yapılıyor, bu yola çıkan iki kişi için değil. Bana ne nişan çiçeğinden? Havva’ya ne nişan çikolatasının içine konulacağı Paşabahçe markalı tepsiden? KİME NE AQ! Ama hayır, onu çağırmazsak çok ayıp olur, şunu almazsan ne kadar büyük bir görgüsüzlüktür, şöyle davranmalısın, böyle yapmalısın. Evlenme süreçlerinin şaşalı, boşanmaların sessiz sedasız olmasının nedeni bu: boşanma işleminde ailelerin gösteriş yapabilecekleri hiçbir şey yok; kimse mahkemeye gideceği için terzide kendisine tayyör diktirmez ya da mahkeme ilamı çikolatayla götürülmez. Birileri onayını dileneceğim diye herhangi bir şey yapmak zorunda olmak asla kabullenemediğim bir şey ve yarın yaşanacaklar benim için gerçekten müthiş bir sınav halini alıyor; anneme göre huysuz, babama göre aksi bir yapım var ama ben bunu ‘istemediğim hiçbir şeyi yapmaya mecbur olmadığım’ şeklinde tevil ediyorum. Ne var ki bu nişan merasiminde pek çok detay, babamın arzu ve beklentilerine göre şekillendi ve bunu bana birkaç kez hatırlatmak zorunda olduğunu hisseden annem tehdit kokulu ‘baban çok üzülür’ uyarısıyla beni dürtmekten alıkoyamadı kendisini. Babama sevgimin ve saygımın zaaf boyutunda olduğunu bildiğinden, hep zayıf noktama vurdu şerefsiz. Peki bugün ne oldu da babama karşı son bir haftadır olduğu gibi öfkeli, suratsız ve umursamazım? Şimdi oraya geliyorum.


Babamın sağlığı konusunda ne kadar hassas davrandığım bilinen bir konu. Tahmin ettiğiniz üzere jandarma gibi yaklaşıyorum hadiseye, kendisine bakmayan ve aslına bakarsanız bunu nasıl yapacağını bilmeyen bir adam olduğundan yıllardır her şeyi ona hatırlatmayı hem görev, hem de keyif addettim kendime. Doktor kontrollerinden ilaçlarını günlük almasına kadar bütün ayrıntıları bıkmadan hatırlatırım söz gelimi. Şöyle bir örnek vereyim: Erzurum’da imsak vakti 02,30 civarında olurdu, sahura kalkmak için uyuyup tekrar 02,00 gibi kalkmak gerekirdi ki bu çok saçma aslına bakarsanız; kaçta yatacaksınız da 02,00’de bir daha uyanacaksınız? Benim gibi makul ve mantıklı (!) bir adamın yapacağı, yapmadan önce içmek, yemek, sonra da deliksiz olmasını umacağı bir uyku çekmektir. Ne var ki, bu bloğun yazarı (oruç tutmadığı birkaç gün de dâhil olmak üzere) tüm ramazan ayı boyunca Erzurum’da imsak bekledi, neden? Çünkü İstanbul’daki ailem sahur için 02,40’da kalkmak zorundaydı. Elbette saatlerini kuruyorlardı ama benim içim ‘ya uyanamazlarsa?’ endişesi ile yanacağına, onları her Allahın günü telefonla arayıp canlı çalarsaatlik görevini layıkıyla yerine getirmeyi daha uygun buldum. Niye böyle bir şey yaptığım çok açık, uyanıp kalkmalarını garantilemek, bir şeyler yiyip içmelerinden, böylece ilaçlarını aldıklarına da emin olmak. That’s it. Ve ben bu kadar hassas davranırken, tesadüf üzeri öğrendim ki, babam ilaçlarını almıyormuş meğer. Tesadüf dedim, çünkü bayram öncesi orucun son günlerinde İstanbul’a geldiğimde beraber sahur yaptığımız bir vakit babamın ilaçlarını almadığını fark ettim, hemen sordum, umuyorum ki unuttuğunu filan söylesin, hayır, hiç oralı bile olmadı, suçüstü yakalanmış bir insanın huzursuzluğuyla beni tek kelime konuşturmayarak ilaç almak istemediğini söyledi. Konuşmaya çalıştım, tek kelime ettirmeden kalktı gitti.


Babama öfkemi anlatıyorum: o günden bu yana iletişimimiz minimize olmuş halde. Diplomatik ilişkilerimizi maslahatgüzarlık seviyesini indirmiş gibiyiz. Birkaç defa –sanırım emin olmak için- benimle konuşmaya çalıştı, o günden sonra hep yaptığım gibi yarım ağızlı cevaplarla savdım kendisini. Üzülmesin diye yıllardır çaba gösterdiğim, bir kalp hastası olduğunu asla aklımdan çıkarmadığım babam eğer kendisine dikkat etmediği gibi kendisi için çırpınanları böyle yok sayıyorsa, ben de hiç alışık olmadığı yüzümü göstermekten geri durmuyorum artık. Yanlış anlaşılmasın, terbiyesizlik, kabalık yapmıyorum, ama eskisi gibi pamuklara sarıp öpüp okşamamı da beklemesin bundan böyle.


Keyifsizliğim o kadar belli oluyor ki, Havva bir ara sorma ihtiyacı hissetti, ‘belki vaz geçmek istiyorsundur ya da biraz daha düşünmeyi tercih edersin’ diye. Kızcağız gerilimimi nişan/evlilik olarak ele almış doğal olarak. Meseleyi açıklayınca hem rahatladı hem de üzüldü haliyle.


Yarın nişanım var ve ben bu sabah da son bir haftadır olduğu gibi gözümü uykudan açar açmaz, babamın ilaçlarını kullanmadığı gerçeğiyle sarsıldım. Hâlbuki tüm bu salak adetlere, ‘görgü soytarılıkları’na, saçma sapan israf gösterilerine tahammül etmemin biricik sebebi babamın üzülmemesiydi.

 
Ulan babamın aleyhinde iki satır yazı yazayım dedim,gömleğim yanmış sigaradan!



Yarın bir skandala imza atmaktan beni ne alıkoyacak? Babamın ‘elalem ne der?’ diye pır pır eden yüreği mi?Onun o çok sevdiği 'büyükler'i paçavra etmekten nasıl geri duracağım? Geldiklerine bin pişman etmekten?


Kalp ilaçlarını düzgün kullansın da yüreği pırpır etmesin o zaman.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!