Tuhaf bir hayat bu…
Gırtlağımıza kadar maddi dünyaya battığımız…
Rasyonalizm, realizm, naturalizm, pozitivizm derken, bunların hepsinin içinden fırladığı pandora kutusu olan “hümanizm” her nasılsa dönüyor, dolaşıyor ve bir bumerang gibi anti-human nitelikte silahlarla donatılmış şekilde vuruyor günümüz insanını - biz modernleri vuruyor, merhametsizce. Tanrıyı ve tanrıya/tanrılara ait her şeyi yok etmek ve insanı, insanî olanı merkeze koyup yüceltme gayesiyle düğmesine basılan hümanist anlayış, geldiğimiz bu noktada öngörülemeyecek bir düşman yarattı, insanların eliyle, insanlığa karşı…
Şairin “bir rüyaya daldık ki, cehennemde uyandık” mısraı gibi, böyle sonuçlanacağını hiç kimse tahmin etmemişti. Sonuç o kadar iç karartıcı ve karanlık ki, şimdi de pek çok kişi, olumsuzluğun, “bir şeylerin yanlış olduğunun” farkında, fakat göremiyor ve bilemiyor, ne yapmak gerektiğini.
Benimle gelin 18.yüzyıla… Vasat bir insan düşünelim dünyanın herhangi bir yerinde yaşayan, ister devrin Fransasında olsun, veya Rusyasında, Mısırda veya Çinde… Aristokrat olmadığını farz edelim, onlar elité azınlıktı çünkü. Bu adamın bir de ismi olsun, Habil diye adlandıralım onu.
Habil uyanır sabah, eşinin yanında. Tan yeri ağarıyordur artık, horozlar sıkılmıştır bağırmaktan. Dürtükler karısını, omzundan tutup sarsar- belki öpüp uyandırır sevecen bir şekilde, arkadaşın üslubunu bilmiyorum. Hatun kişi mızmızlanır uykusuna biraz daha devam etmek için, veya zımba gibi açar gözlerini ve doğrulur yataktan. Belki sevişirler hazır fiziksel performansları günün en zinde saatindeyken, yahut tek kelime konuşmadan kalkar, kahvaltı hazırlamaya başlarlar.
Kahvaltı yapılırken izlenecek TV yoktur… Sabah haberlerini, o gecenin trafik kazalarını, dünyanın bir ucunda yeni sona ermiş NBA sonuçlarını öğrenmeleri mümkün değildir.
Radyo yoktur, kahvaltı yaparken oyun havası dinlesinler, şarkı türküyle neşeli bir keyif yapsınlar…
Gazete yoktur, zaten olsa da neden okusunlar ki – bir kere siyaset yoktur, her şey zaten krala/sultana/hükümdara/beye aittir, bunun aksini düşünmek, tartışmak veya eleştirmek akla bile gelmez.
Cd player veya teyp gibi nesneler de yok…
Ne kadar sessiz bir kahvaltı oldu bu!
Adam işe gitmek zorundadır kahvaltıdan sonra… “iş” ? Ne iş? Şirkette midir bu adam, devlet memuru mudur, esnaf mıdır, polis midir, palyaço mu, çiftçi mi, bilmiyorum… Ama evine ekmek getirmek zorunda işte.
Adam gitti… ama nasıl? Zengin/aristokrat değildi, taş çatlasın ata binip gitmiştir, Audi A5’i olacak değil ya… Kadın evde. Ne çok iş var, bulaşık, çamaşır, temizlik… Ama su yok… su taşımak zorunda bir yerden.
Adam kol gücü ile çalışır… Kadın da farksız değildir ondan…
akşam olduğunda pestilleri çıkmıştır muhtemelen.
Akıl, gözlem, deney, bilim, teknoloji derken uygarlığın bizi getirdiği noktaya bakın…
Hayatımız o kadar ama o kadar kolay ki…
TV, radyo, fax, telefon, bilgisayar, internet, çamaşır makinesi, kurutma makinesi, mikrodalga fırın, bulaşık makinesi, otomobil, uçak, metrobüs, elektrikli süpürge… bu paragrafı evlenecek arkadaşlar uzatabilirler, onların ilgi alanına giriyor.
Bütün mesele parada bitiyor. (Buraya kadar yazdıklarım geçen gün A.C. K. İle yaptığım bir konuşmada ona söylediklerimin uzatılmış hali, ayrıca mathy'de zamandan bahsetmiş son yazısında, ama şimdi paradan bahsedince aklıma René Guénon geldi, yıllar evvel okuduğum bir kitabı: Entellektüelimtrak bir alıntı yapmak için harika fırsat!)
