Kazasız, belasız halloldu. Eğreti bir defile mi dersiniz, kadınlar
için kozmetik ürünleri gösterisi mi dersiniz, erkeklerin adamlıklarının,
ailelerin yapmacık saygın hallerinin dışavurumu mu dersiniz, neyse artık, bu
teatral performans kavga ya da hırlaşma olmadan sona erdi, bitti. Kaza, bela,
kavga gibi kelimeler kullanıyorum çünkü Havva’nın babası daha önce bahsettiğim
gibi bildiğiniz arıza bir adam, benim tarafta da ailenin manevi lideri amcam (O’ndan
da söz etmiştim eski yazılarda) manyağın önde gideni. Kalabalık bir seyirci
kitlesini görünce insanlar azıtmaya pek meyyal oluyor. Küçük birkaç kıvılcım
fazla büyümeden söndü, kayda değer bir olay çıkmadan sahte gülücüklerle de olsa bu
konu kapandı böylece. Artık nişanlı bir adamım. Yüzük parmağıma takılırken
kendimi evleniyormuşum gibi hissettim bir an, ama merasim sonrası eve dönerken
yüzüğü parmağımdan alelacele çıkartıp ceketimin cebine koyduğumda tekrar
normale döndüm. ‘Havva için nelere
katlanıyorum ya!’ düşüncesi bazen üzerime çullanır gibi oluyor, ne var ki
hemen bu olan bitene Havva için tahammül etmediğim, aksine kendim için bunları
yaşadığım gerçeği netleşiyor içimde. Son planda kimse kimseyle kimse için
evlenmez, o yüzden İstanbul’a gitmeden çok önce, Erzurum’daki evimin duvarına doktorun
sarf ettiği o cümleyi kocaman kocaman yazmıştım, sürekli gözüme çarpsın diye: ‘O adamı unutma!’ Evet, bu yaşıma kadar gerçekten
inandığım, şüphe duymadığım pek çok zihinsel kodu paçavra eden O adamın hali, şimdi beni nişanlı birine
dönüştürdü işte. Hala şaşkınım, vardığımız noktada bazen huzursuzluk duyduğumu
itiraf etmekten çekinmiyorum, ama Havva öyle mutlu, ve mutluyken öyle güzel ki…
Şimdiki aşama, para. Çok para. Çok para lazım. Ev alacağız,
ev kuracağız, bir dünya iş var. Parayla da mutluluk olsa fena olmaz hani.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!