30 Aralık 2007 Pazar

The Eyes Watching From The Sky...

Aynayı eline aldı... Güzel bulmuyordu kendisini, gene de seviyordu nasıl göründüğüne baktığında... Güzel bulmamakla beğenmek arasında çelişki yoktu, güzel, zarif, hatta doğru olmayan bir düşünceyi beğenmek gibi bir şeydi sonuçta, fiziksel anlamda güzel olmayanı beğenmek... En çok da gözlerini beğenirdi, güzel olmasalar da... Erken gençlik döneminde bir arkadaşının 'Her insanın özeti yüzündedir, buna da cemal deniyor, ama senin yüzünü daha bir özetleyip gözlerine indirgeyebilirim ben, sadece gözlerinle yaşıyorsun sanki' sözlerini işittikten sonra iyice dikkatini çekmişti, bakışlarındaki garipliğin... Gerçekten yabani, iri iri, karşısındakini deler gibiydiler... Bir süre sonra bu durum öyle hoşuna gitmeye başlamıştı ki aynanın karşısına geçtiğinde üstüne başına çeki düzen vermek değildi artık yaptığı, sadece gözlerinin derinliklerine bakar ve orada ne olduğunu görmeye çalışırdı... Tıpkı şimdi olduğu gibi... Son yıllarda yüzüne iyice yerleşen mor halkalar ve kırışıklıklar da umurunda değildi, O'na göre gözleri baskındı yüzündeki herşeyden...
Aynayı biraz daha yaklaştırdı kendine... Sadece gözleri vardı sırlı camdan görünen, ortası siyah, çevresini kahverengi... Kanlı buzlar içerisinde bir yalnız adacık gibi...

Bir adam yürüyordu kaldırımda, dudaklarında hafif de bir melodi, Vivaldi... Sakin adımları yalpalarcasınaydı, ama yürüyüş ritmi mırıldandığı ezgiye uygun gibi... Alımlı, süslü bir kadının geldiğini gördü karşıdan, umarsız salınımıyla hükmederek sokağa, doğruca üstüne yürüyerek… Yanından geçerken adamın, o varmış, yokmuş farkında bile değil... Zorunlu olarak yol verirken yumruğunu sıktı adam, 'ben farkedilmeyecek bir insan mıyım' dedi kendine. Blokflüt Konçertosu hala dudaklarındaydı, ama daha zordu şimdi mırıldanmak, titreyen dudakları ısırılırken içerden...
Boynunda yedi siyah benek olan tombul bir martı dolanıyordu vapurun çevresinde, etrafında kanat çırpan yüzlerce arkadaşıyla beraber... Şair 'insanlar havada uçtu, ama yerde öldüler' diye fısıldadı Eminönü-Kadıköy vapurundaki sıska delikanlıya kitapta okuduğu mısrada, fakat az önce delikanlının attığı simit parçalarından birini midesine indirmiş olan tombul martı habersizdi bundan... Delikanlı da anlamamıştı zaten o mısrayı, düşünmeden geçmişti şiirin sonrasına… Onun da karnı açtı.
Köşesinde üstüste yığılmış çöp poşetlerinin bırakıldığı dar ve pis bir sokakta bir grup genç kavga etmeye hazırlanıyordu sıkılmış yumruklarıyla... Neden mi, bilmiyorlardı, birbirlerinin gölgelerine basmışlardı belki, bir sebep yoktu, sadece öldüresiye döveceklerdi karşılarındakini... Birinin çakısı vardı cebinde, en çok da o korkuyordu herhalde... 'Ya kavga sırasında çıkarırsam onu, saplarsam birine? ' diye...
İhtiyar dede çökmüştü yalnız yaşadığı bodrum katının nemli, yosunlu duvar dibine... Sancı yayılıyordu göğüs kafesinden omuzlarına ve çenesine, gövdesi eskimiş, yırtık pırtık kilimin üzerinde
popo üstü yıkıldığında… Kalbini ele geçiren spazmın ne zamandır beklediği, gelip kendisini ıstıraptan kurtarsın diye yalvardığı nihâi son olduğunu düşünürken, birden aklına annesi geldi, yarım asır önce kaybettiği, kendisine 'oğlum, taşa oturma, çeker' diyen... Gülümsedi, '...anne... annecim' dedi...

Adamın gözleri sulandı... Severdi bakışlarını, insanları etkilediğini, dikkatlerini çektiğini düşünmekten hoşlanırdı hep... Ama derinliklerinde olan bitenler korku verirdi kendisine... Biraz da sevgi görseydi keşke o gözler, ve sevdiğini görseydi…


Aynayı masaya koydu.


* Çok eski bir yazının gözden geçirilmiş halidir.
** Başlık, Testament'in "Sins Of Omission" isimli şarkısından alıntıdır.
*** Adı geçen şair Sezai Karakoç'tur.
****
All characters appearing in this work are fictitious. Any resemblance to real persons, living or dead, is purely coincidental.

26 Aralık 2007 Çarşamba

Ve Tanrı İbrahim'e dedi: "Seninle ve soyunla yaptığım antlaşmanın koşulu şudur: Aranızdaki erkeklerin hepsi sünnet edilecek."

Davete icabet sünnettir derler. İstemediğim bir oyuna davet edilmeyi “aşüfteye hayır diyebilmek mutluluktur” diye buyuran Nietzsche’nin [yani fiili livata uygulanası şu meşhur cehennemlik işaret levhasının] yol göstericiğinde, beni mimleyen ve bu oyunu oynamak zorunda bırakan Gregor Samsa’yı geri çevirmem gerek aslında, ama hayır, yapamayacağım bunu, yıllardır bizi kardeş, arkadaş, sevgili, aynı insanın iki farklı şizofrenik dışavurumu sanan onca insanın hatırına bu mimi üzerime alıyor, kabul ediyor ve önüme konulan şablona uygun bir metin yazmaya başlıyorum… (Tek cümlede bitirdim girişi, hâlbuki uzatıp başlarken sünnet kavramından, ayrıca İbrahim’in Tanrı ile yaptığı anlaşmaya atıfta bulunup “ben bu anlaşmaya taraf değildim ki, ne diye pipimin kenarını kesmişler bana sormadan” diye vızıldayacaktım. Intellectual Dandy-vâri bir giriş olmadı arzu ettiğim gibi, lâkin Nietzsche’nin adı yeter, onu kullandım en azından.)

Ben Küçükken aman nazar değmesin diye her gün ayetel kürsi okunup suratına üflenen veletlerdendim. Öncelikle özünde çok iyi bir çocuk olduğumu yazayım. Dokuz aylıkken konuşmaya başlamışım, bir yaşımdayken de yürüyormuşum. Saçlarım da sarıydı o zamanlar. Aile meclislerinde beni bir masanın üstüne çıkartırlardı ve ben de Hitler’ı andıran nutuklar verirdim etrafımda hale olan insanlara… Kahkahadan yerlere yuvarlanmaları iyice ateşlendirirdi beni… Komik bir şey anlatıyor olamazdım, çocukken de ciddiye alınacak biriydim ben… Dinlemeleri ve gözlemlerimden faydalanmaları gerekirdi, hâlbuki onlar değerimin ve üstün niteliklerimin ulaşacağı erişilmez sınırlarından bihaberlerdi…





Biraz büyüyünce dünya üzerinde tümüyle yalnız olduğumu anladım… Aslında kimse beni sevmiyordu… Sürekli benimle ilgilenen bir annem ve harika bir babam vardı belki, ama ayak altında dolaşan kardeşim sinirimi bozuyordu devamlı olarak. Olsun, veliaht bendim, tanrı bana bağışlamıştı yücelik hakkını ve türlü üstün yeteneklerle donatmıştı beni, I was going to be the king of the world. (Manowar söylüyor, “Kingdom Come”)

Bu arada saçlarım kumrala dönüşmüştü ne hikmetse.

İlkokula başladığımda sıradan çocuklarla aynı sınıfı paylaşmak bana çok zor gelmişti… Bu ağır baskıya ve onların arasında adi, basit bir öğrenci gibi olmaya hiç alışamadım. Altı yaşımda saçlarım döküldü. Doktor “stresten” demişti. “Öteki”lerden farkım ortaya çıkmıştı işte… Stresten saçları dökülen bir çocuk… Türlü ilaçları kullanmaya zorlayarak ne kadar karşı koysam da saçlarımı yeniden çıkardılar kafamın içinden… Bu defa siyah çıkıyordu ama saçlarım… Yeni halimi sevmiştim. Sarışın bir dâhi olamazdı. Tanrı da siyah saçlı olmalıydı zaten.