“Modern uygarlık suni ihtiyaçların çoğaltılmasını amaçlar. Sürekli olarak doyurabileceğinden daha çok ihtiyaç yaratacaktır, çünkü insan bir kez bu yola kendini kaptırdı mı, artık o yolda durması çok güçtür ve hatta belirli bir noktada durması için hiçbir neden de yoktur. İnsanlar, asla düşünmedikleri ve hiçbir zaman akıllarına getirmedikleri bu tür şeyler yokken, bunlardan yoksun oldukları için hiçbir ıstırap duymazlardı. Şimdi ise, aksine bu şeyler onlarda eksik olursa zorunlu olarak acı çekmektedirler, çünkü onları zorunluymuş gibi görmeye alıştılar; böylece bunlar gerçekten zorunlu oldu. Bu yüzden bütün imkânlarıyla kendilerine maddi doyumların tümünü sağlayacak şeyleri edinmeye çalışıyorlar; tatmin olabilecekleri tek doyum maddi doyumlardır: Sadece “para kazanmak” söz konusudur, çünkü eşya edinmek ancak parayla mümkündür; insan ne kadar çok paraya sahip olursa, o kadar çok eşya edinmek ister, çünkü durmadan kendisine yeni ihtiyaçlar bulur. Böylece bu ihtiras hayatının biricik gayesi olur. Bazı evrimcilerin “hayat kavgası” veya “geçim dersi” adı altında bilimsel yasa saygınlığına yükselttikler vahşi rekabet buradan kaynaklanmaktadır. Bunun mantıksal sonucu ise, kelimenin en dar biçimdeki anlamıyla, sadece en kuvvetlilerin var olmaya hak kazanmış olmalarıdır.”
1927 senesinde –kapitalizmin o tarihten bu yana geçirdiği evreleri bilmeden- yazmış adam, benim bu karalamaya başlarken toparlamaya çalıştıklarımı. Benim için can sıkıcı, çünkü ben de paranın bu vampirce savaşta “içilen kan” nevinden kazanana hayat verdiğinden bahsedecektim, içtikte daha çok acıktıran…
Geldiğimiz noktada hayatımız, üç yüz sene evvel yaşamış Habil’in ve eşinin yaşamıyla karşılaştırırsak tarif edilemez ölçüde rahat, konforlu ve kolay: Böyle olunca üç yüz sene evvel yaşayan birisinden çok daha fazla “zamanımız” kalıyor her şey için. …Zaman… ulaşımın daha kolay, fiziksel yorgunluktan mustarip olmak ise en alt düzeyde artık. Hele 20-30 yıl sonra robotlar günlük hayatta kullanılmaya başlarsa, o zaman göreceğiz neler olacağını: İnsanoğlu ne yapacak? “neyi” yapacak?
Bu kadar zamanı olan bizler, “hiçbir şeye yetişemediğimizi” söyleyip sızlanıyoruz, ama söyleyin aslında ne var yetişilmeyecek? Aslında hiçbir şey yapmıyoruz, tüm "gerekli" işlerimizi yaptırdığımız makineler var; biz sadece komut veren konumdayız o kadar. Bu “yetişememek” meselesine sonra döneceğiz.
Şimdi düşünelim; (olağan dışı bir problem yoksa) iş yerinde olmaktan, çalışmaktan mutlu olmayan insan pek azdır. Bir şeylerle ilgilenmek, uğraşmak, boğuşmak, hatta bunalmak bile insana –sonrasında- keyif verir, tıpkı ağaç kesmek için saatlerce balta sallayan birinin yorgunluktan ölürken aslında mutlu olması gibi. Bir iş yapmıştır, ortaya bir şey koymuştur – en kötü ve berbat ihtimalle “ortaya bir şey konulamayacağını” koymuştur.
Çalışmayı neden seviyoruz? Bu noktadan sonra kendi adıma zırvalayabilirim, birinci tekil şahıs kullanmaya başlayarak. Çalışmayı, it gibi, işkolik misali çalışmayı seviyorum, çünkü; kendimle yalnız kalmayı sevmiyorum, düşünmek ve eskilerin tefekkür dediği zihinsel faaliyet bana ıstırap verip karamsarlığa itiyor, içimdeki karmaşayı işitemeyecek, oradan yükselen seslere kulak veremeyecek kadar “başka” şeylerle yoğun oluyorum. Çalışmaktan kaynaklanan fiziksel ve zihinsel yorgunluk beni rahat bir hamak misali sarıp sarmalıyor, ve ben yorgunken bir kedi misali sığınıyorum ona…
Fakat eskisinden daha hızlı dönen dünya ve takip edilemez bir hızla ilerleyen teknoloji, bana daha çok, daha fazla zaman yaratıyor… “Kendime vakit ayırıyorum” diyen birisi, aslında “boş zamanım çok” demekten farklı bir şey söylemiyordur. Aylaktır o kimse, yapması gereken, mecbur olduğu bir fiil söz konusu değildir, en azından (göreceli olarak) kısa bir period zorunlu işlerini yapması için yeterlidir, zamanın gerisi ise, onundur tümüyle…
“Ama ben gerçekten kendime vakit ayıramıyorum” diyenler de olacaktır mutlaka… Ne yapıyorsunuz da vakit ayıramıyorsunuz kendinize? Günde kaç saat TV izliyorsunuz? Kaç saatinizi gereksiz uğraşlarda ziyan ediyorsunuz? Gazete okumak çok mu önemli? İnternette yaptığımız işler elzem mi? Fifa 2007 olmadan yaşayamaz mıyız? Alışverişe gitmek için sokağa çıkan kadın sırf zevk için elli mağazanın vitrinine bakıp sekiz tane ayakkabıcıya onlarca ayakkabı denemek için girebiliyor, erkekler saatlerini saçma sapan spor müsabakaları izleyip lak lak ederek geçiriyor – ama kimsenin kendisine ayıracak vakti yok:) Bu saçmalıkların hepsi boş vakitten kaynaklanan aktiviteler halbuki, aç insan maç izleyemez, çamaşır yıkamak için öncelikle eve bir yerden su taşıması gereken kadın ayakkabı krizine girmeyi aklına getirmezdi.
