Üzerinden yirmi yıl geçti sayılır, iş gereği bir sene Kosova’da yaşamıştım. O zamanlar bağımsızlığını ilan etmemişti Kosova, hala Sırbistan’ın hukuki bir parçasıydı; iş savaşın alevi dinse de dumanları hala tütüyordu ben oradayken, daha yolu uzundu yani. Başka arkadaşlar da vardı orada görevli, ne var ki içlerinde hatırladığım kadarıyla sadece ben tek başıma bir ev tutmuştum, diğerleri ikili – üçlü gruplar oluşturmuşlardı aralarında, buldukları geniş evleri paylaşmayı, böylece masrafları da bölüşmeyi tasarlamışlardı. Bense öyle yapmadım: yalnız kalmayı daha pahalıya mal olacağını bilsem de tercih etmiştim. Huzuru ve özgürlüğü satın almıştım diğer bir değişle. Stüdyo tipi bir ev buldum kendime. Diğer arkadaşlarımdan farklı bir durum daha vardı; onlar (evlad-ı fatihan denilen) Kosovalı Türklerin ya da yerel Arnavutların evlerinde kiracı olmayı istemiş, bunu bir şart olarak önlerine koymuşlardı, benimse hiç böyle bir kaygım olmadı – beğendiğim evin sahibi Sırp (aslında tam Sırp da değil, Karadağlıydı) bir kadındı, anlaştık, yerleştim eve. Fiyat meselesine gelince, 250euro idi benim minicik evimin kirası, sözünü ettiğim arkadaşlar ise hatırladığım kadarıyla 3+1 evlere 350-400euro gibi bir ücret ödüyorlardı. Kendi açılarından haklılar, gene de parayı düşünen özgürlüğünden fedakârlık eder. Yalnız ufak bir ayrıntıya değinmek istiyorum burada, ben 250euro ödüyordum ama elektrik ve su faturası gibi bir derdim yoktu. Çünkü elektrik ve su, dairemde bedavaydı. Evet, beleş. Çünkü, en başa dönelim, iç savaş bitmiş olsa da henüz Kosova bölgesi resmiyette Sırbistan’a bağlıydı ve Sırbistan Devletinin merkezi idaresi Kosova’da yaşayan (o zamanlar nüfusun %10’unu teşkil eden) Sırplardan bu masrafları tahsil etmiyordu. Sırplara elektrik ve su bedavaydı özetle. Kosova’nın çoğunluğu oluşturan Arnavutlar ise tıpış tıpış ödemek zorundaydı bu faturaları. Sırp nüfus ayrıcalıklıydı.
Günümüz Türkiyesinde kamuoyu araştırma şirketlerinin yaptıkları anketler ve bu anketlerin sonuçları sıkça gündeme geliyor. Bu şirketler arasında kalburüstü bir yeri olan Metropoll, ekim ayında Türkiye’nin Nabzı başlıklı araştırmasını yayınladı. Bulgular arasında şöyle bir sonuç var:
Hayat pahalılığının iyice hissedilir hale geldiği, geçim koşullarının güçleştiği, son ekonomik gelişmelerin de ümit vermediği bir dönemde, elektrik ve su faturalarının ödenmesindeki güçlüklere dair bir soru sormuş Metropoll. Alınan cevapları da ankete katılanların siyasi parti tercihlerine göre sınıflandırmışlar. Ortaya çıkan sonuçlar dikkat çekici:
İktidar bloğunu oluşturan siyasi partilere oy vereceklerini söyleyen kesimin ortalama %38.8’i, “elektrik ve su faturalarınızı öderken zorlanıyor musunuz?” sorusuna ‘zorlanmıyorum’ cevabını vermişler.
Muhalefet bloğunu oluşturan siyasi partilere oy vereceklerini söyleyen kesimin ise ortalama %10.6’sı aynı soruya ‘zorlanmıyorum’ cevabını vermiş.
Yani İktidar blogunun %38.8’i elektrik-su faturalarını öderken zorlanmıyor.
Muhalefet blogunda zorlanmayanların oranı sadece %10.6.