Düşünsel ve duygusal anlamda özgürlüğümü de aynı yaşta kazandığımı söyleyeyim… Altı yaşındayken evimizin bulunduğu Yeniköy’den Taksim’e gitmek üzere minibüse binmiştik annemle, şoför ve annem arasında benim için de para verilmesi-verilmemesi yönünde kısa bir diyalog yaşanırken anneme dönüp “ama anne şoför haklı” demek suretiyle artık siyasi bağımsızlığını ilan etmiş bir insandım. Sadece mili marşım ve bayrağım eksikti. Minibüsten iner inmez bu taze demokrasiye “ana”vatandan derhal sıcak bir askeri müdahale yapılması ve tecrübe ettiğim ilk dayağı, olayın hemen akabinde anneciğimin pamuk elleriyle yaşamış olmamı hürriyet olgusuna karşı insan türünün tahammülsüzlüğüne vermiştim. Çok sonra öğrendim ki, Dostoyevski de aynı şeyi yazmış Büyük Engizisyoncu’da, adam benden yüz sene evvel yaşadığı için şanslıymış. Ben yazardım yoksa…

İlk kopyamı ortaokulda bir tarih dersinde hazırlamıştım. Gazoz kapağı büyüklüğündeki bir kâğıda tüm inkılâp tarihimizi sığdırdığımı anımsıyorum, üstelik onları yazarken zaten çalışmış da oluyordum. Sonrasındaki her türlü tarih sınavında bunu uyguladım. Kopya vermezdim, kopya almazdım… Zaten kimse beni sevmezdi, ayrıca ben neden sevecektim ki onları? Aynı kıyafeti giyen bir sürü öğrenci, tek tip, tep saç tarzı, tek ezber… hepsi “Örtmenim! Örtmenim!” Bense öğretmenlerimi de sevmezdim. (İstisnai bir şahıs olan matematik öğretmenim Marry’yi bu durumun dışında tutuyorum, matematikten sadece ortaokul 2’de bütünlemeden kalmadan geçen biriyim çok affedersiniz.)

Anthrax söylüyor, “you walk this eart without a heart/your uniform couldn’t be taken off”

Aslında ben, gırtlağına kadar aşağılık kompleksine batmış, ama (sadrazamın sol hüsyesi nevinden- talisman’a sevgiler buradan) bir tanrı müsveddesi olma iddiasıyla kendini bir bok sanmaya çalışan hasta ruhlu bir herif, içi sevgi dolu ama kimseyi sevemediğini düşünen bir sefil, herkesin bayıldığı ve hoşlandığı ama kimsenin sevgisine inanmayan bir antisosyal, paçalarından şefkat ve duygusallık akan bir psikopat, ayrıca omlet yapmasını bile bilmeyen ama hala açlıktan ölmemiş ve ne hikmetse süratle kilo alan bir tombik, kendisini okuduklarıyla ve laf yapan ağzıyla pazarlayan bir riyakar, şeytanın insan suretinde dünyada arz-endam ettiği ancak tövbe etmiş bir firavun, ayrıca yakından tanıyan herkesin “profesyonel destek almayı düşündün mü?” diye sorduğu ama içinden onlara “hayır, ben yalnız çalışırım” diye cevap veren kendi halinde bir adamcağızım..







Ama vallahi melek gibi adamım ya!



En saçma huyum araba kullanmayı takıntı haline getirecek derecede reddetmem. Lazım olduğunda (kimi yurtdışı görevleri için sınavlarda gerekiyor) gayet güzel sürüyorum mereti, sonra beş altı yıl hiç geçmiyorum direksiyona, ardından gene “gerekli” oluyor, ben gene beceriyorum. (Doğuştan yeteneğim varmış tanıyanlara göre, pöööh!) Ama asla bir arabam olmayacak… (Şoförüm var zaten, keh keh…)

Cep telefonum bir değil iki tane… Kız telefonu olarak adlandırdığım bir Nokia 6220 kullanıyorum, kızlar aradığında Pink Floyd’dan High Hopes çalıyor, anne-baba-kardeş ve diğer mahlukat arayınca da Deep Purple’dan Child In Time haykırıyor. Ekranda Odin’ciğimin resmi var…
İş telefonum ise, arkadaştan iki hafta evvel benim emektar Ericson T65 bozulduğu için çarptığım bir Panasonic.

Aşk dediğin şey nedir bilmiyorum, aşk herkes için farklıdır, herkesin aşktan anladığı, aşkı duyuşu da... Benim aşk dediğim şeyi ise buraya yazmaya kalkarsam “hayır oğuz hayır, kandıramazsın, bu sen değilsin, bize duymak istemediğimiz, midemizi bulandırıp senden nefret edeceğimiz şeyler yaz” diye itiraz edecek okuyanlar.

En iyisi kopya çekeyim, ben demedim, Goethe dedi:

Kitapların en harikası

Aşkın kitabıdır.

Ben onu dikkatle okudum:

Birkaç sayfa sevinç,

Formalarca acı,

Bir kısmı ayrılık,

Buluşma, küçük bir bölümcük.

Fragman tarzı, ciltler dolusu dert;

Sonu yok ve ölçüsüz.***

Alphaville söylüyor, “A Victory Of Love”

En sevdiğim blog tabii ki kendi blogum! Tekrar tekrar okuyorum yazdıklarımı, hayranım kendime, çok akıllıyım, pek de zekiyim, özeleştiri yapabilir, empati kurabilir (ama bunu hep muhatabımın aleyhine- ki burada “kendim” oluyorum zaten bu muhatap) entellektüel dandik olarak bilgimi, kültürümü ve muhakeme yeteneğimi okuyana sıçratabilirim buradan, üstünüz kirlenmesin dikkat… Bu arada, bu blog yakında kapanacak, ne kadar okursanız kârdır, ayağımdan beni vurup hala ölmediğimi görünce sırtımdan da hançerleyen bir blog istemiyorum...

Başta Gregor Samsa, polente, bence de, kafamçokkarışık ve daha pek çok güzel insan(!) var takip ettiğim ve “ulan bunlar da fena değilmiş” diye düşündüğüm…

Right Said Fred söylüyor, “I’m too sexy for my cat”

Son olarak şunu söyleyeyim ki, kimseyi mimlemeyeceğim!



*** Şaşaşu'ya özel original version:

Wunderlichstes Buch der Bücher
Ist das Buch der Liebe;
Aufmerksam hab ich's gelesen:
Wenig Blätter Freuden,
Ganze Hefte Leiden;
Einen Abschnitt macht die Trennung.
Wiedersehn! ein klein Kapitel,
Fragmentarisch. Bände Kummers
Mit Erklärungen verlängert,
Endlos, ohne Maß.

15 Aralık 2007 Cumartesi

Agreed...

Yıllardır sivrisinek bile öldürmemiş, kan dökmekten, başkalarına fiziksel zarar vermekten tümüyle kaçınan birisinin, içinde böylesine şiddet meyli olması ve hatta şu* yazıdaki gibi bir vahşet yaratmaya eğilimini yanında duran sigaradan bir fırt çekecek kadar yakın hissetmesi normal değildir sanırım... Üstelik sebepsiz...

Beware...

Bir gün kral olursam, hükmüm kanlı olacak...

7 Aralık 2007 Cuma

...Yitik...

Hiç bir uyuşturucu, acıyı yok etmez...
Aslında dindirmez de.
İnsanı uyutur, bu sayede ıstırabın varlığını unutturmaya yarar onlar...

Fiziksel uyuşturucular vardır; duyduğunuz kedere göre uyuşmaya, uyumaya gereksinim duyarsınız.
Saç tellerinize kadar gömüldüğünüz bir elem denizinden söz gelimi etten [flesh] bedenlere tırmanarak çıkmaya çalışırsınız, nefes alabilmek için...
Hiç bir vakit yunus gibi yüzememiş olmanın bilincinde, bir de karabatak misali çırpınmaya başlamak, dehşete düşürür insanı, ve uzatılan tüm ellere saldırırcasına atlar, el uzatmayanlara siz hamle yaparsınız.
Mutsuzluğun uyuşturucusu ettir diye düşünüp, her kadına saldırmaya başlarsınız.
Ten, düşünmeyi engeller.
Terin tuzlu tadı, sizi uzaklaştırır geçmişinizden bir nebze. O geçmiş ki, "geçmiş" olduğu için hüzün verir zaten.
Ötelenir ruhunuz, diskalifiye edersiniz onu, "işinize burnunuzu soksun" istemezsiniz...
Ruhsuz bir bedenle, cansız bir kalple... Hesse'nin değişiyle, "bütün kızlar sizin."

Ama Ruh boş durmaz...
Esas canı acıyan odur çünkü.
Apranax yetmez ona, alkol de yetişmez... Terle, tuzla işi olmaz...Morfin gerekir adamakıllı...
Zaten zorlukla ayakta durabilirken, şimdi üzerinde durabileceği ayaklarının da olmadığını görüp, yerde sürünmektedir artık...
Kan kaybetmektedir... Zayıf düşüp solmuştur iyiden iyiye...
Azıcık aralık olan perdesi, kapanmıştır şimdi iyice...
O da kendi uyuşturucusunu aramaya koyulur, şiddetle.
Geçmiş güzelliklerin yansısıdır aradığı...
Platon'un Mağarasındaki gibi bile olsa, [öteden beri] kırık olan kanatlarını çırptığında yükselebildiğine inanacağı gölgedir baktığı...
Sığınır limanlara birer birer...
Bazısı modern, bazısı klasik, kimi korunaklı, diğeri itici, bir başkası cazip, ötekisi harala gürele...
Demir atmaya niyetlendiği bir liman çıktığında karşısına, tam yelkenleri indirip soluk almaya kalkıştığında, bir kez daha anlar, orası sadece bir limandır, aradığı, araştırdığı bir fil mezarlığı değil... Güzeldir belki, ama onun değil...
Aslında yorgunluğunu sonsuza dek dindirecek daimi bir sığınaktır istediği...
Buna karşın her dinlenme molası, gıda ve uyuşturucu baktığı tüm limanlar, onu biraz daha halsiz düşürmekte, acıtmakta, yaralarını deşmekte, canını yakmaktadır.
Geçmişin yankısını duymaya çabalarken, mevcut olanın gürültüsü ile kulakları acımaktadır.