Aylaklık neler yaptırıyor insana… Ama buraya kadarı bir şey değil… En kötüsü, en zoru, en sıkıntı veren nedir ben fısıldayayım size: Düşünmek… Boş kalan insan düşünür, ve bu en kötü şeydir insanın başına gelebilecek…

Bakırköy Akıl Hastanesi’nin bahçesine Rodin’in Düşünen Adam heykelinin yapılması beni hep güldürürdü öteden beri, ama artık anlıyorum ki, düşünmek insanı deliliğe götürür – delilik değilse bile, “aşırılığa.” Düşünmek… Bu korkunç bir şey aslında; neden varım, ne olacağım, ne yapmam gerek, nasıl yaşamalıyım? Var olmak azap verici! 34 sene evvel yoktum ben, ama bir rüyadan farksız, bir gün ortaya çıktım, büyüdüm ve bilinç sahibi oldum… Bir süre yaşayacağım ve sonra öleceğim, tıpkı rüyadan uyanma misali… Bu rüyayı neden görüyorum? Esrarlı bir durum bu, asla nüfuz edemediğim. Düşünen adam delirir tabii! Neye uzansa zihinsel melekemiz, mutlaka tıkanıyor bir noktada, ötesine gidemiyoruz…
Ardından tıkanıklık…
Sonrası ise ümitsizlik ve karamsarlık içinde insanın başta kendisi olmak üzere herkesten ve aslında çevresindeki her şeyden nefret etmesiyle sonuçlanıyor, veyahut onu bu noktaya getireceğinden ürpererek düşünmekten kaçınma, (kendisine bu modern çağda sıklıkla bahşedilen) “boş vakti” bulduğunda derhal kendisini düşünmesine mani olacak kimi saçmalıklarla; oyunla, alışverişle, popüler bilim haberleriyle, NBA istatistikleriyle, dedikodu veya fuzuli lak lakla, aşırı ve abartılı cinsel yaşamla… ölürken yapacağı hayat muhasebesinde, kendisini hiç ama hiç mutlu etmeyecek binbir türlü budalalıkla yaşamını ziyan etmesine gidiyor…
Yazının başında hümanizm, rasyonalizm, realizm, natüralizm, pozitivizm gibi laflar geveledim…
Bunlar “ilke”yi yok etti…
Artık bir ilkemiz yok.
Tatmin bulamıyoruz hiç bir şeyden, çünkü mutmain olacağımız/kılacağımız bir
"şey" bırakmadık dünyamızda.
Biz modernler, bir yaşam düsturuna sahip değiliz.
Bir arketip kalmadı takip edeceğimiz.
Hepsini yok ettik.
Mircea Eliade’nin dediği gibi “umutsuzluk ve iman” arasında bir seçim yaptı modern insan, ve bizler o seçimden ötürü bir üst akıl’ı inkar edip, yanımıza umutsuzluğu aldık masadan.
Bu açıdan yok edilen ilke, insanoğlu’nu tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar başıboş ve çaresiz hale getirdi, çünkü manevi bir otorite yok artık dünyada, materyalizm savaşı kazandı.
Salt maddi bir uygarlık, maddi olmayan değeri ve özü yok etmeye çalışır. Nicelik hüküm sürmeye başlar. “Kaba kuvvet” ister kitle imha silahı şeklinde kendisini göstersin, ister “basit ve sıradan ama kalabalık aşağının elit ve aydın yukarıya tahakkümü” şeklinde demokrasi formuna bürünsün, yaşamın her yanına sızdı, sardı onu, ele geçirdi.
Bu hayatı sürdürebilmek için aşağıdakilerden birini seçiniz:
a) Fifa 2007 oynayın, günde dört film izleyin, sürekli seks yapın- elinizin altında hazırda karşı cins bulamazsanız porno izleyin, saçma sapan hobilerle vaktinizi güzel değerlendirdiğinize inanın ve mutlu zannedin kendinizi.
b) Buyurun cenaze namazına, oyalanmayın hedonizmle, Epikür'ü öpmeyiverin yanaklarından.
Endişe etmeyin, bulaşıklarınızı makine yıkayacaktır.