Tersten bakalım, zorlananlara gelelim.
Aynı soruya, yani “elektrik ve su faturalarınızı öderken zorlanıyor musunuz?” sorusuna,
İktidar blogu seçmenleri ortalama %31.7 oranında ‘zorlanıyorum’ demiş.
Muhalefet bloğu seçmenlerinin ortalama %63.7’si ‘zorlanıyorum’ demiş.
Burada son derece çetrefilli bir durumla karşı karşıya olduğumuzu görüyorsunuzdur.
İktidar bloğu seçmenlerinin gelirleri, muhaliflerden belirgin şekilde fazla mı ki fatura ödemekte daha az zorlanıyorlar?
Yoksa bu kişiler bağlı oldukları siyasi yönelim zarar görmesin, hırpalanmasın diye yalan mı söylüyorlar?
Muhalefet bloğu seçmenlerinin gelirleri ötekilerden daha mı az acaba, fatura ödemekte bu kadar zorlandıklarını söylüyorlar?
Yoksa bu kişiler karşı oldukları iktidar yapılanması zarar görsün, zayıflasın diye yalan mı söylüyorlar?
Ekonomiden bahsediyorum burada. Gelir-gider dengesi, kazanımlar – harcamalar hakkında gayet somut veriler ve sonuçlara dair basit bir soru bile, cevap veren kişilerin ideolojik yaklaşımlarına kurban ediliyor.
2002 senesinin Kosova’sında bu anket sorusu sorulsa, deneklerin verecekleri cevap bir anlam ifade ederdi. Sırplar “zorlanmıyorum” diyeceklerdi, Arnavutlar da zannedersem zorlandıklarını gösteren yanıtı işaretlerdi.
Fakat burası öyle değil. Her vatandaş aynı birim değer üzerinden elektrik ve su tüketiyor, dolayısıyla herkes harcadığı kadarın tutarını ödemek zorunda.
Yavuz Selim’in, II.Abdülhamid’in, Talat Paşa’nın, Atatürk’ün, İsmet İnönü’nün, Adnan Menderes’in, Turgut Özal’ın yaşamlarını ve icraatlarını farklı politik pencerelerden yorumlayanları anlarım, sosyo-politik çerçevede eleştirenlere veya destekleyenlere (gerizekalı değillerse) kulak verir, saygı duyarım, neticede Mircea Eliade’nin meşhur sözünü yineyecek olursam ölçekler fenomenleri belirler, ne var ki elektrik – su faturalarının ölçeği bellidir; para. Paranın ölçeği enflasyondur, gelir/gider dengesidir. Kişinin geliri yüksekse, giderleri için harcayacağı miktar onu finansal açıdan zorlamaz. Kişinin geliri düşükse, giderleri için harcayacağı miktar onu yıpratır. Zaman ve şartlara bağlı olarak giderler artabilir, azabilir, gelirler artabilir, azalabilir. Bunların değişkenlik göstermesi başka bir şey, göz göre göre -aşağı yukarı benzer ekonomik seviyelerde olan insanların- siyasi tercihlerine göre bu durumu çarpıtması başka bir şey. Ya o yalan söylüyor ya da öteki. Yalan söyleyen de ekonomipolitik dediğimiz tutumu, yani aslında düpedüz ideolojik bir duruşu sergilemekten imtina etmiyor, göz göre göre sahtekarlık yapıyor.
Türkiye böyle bir ülke. Mayıs ayında, ekolojik kaygıların siyasi tercih üzerinde etkili olduğunu zanneden gerizekalı tiplere karşı ekolojik değil, ölüm/yaşam meselelerinin dahi halkımızın siyasi duruşuna etki edemediğini, edemeyeceğini, başka türden dinamiklerin etkili olduğunu yazmıştım. Eh, ekonomik sebepler de aynı hesap.
Hala demokratik siyaset, hür irade, onurlu insanın onurlu seçimi gibi saçmalıklar üzerine yazsın entelektüeller. Hiç bir şey anlamıyor onlar. Halktan kopuk şarlatanlar.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!