Geçmiş, bir lanettir. O aslında geçmemiştir.
Albatros'u öldürmüştür çünkü...
The Rime Of The Ancient Mariner misali sürekli okyanusta gezinmek zorunda olan yapayalnız bir gemidir artık...
Ne bir et, ne de bir ruh, ona mutluluk vermemektir.

Hac suresinde "O dünyayı da kaybetmiştir, ahireti de." şeklinde geçen ayet gibi...

Dilinden düşürmediği
And The curse goes on, and on, and on at sea
And the thirst goes on, and on, for them and me.
şarkısı misali...

Ne ten, ne ruh... O artık herşeyi kaybetmiştir...
Hiç bir şey onu istememektedir...
Onun hiçbir şey isteyecek gücü kalmadığı gibi...

Fil mezarlığı, mutlu filler içindir.
Oysa The Return Of The Living Dead, huzursuz ruhların sonuçsuz çırpınışından ibarettir.

2 Aralık 2007 Pazar

Hoşgeldiniz...

Aylar boyu yatak odamın balkoncuğunda gördüm onları, biri iriceydi ötekine kıyasla, diğeri hem minyon, hem narin... Neredeyse her gün...
Psikopat moduna büründüğümde "hadi be, gidin romantizminizi başka bir yerde yaşayın ulan" diye kışkışladığım oldu, ama çoğu zaman tülün ardına gizlenip uzun uzun izlemişimdir onları...
Çocukça, ama insanı mutlu eden bir görüntüydü iki aşığın balkonuma sığındığını görmek...
Güvenilmez bir adamın lebesraum'una saklanmış bir çift kumru... Daha emin bir yer mi bulamamışlardı, yoksa çok mu salaklardı bilmem...





Derken kayboldular ortadan, tam da kalbimin ikiye ayrılıp, ortasından çatal dilli bir ifritin çıktığı, tüm dünyanın işkencelerinin elimle ve dilimle beden bulup masumiyete, zerafete ve kelimenin tam anlamıyla iyiliğe yöneldiği günlere denk gelir bu... Artık gelmiyorlardı balkonumun demirlerine... Yok olmuşlardı, öfke ve şiddetin ufuk çizgisine kadar her yeri kararttığı o dönemde, kumrular da terketmişti beni, gözlerimdeki kıvılcımlardan ürküp, veya içimdeki isyanın gürültüsünden kaçarak...

Bir süre sonra yatak odamın çaprazındaki dairenin balkonunda gördüm onları, aynı kumrulardı, evet, tanıyordum onları... bir isim vermediğim kalmıştı zaten...

O günden sonra o dairedeki (şu yazıda bahsi geçen) hatunu dikizlemeyi bıraktım... Hatundan değil, kumrulardan utanıyordum artık... (hatun zaten perde kapatma alışkanlığı kazanamamış biriydi.) Ama gene de, kumrular oradaysa, o evde yaşayanlar da benden daha düzgün kimselerdi demekti bu...

...Ve bugün... onca zaman sonra...yeni bir kumru çifti... misafirliğe gelmişlerdi balkonuma. İnanamayarak bakan gözlerime inat, karşımda duruyor, evcilik oynuyorlardı...

Kendimi yeni/son bir şans tanınmış loser gibi hissettim... Ayırmadım gözlerimi onlardan... Yatağımın kenarına oturup izledim, izledim...

Onları da mahçup edersem, iki akbaba gelir dayanır kapıma artık.



pisi. Bülent Ersoy çarpsın romantik bir adam değilim ben... O zaman ne oluyor bana yaa? O kadar da Slayer dinliyorum, gene de patlak verip sızıyor bir yerden duygular...

23 Kasım 2007 Cuma

An Evening At Simurg...

Tıka basa doluydu bu akşam, kediler de pek yavşaktı hani, hangisini çağırdıysam yanaştı ayaklarımın dibine, okşattı kendini bir güzel... (bir ayağı eksik olan hariç- zaten vermişti ağzımın payını geçen hafta, deli miyim, çağırır mıyım bir daha.)

Kalabalık dağıldığında, başbaşa kaldık Coşkun abiyle...

- Oğuz bey, ne içersin?
- Abi bir şey verme, sen ikram edince kitap almak zorunda hissediyorum kendimi... Zorla kitap aldırıyorsunuz ya!
- Olur mu öyle şey, çayımızı iç sen, bir şey alma istersen.
- O zaman çay içeyim, madem çay dedin...

- Oğlum oğuz abiye normal bir çay ver oradan. (içeriye seslendi)
- Abi ne demek normal çay? anormali nasıl oluyor bu çayın?
- Ya bitki çayı filan oluyor ya, onlar işte. İstersen onlardan verelim.
- Yok abi, ben normalini alayım, anormali kalsın...

Çayımı alıp yanına bir de sigara yaktım: istanbul'un en güzel, mutena kitapçısında elimdeki sigarayla rafları karıştırmak gerçekten büyük konfor... Simur'u severim, ne anlamsız müzik çalar orada, ne de yerden bitme veletler film dvd leri karıştırır-sadece kitapçıdır Simurg, bu yüzden Doğan Hızlan, Ali Bayramoğlu, İsmet Özel, Hilmi Yavuz gibi ilk aklıma gelenler oradan yaparlar alışverişlerini... Koca koca adamların "Faraklit" kavramı üzerine tartıştığı veya Fethullah Hoca ile Cizvitler'in metod benzerliği hakkında [-ki övünmek gibi olmasın, ben bunu yıllar evvel farketmiş biriyim-] görüş alışverişinde bulunduğu bir yer orası, bir uğrak noktası, yağmur sığınağı, kedi severlerin mekanı...

Bir kitap dikkatimi çekti birden: "Kelliğe Övgü" idi adı... Sel Yayıncılık'ın övgü serisine ait, aynı seride Ölüme Övgü'sü vardı Cicero'nun, bir başka adamın teki de Yürümeye Övgü'yü yazmıştı... (Hayır yanılıyorsunuz, Erasmus'un Deliliğe Övgü'sü yok o seride...) Kyreneli Synesios yazmış Kelliğe Övgü'yü... Birden gülümseme yayıldı yüzüme, kocaman gamzeler belirdi sanırım tombik yanaklarımda... Hızla kelleşen yaşlı ve göbekli bir adam için ne güzel bir kitap ismi!... M.S. 4. yüzyılda yazılmış... elime alıp sayfalarını karıştırmaya başlamamla içinden iki kuşe kağıdın yere düşmesi bir oldu... Eğilip aldım...

Elyazısıyla yazılmış, okunaklı olmayan ama -benim yazım için söylendiği gibi- karakteristik ve sıradışı kaligrafik özellikteki bir metindi kağıtlardaki...

Şunlardı yazan:

KEL BAŞA ŞİMŞİR TARAK 04.03.03


Sanırım en çok annemin kullandığı bir deyimdi. Keskin bir gözlemcinin yerinme, yakınmaları olarak algılardık. Bir de beğenmemezliğin yansıları derdik. Sözünün önünü ardını bilen biri olsa da; bazen kırdığı potları düzeltmek için en iyi safranı bulup getirseniz de fayda etmezdi. Çünkü, o farkında olarak söyler, insanların alınabileceğini bilerek söylerdi sözünü.
İnsanların eksiklerini gediklerini bilmelerini, ayaklarını yorganlarına göre uzatmalarını isterdi hep.
"Kel başa şimşir tarak, İstanbul'a asma köprü!" İkisine de yakışanın imlenmesiydi.
Şimşir ağacını tanımadan adını ve nasıl olabileceğini bilmeden kelliği öğrendim. Çünkü hiç ihtimal vermiyordum. Lise-üniversite yıllarımda saçlarımla yatıp kalkardım ve her yıl mutlaka bir fotoğraf çektirirdim.

Ya babamın beni teselli ederek "saçların dipten sürgün vermiş" demesine ne demeli!

Siz siz olun, kelliğinizi örtmeyin. Onunla barışık yaşamasını öğrenin.

"Alacakaranlık Kuşağı mı lan bu?" dedim kendime... Dört sene evvel yazılan ve bir kitabın arasına konulan bir nottu karşımdaki... O dört sene boyunca kimse bu kitaba dokunmamış mıydı yani? Eline almamış mıydı bir kel gülümseyerek, veya lüle saçlı bir herif alaycı kikirdemelerle yanındaki hatuna kırıtarak onu işaret etmemiş miydi ? Denize bırakılan bir şişe içinde yazan mesaj gibi, beni mi bulmuştu şimdi okutacak kendisini? Hem bu nasıl bir lisandı böyle, günlük konuşma dilinden ne kadar uzaktı kullanılan kelimeler! Üstelik bir çırpıda yazılmış gibiydi, okunaklı olsun diye gayret gösterilmediği belli. Veya bir oyundu, geçen hafta karalanmıştı bu metin ve üzerine de gizemli/şaşırtıcı bir hava vermek için eski bir tarih atılmıştı...

- Coşkun abi, elimdeki kitabın içinden şu kağıt çıktı... Haberin var mı bundan?
- Yooo. Belki bir müşteri yazmıştır, bilmiyorum...
- İlahi bir işaret bu bana o zaman... alayım ben bu kitabı.
- Çay da içtin sen di mi? Heh heh...



Mechul Kel... Emanetin güvenli ellerde, bir yarı-kelin kitaplığında istirahat ediyor artık...

Dalgalı saçları omuzlarına gölge yapan bir fırlama velet yazdığın nota benim kadar saygı gösteremezdi, bu konuda da hemfikiriz sanırım seninle...

18 Kasım 2007 Pazar

...Derinden Gelen...

Running and hunting and slashing
(Koşun, avlayın ve kamçılayın)
And crushing and searching
(Ve Un ufak edin, araştırın)
And seeing and stabbing and shooting
(Ve bulun, sonra bıçaklayın, ardından vurun)
And thrashing and smashing and
(Hem pataklayın, hem parçalayın, ve)
Burning destroying and killing
(Yakın, yok edin ve öldürün)
And bleeding and pleading then Death...
(Kanını dökün, yalvartın ve sonrası Ölüm...)


Slayer, Praise of Death'ten bir bölüm, 1985

8 Kasım 2007 Perşembe

Uzun Uzadıya Uzatılan Mırıldanmalar...

Tuhaf bir hayat bu…

Gırtlağımıza kadar maddi dünyaya battığımız…

Rasyonalizm, realizm, naturalizm, pozitivizm derken, bunların hepsinin içinden fırladığı pandora kutusu olan “hümanizm” her nasılsa dönüyor, dolaşıyor ve bir bumerang gibi anti-human nitelikte silahlarla donatılmış şekilde vuruyor günümüz insanını - biz modernleri vuruyor, merhametsizce. Tanrıyı ve tanrıya/tanrılara ait her şeyi yok etmek ve insanı, insanî olanı merkeze koyup yüceltme gayesiyle düğmesine basılan hümanist anlayış, geldiğimiz bu noktada öngörülemeyecek bir düşman yarattı, insanların eliyle, insanlığa karşı…

Şairin “bir rüyaya daldık ki, cehennemde uyandık” mısraı gibi, böyle sonuçlanacağını hiç kimse tahmin etmemişti. Sonuç o kadar iç karartıcı ve karanlık ki, şimdi de pek çok kişi, olumsuzluğun, “bir şeylerin yanlış olduğunun” farkında, fakat göremiyor ve bilemiyor, ne yapmak gerektiğini.

Benimle gelin 18.yüzyıla… Vasat bir insan düşünelim dünyanın herhangi bir yerinde yaşayan, ister devrin Fransasında olsun, veya Rusyasında, Mısırda veya Çinde… Aristokrat olmadığını farz edelim, onlar elité azınlıktı çünkü. Bu adamın bir de ismi olsun, Habil diye adlandıralım onu.

Habil uyanır sabah, eşinin yanında. Tan yeri ağarıyordur artık, horozlar sıkılmıştır bağırmaktan. Dürtükler karısını, omzundan tutup sarsar- belki öpüp uyandırır sevecen bir şekilde, arkadaşın üslubunu bilmiyorum. Hatun kişi mızmızlanır uykusuna biraz daha devam etmek için, veya zımba gibi açar gözlerini ve doğrulur yataktan. Belki sevişirler hazır fiziksel performansları günün en zinde saatindeyken, yahut tek kelime konuşmadan kalkar, kahvaltı hazırlamaya başlarlar.

Kahvaltı yapılırken izlenecek TV yoktur… Sabah haberlerini, o gecenin trafik kazalarını, dünyanın bir ucunda yeni sona ermiş NBA sonuçlarını öğrenmeleri mümkün değildir.

Radyo yoktur, kahvaltı yaparken oyun havası dinlesinler, şarkı türküyle neşeli bir keyif yapsınlar…

Gazete yoktur, zaten olsa da neden okusunlar ki – bir kere siyaset yoktur, her şey zaten krala/sultana/hükümdara/beye aittir, bunun aksini düşünmek, tartışmak veya eleştirmek akla bile gelmez.

Cd player veya teyp gibi nesneler de yok…

Ne kadar sessiz bir kahvaltı oldu bu!

Adam işe gitmek zorundadır kahvaltıdan sonra… “iş” ? Ne iş? Şirkette midir bu adam, devlet memuru mudur, esnaf mıdır, polis midir, palyaço mu, çiftçi mi, bilmiyorum… Ama evine ekmek getirmek zorunda işte.

Adam gitti… ama nasıl? Zengin/aristokrat değildi, taş çatlasın ata binip gitmiştir, Audi A5’i olacak değil ya… Kadın evde. Ne çok iş var, bulaşık, çamaşır, temizlik… Ama su yok… su taşımak zorunda bir yerden.

Adam kol gücü ile çalışır… Kadın da farksız değildir ondan…

akşam olduğunda pestilleri çıkmıştır muhtemelen.


Akıl, gözlem, deney, bilim, teknoloji derken uygarlığın bizi getirdiği noktaya bakın…

Hayatımız o kadar ama o kadar kolay ki…

TV, radyo, fax, telefon, bilgisayar, internet, çamaşır makinesi, kurutma makinesi, mikrodalga fırın, bulaşık makinesi, otomobil, uçak, metrobüs, elektrikli süpürge… bu paragrafı evlenecek arkadaşlar uzatabilirler, onların ilgi alanına giriyor.

Bütün mesele parada bitiyor. (Buraya kadar yazdıklarım geçen gün A.C. K. İle yaptığım bir konuşmada ona söylediklerimin uzatılmış hali, ayrıca mathy'de zamandan bahsetmiş son yazısında, ama şimdi paradan bahsedince aklıma René Guénon geldi, yıllar evvel okuduğum bir kitabı: Entellektüelimtrak bir alıntı yapmak için harika fırsat!)

“Modern uygarlık suni ihtiyaçların çoğaltılmasını amaçlar. Sürekli olarak doyurabileceğinden daha çok ihtiyaç yaratacaktır, çünkü insan bir kez bu yola kendini kaptırdı mı, artık o yolda durması çok güçtür ve hatta belirli bir noktada durması için hiçbir neden de yoktur. İnsanlar, asla düşünmedikleri ve hiçbir zaman akıllarına getirmedikleri bu tür şeyler yokken, bunlardan yoksun oldukları için hiçbir ıstırap duymazlardı. Şimdi ise, aksine bu şeyler onlarda eksik olursa zorunlu olarak acı çekmektedirler, çünkü onları zorunluymuş gibi görmeye alıştılar; böylece bunlar gerçekten zorunlu oldu. Bu yüzden bütün imkânlarıyla kendilerine maddi doyumların tümünü sağlayacak şeyleri edinmeye çalışıyorlar; tatmin olabilecekleri tek doyum maddi doyumlardır: Sadece “para kazanmak” söz konusudur, çünkü eşya edinmek ancak parayla mümkündür; insan ne kadar çok paraya sahip olursa, o kadar çok eşya edinmek ister, çünkü durmadan kendisine yeni ihtiyaçlar bulur. Böylece bu ihtiras hayatının biricik gayesi olur. Bazı evrimcilerin “hayat kavgası” veya “geçim dersi” adı altında bilimsel yasa saygınlığına yükselttikler vahşi rekabet buradan kaynaklanmaktadır. Bunun mantıksal sonucu ise, kelimenin en dar biçimdeki anlamıyla, sadece en kuvvetlilerin var olmaya hak kazanmış olmalarıdır.”

1927 senesinde –kapitalizmin o tarihten bu yana geçirdiği evreleri bilmeden- yazmış adam, benim bu karalamaya başlarken toparlamaya çalıştıklarımı. Benim için can sıkıcı, çünkü ben de paranın bu vampirce savaşta “içilen kan” nevinden kazanana hayat verdiğinden bahsedecektim, içtikte daha çok acıktıran…

Geldiğimiz noktada hayatımız, üç yüz sene evvel yaşamış Habil’in ve eşinin yaşamıyla karşılaştırırsak tarif edilemez ölçüde rahat, konforlu ve kolay: Böyle olunca üç yüz sene evvel yaşayan birisinden çok daha fazla “zamanımız” kalıyor her şey için. …Zaman… ulaşımın daha kolay, fiziksel yorgunluktan mustarip olmak ise en alt düzeyde artık. Hele 20-30 yıl sonra robotlar günlük hayatta kullanılmaya başlarsa, o zaman göreceğiz neler olacağını: İnsanoğlu ne yapacak? “neyi” yapacak?

Bu kadar zamanı olan bizler, “hiçbir şeye yetişemediğimizi” söyleyip sızlanıyoruz, ama söyleyin aslında ne var yetişilmeyecek? Aslında hiçbir şey yapmıyoruz, tüm "gerekli" işlerimizi yaptırdığımız makineler var; biz sadece komut veren konumdayız o kadar. Bu “yetişememek” meselesine sonra döneceğiz.

Şimdi düşünelim; (olağan dışı bir problem yoksa) iş yerinde olmaktan, çalışmaktan mutlu olmayan insan pek azdır. Bir şeylerle ilgilenmek, uğraşmak, boğuşmak, hatta bunalmak bile insana –sonrasında- keyif verir, tıpkı ağaç kesmek için saatlerce balta sallayan birinin yorgunluktan ölürken aslında mutlu olması gibi. Bir iş yapmıştır, ortaya bir şey koymuştur – en kötü ve berbat ihtimalle “ortaya bir şey konulamayacağını” koymuştur.

Çalışmayı neden seviyoruz? Bu noktadan sonra kendi adıma zırvalayabilirim, birinci tekil şahıs kullanmaya başlayarak. Çalışmayı, it gibi, işkolik misali çalışmayı seviyorum, çünkü; kendimle yalnız kalmayı sevmiyorum, düşünmek ve eskilerin tefekkür dediği zihinsel faaliyet bana ıstırap verip karamsarlığa itiyor, içimdeki karmaşayı işitemeyecek, oradan yükselen seslere kulak veremeyecek kadar “başka” şeylerle yoğun oluyorum. Çalışmaktan kaynaklanan fiziksel ve zihinsel yorgunluk beni rahat bir hamak misali sarıp sarmalıyor, ve ben yorgunken bir kedi misali sığınıyorum ona…

Fakat eskisinden daha hızlı dönen dünya ve takip edilemez bir hızla ilerleyen teknoloji, bana daha çok, daha fazla zaman yaratıyor… “Kendime vakit ayırıyorum” diyen birisi, aslında “boş zamanım çok” demekten farklı bir şey söylemiyordur. Aylaktır o kimse, yapması gereken, mecbur olduğu bir fiil söz konusu değildir, en azından (göreceli olarak) kısa bir period zorunlu işlerini yapması için yeterlidir, zamanın gerisi ise, onundur tümüyle…

“Ama ben gerçekten kendime vakit ayıramıyorum” diyenler de olacaktır mutlaka… Ne yapıyorsunuz da vakit ayıramıyorsunuz kendinize? Günde kaç saat TV izliyorsunuz? Kaç saatinizi gereksiz uğraşlarda ziyan ediyorsunuz? Gazete okumak çok mu önemli? İnternette yaptığımız işler elzem mi? Fifa 2007 olmadan yaşayamaz mıyız? Alışverişe gitmek için sokağa çıkan kadın sırf zevk için elli mağazanın vitrinine bakıp sekiz tane ayakkabıcıya onlarca ayakkabı denemek için girebiliyor, erkekler saatlerini saçma sapan spor müsabakaları izleyip lak lak ederek geçiriyor – ama kimsenin kendisine ayıracak vakti yok:) Bu saçmalıkların hepsi boş vakitten kaynaklanan aktiviteler halbuki, aç insan maç izleyemez, çamaşır yıkamak için öncelikle eve bir yerden su taşıması gereken kadın ayakkabı krizine girmeyi aklına getirmezdi.

Aylaklık neler yaptırıyor insana… Ama buraya kadarı bir şey değil… En kötüsü, en zoru, en sıkıntı veren nedir ben fısıldayayım size: Düşünmek… Boş kalan insan düşünür, ve bu en kötü şeydir insanın başına gelebilecek…




Bakırköy Akıl Hastanesi’nin bahçesine Rodin’in Düşünen Adam heykelinin yapılması beni hep güldürürdü öteden beri, ama artık anlıyorum ki, düşünmek insanı deliliğe götürür – delilik değilse bile, “aşırılığa.” Düşünmek… Bu korkunç bir şey aslında; neden varım, ne olacağım, ne yapmam gerek, nasıl yaşamalıyım? Var olmak azap verici! 34 sene evvel yoktum ben, ama bir rüyadan farksız, bir gün ortaya çıktım, büyüdüm ve bilinç sahibi oldum… Bir süre yaşayacağım ve sonra öleceğim, tıpkı rüyadan uyanma misali… Bu rüyayı neden görüyorum? Esrarlı bir durum bu, asla nüfuz edemediğim. Düşünen adam delirir tabii! Neye uzansa zihinsel melekemiz, mutlaka tıkanıyor bir noktada, ötesine gidemiyoruz…

Ardından tıkanıklık…

Sonrası ise ümitsizlik ve karamsarlık içinde insanın başta kendisi olmak üzere herkesten ve aslında çevresindeki her şeyden nefret etmesiyle sonuçlanıyor, veyahut onu bu noktaya getireceğinden ürpererek düşünmekten kaçınma, (kendisine bu modern çağda sıklıkla bahşedilen) “boş vakti” bulduğunda derhal kendisini düşünmesine mani olacak kimi saçmalıklarla; oyunla, alışverişle, popüler bilim haberleriyle, NBA istatistikleriyle, dedikodu veya fuzuli lak lakla, aşırı ve abartılı cinsel yaşamla… ölürken yapacağı hayat muhasebesinde, kendisini hiç ama hiç mutlu etmeyecek binbir türlü budalalıkla yaşamını ziyan etmesine gidiyor…

Yazının başında hümanizm, rasyonalizm, realizm, natüralizm, pozitivizm gibi laflar geveledim…

Bunlar “ilke”yi yok etti…

Artık bir ilkemiz yok.

Tatmin bulamıyoruz hiç bir şeyden, çünkü mutmain olacağımız/kılacağımız bir "şey" bırakmadık dünyamızda.

Biz modernler, bir yaşam düsturuna sahip değiliz.

Bir arketip kalmadı takip edeceğimiz.

Hepsini yok ettik.

Mircea Eliade’nin dediği gibi “umutsuzluk ve iman” arasında bir seçim yaptı modern insan, ve bizler o seçimden ötürü bir üst akıl’ı inkar edip, yanımıza umutsuzluğu aldık masadan.

Bu açıdan yok edilen ilke, insanoğlu’nu tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar başıboş ve çaresiz hale getirdi, çünkü manevi bir otorite yok artık dünyada, materyalizm savaşı kazandı.

Salt maddi bir uygarlık, maddi olmayan değeri ve özü yok etmeye çalışır. Nicelik hüküm sürmeye başlar. “Kaba kuvvet” ister kitle imha silahı şeklinde kendisini göstersin, ister “basit ve sıradan ama kalabalık aşağının elit ve aydın yukarıya tahakkümü” şeklinde demokrasi formuna bürünsün, yaşamın her yanına sızdı, sardı onu, ele geçirdi.

Bu hayatı sürdürebilmek için aşağıdakilerden birini seçiniz:
a) Fifa 2007 oynayın, günde dört film izleyin, sürekli seks yapın- elinizin altında hazırda karşı cins bulamazsanız porno izleyin, saçma sapan hobilerle vaktinizi güzel değerlendirdiğinize inanın ve mutlu zannedin kendinizi.
b) Buyurun cenaze namazına, oyalanmayın hedonizmle, Epikür'ü öpmeyiverin yanaklarından.


Endişe etmeyin, bulaşıklarınızı makine yıkayacaktır.

6 Kasım 2007 Salı

Beşiktaş Tarih Yazar...





Tarih: 06.11.2007 günü.
Yer: Anfield Stadı
Meslek: Futbolcular, kırmızı forma giymişler, aslen şeytan hepsi.
Boşalma Süresi: 90 Dakika
Favori Pozisyon: Yapmadıkları kalmadı, evire çevire ...
Orgazm sayısı: 8
Memnun kaldık, gene istiyoruz!




Eurosport'un Live Commentary'si bu kalp sinemde çarptıkça ve bu blog yaşam sürdükçe saklı kalacak!

Bu takımı seviyorum!


  • 90' And there goes the final whistle! It's a record Champions League win... it finishes Liverpool 8-0 Besiktas! Incredible match!
  • 89' GOAL! INCREDIBLE! CROUCH NODS HOME TO MAKE IT EIGHT! Great cross from Benayoun and it's easy for Crouch!
  • 84' BABEL OFF THE BAR! That was nearly a rapid fire hat-trick! There's no stopping Liverpool!
  • 84' Bobo brings Reina into action with a diving header! That's the first time Besiktas have threatened Liverpool's goal!
  • 81' GOAL! AND ANOTHER! THIS TIME IT'S BABEL! There's an element of fortune to the goal as Toraman's attempted clearance hits the Dutchman on his back... the ball loops up over Arikan to put Liverpool in seventh heaven!
  • 79' GOAL! IT'S SIX! Babel superbly flicks home from close range to make it a rout! Great goal!
  • 78' Another Besiktas substitution... Sedef off and Ricardinho on.
  • 73' And Gerrard is brought off soon after, to a tremendous ovation... Lucas comes on to replace him....
  • 72' Liverpool can even afford to bring on Harry Kewell now... the Aussie comes on for Voronin...
  • 70' It's easy for Liverpool now!
  • 69' GOAL! GERRARD MAKES IT FIVE! The Liverpool skipper rounds off a simply brilliant passing move involving Voronin and Mascherano with a shot that is deflected past Arikan!
  • 64' Gerrard bursts through and forces a save from Arikan! Babel sees his effort on the rebound turned round the post!
  • 63' And then Liverpool make a change themselves.... Babel on for Aurelio...
  • 62' Besiktas make a change... Higuain on for Kurtulus...
  • 59' Hand ball shout against Toraman! The ref waves play on... could have gone either way....
  • 56' GOAL! BENAYOUN COMPLETES HIS HAT-TRICK WITH ANOTHER TAP IN! Gerrard's free kick is too hot to handle and Arikan spills the ball again into the Israeli's path... he has the easy task of sidefooting into another empty net!
  • 54' CHANCE FOR CROUCH! Voronin centres for the big man, but his sidefooted effort goes wide! Wouldn't have counted anyway... offside.
  • 53' GOAL! BENAYOUN MAKES IT THREE! Riise is allowed in all too easily on the left hand side... keeper Arikan can only palm his powerful effort into the path of Benayoun who gleefully volleys into an empty net!
  • 49' Gerrard goes in hard on Arikan... and the keeper goes down wanting some treatment...
  • 48' Should be a third here! But Benayoun's header is weak and the chance goes begging!
  • 46' One change to tell you about at half-time... Tandogan comes on to replace Ozcan...
  • 46' Back underway at Anfield!
  • 45' There goes the half-time whistle at Anfield! And it's been an exemplary 45 minutes of action... they head into the dressing rooms two goals to the good!
  • 41' Here come Liverpool again... Voronin with it... out to Benayoun... but this time his radar is out and his shot flies into the stand behind Arikan's goal...
  • 38' Gerrard makes a break into the penalty box... it's all a bit congested in there... the ball falls to Crouch! But his snap shot is blocked and the move breaks down...
  • 36' Good skills from Benayoun now... the little midfielder is enjoying himself out there tonight...
  • 33' Replays show that the original throw-in should have been awarded to Besiktas... the ball clearly came off Riise... something to talk about at halftime, as they say in television...
  • 32' GOAL! BENAYOUN BLASTS LIVERPOOL INTO A TWO GOAL LEAD! Voronin runs on to a quickly taken Riise throw... he hares off down the line before checking, looking up and delivering a cross to the far post, where the Israeli takes a touch before hammering past Arikan! 2-0 Liverpool!
  • 29' Arbeloa feeds Voronin on the edge of the box... but the Ukrainian's effort is blocked!
  • 26' Liverpool are spraying the ball around with supreme confidence at the moment... so far it's been a great reponse to all the pre-match pressure... still a long way to go though..
  • 24' CROUCH! Close again from the man with a point to prove tonight! He lashes an effort with the outside of his boot wide of the far post!
  • 22' OOOOH! Riise sees a powerful header cleared off the line by Uzulmez from the corner! So close to a second!
  • 21' Liverpool have a corner here after Arbeloa's deep cross is palmed over the bar by Arikan! All the action in the Bestiktas half at the moment!
  • 20' That's just what the Reds needed... and the Anfield crowd sing their appreciation for the finish!
  • 19' GOAL! PETER CROUCH PUTS LIVERPOOL AHEAD! The striker capitalises on some poor defending to break clear... his first effort is saved by Arikan but Crouch perseveres and slots home with his second attempt on the rebound!
  • 16' Voronin centres for Crouch! Oooh! The big man's effort goes wide of the mark, under pressure from Diatta!
  • 13' Ooooh! Lovely play from Liverpool! Mascherano feeds Arbeloa, who marauds forward once again! He crosses to the near post where Benayoun fires just wide!
  • 11' Ozan goes into the book for not retreating ten yards when Liverpool wanted to take an early free kick...
  • 10' Arbeloa bursts clear of the Turkish side's defence... where is the defence! In the end, Diatta comes across to make the challenge before the Spaniard pulls the trigger!
  • 8' Ooooh! Crouch heads inches wide of the upright from a decent Aurelio cross! Liverpool have started well here...
  • 4' Chance for Voronin! Crouch heads down to his strike partner... but the Ukrainian cannot direct his shot goalwards, under pressure from a posse of Besiktas defenders!
  • 3' Crouch wins his first header of the night... good sign for the Reds...
  • 2' This is a massive night for the Reds tonight... nothing but a win will do...
  • 1' Underway at Anfield!
  • - Referee: Markus Merk (Germany)
  • - Besiktas line-up: Arikan, Uzulmez, Toraman, Diatta, Kurtulus, Sedef, Cisse, Avci, Ozcan, Delgado, Bobo - Subs: Rustu, Yozgatli, Higuain, Ricardinho, Tandogan, Kas, Karadeniz
  • - Liverpool line-up: Reina, Aurelio, Hyypia, Carragher, Arbeloa, Riise, Mascherano, Gerrard, Benayoun, Voronin, Crouch - Subs: Martin, Finnan, Kewell, Torres, Kuyt, Babel, Lucas
  • - Hello and welcome to eurosport.yahoo.com's LIVE coverage of tonight's big game from Anfield!

3 Kasım 2007 Cumartesi

Depresif Mod Nasıl Bir Şeydir?

1- perşembe günü arkadaşınız arar; "Enrique Iglesias'ın konserine iki bilet var, cumartesi akşam, sana yollasam gider misin abi? diye sorar...
"Bilmem ne yaptığımın Enrique'sinden bana ne be kardeşim, ne yaptığı gıy gıyı severim ne de konsere götürecek bir çıtır var" demek yerine, "kusura bakma abi, cumartesi bir yere davetliyim, başka şekilde değerlendir, ileride eline bilet geçerse ara ama, öptüm kulağından, bye" dersiniz.

2- Kardeşiniz cuma akşamı arar, "abi kitap fuarına seninle gitmek istiyorum, kılavuzum sen ol, cumartesi işin yoksa seni alayım evinden, olur mu?" der.
"canikom cumartesi çalışıyorum gündüz, akşam da çok sevdiğim bir arkadaşın nişan yemeğine davetliyim, testere ile doğrar beni gitmezsem, kusura bakma, hem benim aradığım kitaplar fuarlarda olmaz, popülist yaklaşımlardan uzağım bilirsin, ne varsa Simurg'da var" şeklinde geri çevirirsiniz.

3- Bugün iş yerinde müdür, masasının üzerinde duran iki biletin üzerindeki resmi gösterip "bu adamları tanıyor musun?" diye sorar, Chick Korea ve Béla Fleck'tir onlar, kendisinin gidemeyeceğini, benim gitmek istemeyeceğimi öğrenmek ister.
"Aslında Slayer sevdalısı biri olarak özüme ihanet etmemem lazım ama Chick Korea bir klasiktir, gitmeyi çok isterdim, ama bir yere davetliyim Beyoğlunda" diye geçiştirirsiniz...

4- Bugün arkadaş arar, "akşam mutlaka görüşüyoruz, FB- BJK maçını izleyeceğiz ona göre, ne zaman fener maçını beraber izlesek heriflere geçiriyoruz unutma, gelmezsem büyü bozulacak ve takımın kaderiyle oynarsın" şeklinde önceki ısrarlı arayışlarına bir yenisini ekler.
"Aşkım biliyorum ama sana demiştim kankamın nişan yemeğine davetliyim, hem onlar da fanatik fenerli, anında alay etme şansım olur skor sayesinde, top yuvarlaktır ama maç kadıköyde, ben eminim kazanacağımıza, takımın bana ihtiyacı yok, zor günler için saklasınlar beni" tarzında şirince püskürtürsünüz.

Ve BEŞ: Davetli olduğunuz saat gelmiştir... Eve gelirken saç traşınızı olmuşsunuzdur. Duşunuzu alıp sabah işe giderken kestiğiniz sakallarınızı tekrar kesmiş, giyinip evden çıkmanıza tüm engelleri ortadan kaldırmışsınızdır.
Giyinemezsiniz ama.
"Sabahtan beri başımda öncül migren ağrıları dolaşıyor zaten" türünden bir kılıfa girer, saklanırsınız kendinizden...
"Bu kız beni kaç defa aradı bu yemek için" diye kendinizi yer, bitirirsiniz.
Birden eski sevgilinizin düğün yemeğinin de Egenin şirin bir ilinde bugün, bu akşam olduğunu anımsarsınız, unutmak için harcadığınız onca çabaya rağmen... 3 Kasım 2007...
Sabahtan beri bir lokma yememişsiniz, açlıktan mideniz kazınıyordur, ama mutfağa bakmazsınız bile...
Sigara üstüne sigara...
Telefon çalar: "Eyvah E. arıyor, söz vermiştim" dersiniz... Telefonu elinize aldığınızda fuckmate'in ismini görür içinizden bir küfür patlatır, açmazsınız.
Düğünü düşünürsünüz... Mutlu gelini... Mutsuzsa da mutlu olmasını istersiniz... O'nu mutlu edemediğinizi bilip, başkası mutluluk versin istersiniz...
Nişan yemeğini düşünürsünüz... Beyoğlu'nda bir barda...
"Giyinsem, gitsem, kafamı dağıtsam..." yapamazsınız...
Gürültü, kalabalık, yeni insanlar, tanışmalar... içinizden "ıyyyy" dersiniz...
Aklınıza çok sevdiğiniz E. ve nişanlandığı şirin beyefendi gelir... "Nasıl da ısrarla çağırmışlardı, yaptığım terbiyesizlikten sonra yüzüme bakmazlar... Geleceğim demiştim halbuki" diye dudaklarınızı ısırırsınız...
Internetten maçın skoruna bakarsınız, fener 2-1 öndedir...
"Bu akşam yaptığım en güzel şey üç paket sigara almak olmuş gelirken" diye mırıldanırsınız üç saatte bitmiş pakete bakarken.
Açsınızdır.
Mutfak yedi adım ötededir.
Migren gerçekten saldıracak gibidir...
Düğün yemeği devam etmektedir...
Nişan eğlencesi sürmektedir.
Koltuktan kımıldamazsınız.




Kımıldamazsınız...
Şaşaşu'nun kadın kollektivizmi/dayanışması üzerine yazdıklarının bende derhal yarattığı çağrışım Schopenhauer'den okumuş olduğum bir pasaj oldu; aşağıya çiziktireyim dedim:

"Erkekler arasındaki doğal hissiyat, safi kayıtsızlıktır (aldırmazlıktır), buna mukabil kadınlar arasında bu, gerçek düşmanlık yahut husumettir. Bunun nedeni erkekler arasında odium figulinumun (mesleki kıskançlık yahut husumet) günlük iş ve ilişkilerle sınırlı olması (onların özel ilgi ve çıkar birliğinin ötesine geçmemesi), fakat kadınlar arasında bütün cinsi kucaklamasıdır, çünkü onların tek bir işi vardır. Hatta sokakta karşılaştıklarında birbirlerine sanki Guelphler (papa yanlıları) ve Ghibellinler (papa karşıtı aristokrat partisi) gibi bakarlar. Ve iki kadının tanışırken birbirlerine, iki erkeğin benzer bir durumda göstereceğinden daha büyük bir ihtiyat ve riyakarlıkla davranmaları bilinen bir husustur. Bu yüzdendir ki, iki kadın arasında iltifat ve takdir ifadelerinin değiş-tokuşu iki erkek arasındakinden çok daha gülünçtür. Ayrıca bir erkek kural olarak başkalarına, hatta kendisinden aşağı olanlara bile, belli bir saygı ve insancıllıkla hitap ederken, yüksek tabakadan bir hanımın kendisinden daha aşağı konumda olan birisine (sözünü ettiğim onun hizmetinde olan birisi değil) hitap ederken, genellikle takındığı kibir ve istikrah tek kelimeyle tahammül edilmezdir. Bunun sebebi, muhtemelen kadınlar arasındaki sınıf yahut tabaka farklılıklarının erkekler arasında olduğundan daha güvenliksiz, daha belirsiz olmasıdır; erkeklerin durumunda hesaba katılması veya değerlendirilme konusu yapılması gereken yüzlerce şey varken, kadınlar için bunun her zaman tek bir şeyden, erkeklerin teveccühünü kazanmaktan ibaret olmasıdır. (...) İşlerinin tek yanlı doğası nedeniyle erkeklere göre kadınların kendi aralarında daha yakın bir ilişki içinde bulunmalarını ve sınıf yahut tabaka farklılıklarını bu sebepten ötürü daha belirgin ve göze çarpar hale getirmeye çalışmalarını da sıralayabiliriz."


kadınlara karşı/karşıt/düşman değilim.
aksine onlar beni mutlu ediyor.

bununla beraber, bir alttaki yazının başlığı gibi, ben herkesten nefret ediyorum. Including me.
İçimden gelen bir kadın-erkek eşitliği hikayesi bu.

2 Kasım 2007 Cuma

I HATE EVERYONE EQUALLY

Dio söylüyor *** benim için...



Don't talk to strangers
(yabancılarla konuşma)
Hmm hmm hmm hmm hmm hmm hmm hmm hmm
(hmm hmm hmm hmm hmm hmm hmm hmm hmm)
Don't talk to strangers
(konuşma yabancılarla)
'Cause they're only there to do you harm
(sadece sana zarar vermek için var onlar)
Don't write in starlight
(mehtapta sakın yazma)
'Cause the words may come out real
(hayat bulabilir yazdıkların yoksa)
Don't hide in doorways
(kapı aralığına saklanma)
You may find the key that opens up your soul
(ruhunu açılan kapıyı bulabilirsin sonra)
Don't go to heaven
(Sakın cennete gitme)
'Cause it's really only hell
(orası ancak cehennem olabilir gerçekte)
Don't smell the flowers
(koklama çiçekleri)
They're an evil drug to make you loose your mind
(onlar şeytanî ilaçlardır, aklını kaçırmana sebep olacak)
Don't dream of women
(kadınları hayal etme)
'Cause they'll only bring you down
(çünkü onlardır seni yıkacak)

Hey you - you know me you've touched I'm real
(sen - biliyorsun beni, bana dokundun ve gördün ki gerçeğim)
I'm forever the one that lets you look and see and feel me
(sonsuza kadar bakacağın ve göreceğin ve hissdeceğin biriyim ben)
I'm danger I'm the stranger
(tehlikeyim, bilmediğinim)
And I
(ve ben)
I'm darkness I'm anger I'm pain
(karanlığım, öfkeyim, kederim)
I
(ben)
I'm master
(efendiyim)
The evil song you sing inside your brain drive you insane
(kendince söyleyegeldiğin zihnini çılgınlığa sürükleyen şer türküsüyüm)
Don't talk
(kes mızmızlanmayı)
Don't let them inside your mind
(Aklına ilişmelerine müsade etme)
Yeah run away run away go
(hadi, koş, kaç, uzaklara)

No no don't let them in your mind or catch your soul
(hayır, hayır, düşüncelerine girmelerine ya da ruhunu zaptetmelerine izin verme)
Don't dance in darkness
(karanlıkta dans etme)
You may stumble there and you're sure to fall
(tökezleyip düşersin)
Don't write in starlight
(mehtap altında bir şey karalama)
'Cause the words may come out real
(yazdıkların gerçek olur yoksa)
Don't talk to strangers
(konuşma yabancılarla)
'Cause they're only there to make you sad
(onlar seni mutsuz etmek için duruyor orada)
Don't dream of women
(hayal etme kadınları)
'Cause they'll only bring you down yeah
(ağzına sıçarlar yoksa)
Run run run run away
(fırla, koş, koş, koş uzaklara)

29 Ekim 2007 Pazartesi

Ba'de harab-el Basra dermiş eskiler, Basra harap olduktan sonra diye çevriliyor...

İş işten geçtikten sonra ne yaparsan yap, boş anlamında...

Bugün 29 Ekim 2007...

Genç Demirbank mutlu hayatlar diler...

Slipknot gelsin çalsın, iki bölümlük şarkılarını.

1.

2.


Artık 16 Ekim'de karaladığım yazının başlığı "wasting... wasting... wasted..." olarak değişebilir...

25 Ekim 2007 Perşembe

Özet:

O'na yaptıklarım için kendimden nefret ediyorum.
O'nun bunca şeyden sonra hala bana iyi davranması öfkemi misliyle arttırıyor.
Öfke, nefret ve bunların yarattığı şiddete meyil, kendimden yön değiştirip ona dönüyor.
Sonra gene kötü davranmaya başlayıp, daha da kırıcı ve incitici oluyorum.
Ve gene nefret ediyorum kendimden.
O bana buna rağmen ne kadar üzülse de, iyi ve tatlı duruşunu sürdürüyor.

Yazının bundan sonrası vesaire, vesaire, vesaire şeklinde gidebilir.

22 Ekim 2007 Pazartesi

You might as well die...

a sneak attack of depression.

I can't change reality.

Can't change myself either.

I can't practice what I preach.



It will be a hard night to survive...

And a painful life to struggle...

Shame, hate, rage, grief...

keep on dying, my dear murderer. It's just a pay-back.

21 Ekim 2007 Pazar

Blood will follow Blood...

*** Şu an, tam şimdi, salonumun baktığı iki caddenin keşiştiği dört yol ağzında otomobil ve motorsikletlerini cart diye durduran 9-10 kişilik bir grup trafiği kesip ellerindeki bir Türk bayrağıyla tek sıraya geçtiler,ardından aralarına aldıkları bayrakla çevreye poz vererek yüksek sesle istiklal marşı okumaya başladılar. Gürültüyü duyan insanlar benim gibi pencereye koştular, bir kaç saniye bakıp içeri girdiler sonra... Marşın ardından iyice zıvanadan çıkmış "Hepimiz Türküz, Hepimiz Mehmetiz" sloganı başladı, ve sanırım artık uzaklaşan motorsiklet seslerini işlerini bitirip uzaklaştıkları şeklinde anlayabilirim.

Hakim güç, toplumu oluşturan asli unsur, baskın otorite bu ifadeyi kullandığında kışkırtıcı hale gelen bir söylem oluveriyor "Hepimiz ....." Dayatmacılık var içinde, baskı var,tek tip olup çeşitliliğe izin vermemek var, tipik "ya benimlesin ya da karşımdasın" anlayışı bu. 1980'lerde Todor Jivkov'un türklerin isimlerini değiştirmeye kadar gider asimilasyonu, 1990'ların ortalarına kadar süren Yunanistan'ın Batı Trakya'daki türklerin "Türk değil, müslüman Yunanlılar" oldukları tezi/iddiası, senelerdir Doğu Türkistan'daki Uygurların zorla çinlileştirilmeye çalışılması hep bu bağlamda "hepiniz X'siniz" ifadesinin türevleri. Güçlü olan bunu söylüyorsa, "Ne Mutlu Türküm Diyene" deyişindeki milliyetçiliğin üst sınırlarını zorlayan ifade ve duygu geride bırakılmış, artık faşizme kapı ardına kadar açılmış demektir. Merak etmeyin, kendisini davet edenleri kırmaz o, gelir. Tek sorun "git" denilince söz dinlememesi.

Bu defa tersten bakalım: Hakim unsur, bu sözü ezilen/ezildiğini düşündüğü bir azınlığa veya tehlike içinde olduğunu öngördüğü bir harici kitle için haykırıyorsa, bu defa da asil ve yürekli bir tutum halini alıyor bu: Solingen'de diri diri yakılan beş türkün ardından Almanların "Hepimiz Türküz" slogan attıklarını duymuşsunuzdur, Bu ülkede İsrail karşıtı "hepimiz Filistinliyiz" (üstelik bunu solcular yaptı) ve A.B.D. karşıtı "hepimiz Iraklıyız" sloganlı gösteriler, yürüyüşler yapıldı. Kyoto Anlaşması'nın imzalanması için "Hepimiz Kutup ayısıyız, pengueniz" diye haykırıldığı da oldu.

Türk'ün "Hepimiz Türküz" demesi kadar anlamsız ne olabilir? Bu söylem mutahabına "senin acını paylaşıyorum, sana reva görülen bu muamelede yanındayım, kendimi seninle özdeşleştirip destek veriyorum sana" mesajını vermek için! Türk askerinin acısını zaten Türk milleti çekecek, bu milletin insanlarına siz Türk müsünüz abi, neden üzülüyorsunuz?" diye sorulmuyor ki?

Geçtiğimiz günlerde bir kürt köyüne sılahlı saldırı oldu ve içlerinde bir çocuğun da bulunduğu köylerine su kanalı yapılması için çalışan 12 sivil öldürüldü. Bu olayın ardından ortalarda "ülkenin bölünmez bütünlüğü, vatanseverlik" geyiklerini ağızlarında geveleyenler eğer "hepimiz Kürdüz" diyebilselerdi, bu sloganı atabilecek özgüven, cesaret, insani duygular içlerinde olsaydı, samimiyetleri düşünülebilirdi. Ama o katliama "işe bak, Kürt kürdü si*kiyor" diye hoşlanmışçasına içten gülenler, şimdi yol kesip trafiği durdurup istiklal marşı okuyor. ("PKK yaptı" diyen resmi ağıza inat, o olayın bir kontr-gerilla faaliyeti olduğuna da kalıbımı basarım.)

Bu arada olan, gencecik fidanlara oluyor, annelere oluyor, babalara oluyor, eşlere, çocuklarına oluyor... 30 yaşında askere giden bendeniz, halkım insanına daha çocukluktan kurtulamamış 19-20 yaşlarında askerlik yaptıran, ellerine silah tutuşturduktan sonra "ya vur ya vurul" diye cepeheye gönderen, kendileri de orduevinde keyfedip lojmanında huzur içinde uyuyan üniformalı amcalara buradan selamlara gönderiyorum.


*** Referandum sonuçlandı; "bu ülkede %70 sağcı, %30 solcu vardır" önermesi çok eğlenceli bir şekilde yineledi kendisini, %70 Evet demiş, %30 ise Hayır. (Bu cümle evet diyenlerin sağcı, hayır diyenlerin solcu olduğu anlamına gelmiyor, ama...)


*** Federasyon Beşiktaş'tan geçen seneki iyiliklerinin karşılığını faiziyle alıyor. Bu çok ayıp. (Anneciğime göre bütün spor camiası Ertuğrul Sağlam'ın yakışıklılığını kıskanıyormuş.)

p.s. 1- Metallica Ankara Merkez Orduevi'nde okey oynayan generaller için söylüyor;

Soldier boy, made of clay
now an empty shell
twenty one, only son
but he served us well
Bred to kill, not to care
just do as we say
finished here, Greeting Death
he's yours to take away

Back to the front
you will do what I say, when I say
Back to the front
you will die when I say, you must die
Back to the front
you coward
you servant
you blindman



p.s. 2- Biricik takımımın uğradığı onca haksızlığa karşı, Aziz Yıldırım Bağdat Caddesinde "Hepimiz Beşiktaşlıyız" diye yürümediği müddetçe, bu ülke insanın hiç bir kitlesel faaliyetine inanmamayı sürdüreceğim... Penguen filan değil onlar, eğlenmeye gitmişler sadece... Tuzu kurular sizi gidi...

16 Ekim 2007 Salı

wasting... wasting... wasted...



1- Kimseye kötü davranma.

2- Kötü davransan bile, ziyan etme.

3- Ziyan etsen bile gözlerinin içine bakıp sadistçe bir neşeden kaynaklanan gülümsemeyle "Here comes the pain, you're not different from rest / Victim is your name in my vicious wasteland" şarkısını söyleme.

4- Hadi utanmadan bu boku da yedin diyelim, bari onu düşünüp Slipknot'tan "She's the only one makes me sad" sözlerini dinlerken geri vokal yapma.

5- Git Kreutzer Sonatı'nı * bir daha oku; ardından ya bir manastıra kapan, ya da bu hayat denilen işkenceye son ver.

6- Annenin "sen çocukken İsviçre'den sana getirilen oyuncakları taşla vurup kırıyordun" sözünü pişkince gülümseyerek değil, artık ciddi bir psikolojik desteğe ihtiyacın olduğu gerçeğinden hareketle bugüne adapte et, çevrendekilerle nasıl oynadığını, sonra sıkılınca veya hevesini aldığında buruşturup çöpe attığını gör, utan kendinden.

7- Birilerinin seni adam etmesini bekleme. Kimse bu güce malik değil, bir başkası senin psikopati sınırlarını zorlayan kişilik bozukluğunu yenebilecek düzeyde değil bu hayatta, psikolog sevgilisini terapiye muhtaç hale getiren birine kendisinden başka kimse yardım edemez. Profesyonel destekle işe başla, gerisini kendin halledeceksin. Halletmelisin.

8- Önce kendini aşağılayıp, benliğine eziyet edip, ardından kendinle kıyasladığın "ötekileri" kendinden de aşağı görmeyi ve böylece kibrinin savunma mekanizmasını geliştirmeyi bırak artık. "Ama ben sefilsem, -ki sefilim, onlar benden bin kat daha sefil" demeyi bırak, bu yaklaşımın önce kendini, sonra seni sevmeye çalışan o "sefilleri" yok ediyor.

9- Mutlu olamıyorsan da, mutsuz etmeye çalışma.

10- Ya geber sürekli ağzında gevelediğin gibi, ya da artık bir yerden başla...

15 Ekim 2007 Pazartesi

Vücudunuzun her hangi bir yerine yapıştırdığınız yara bandını nasıl çıkartırsınız işi bittiğinde?

Ani ve tek çekişte mi? Yavaşça ve bekleyerek mi?

Kısa ve acısız olsun isterdim, ama madem canımın yanacağı kesin, yoğun da olsa çabucak bitsin diye düşünmüştüm.

O illa ki yavaş ve uzun uzun, doyasıya canı/canım yansın istedi.

Fonda Iron Maiden çalıyor "Be quick or be dead"

Canım(-ız) acıyor...

Sakalım yok ki sözüm dinlensin...

How much can I take of this pain...

14 Ekim 2007 Pazar

final countdown to extinction.

#14

...the sands of time for me, are running low...

5 Ekim 2007 Cuma

Geldiler.

[This is for a specific person - this song is to her, to the lady who leaves me behind like a bulk of shit, such as a merciless revenge according to my sins... Frankly, such punishment is well and justly deserved... But it hurts... really...]



Once I dreamed that love would come and sweep me up away
Now it seems life's passed me by, I'm still alone today
Here come the tears

Looks like it'll always be the same
No one here to comfort me
Here come the tears

All alone, no one cares.
So much to give to you all out there.

Take me now, in your arms.
Let me rest, safe from harm.

Ohhh.... I want to be loved...
I need to be loved...
Won't somebody love me....

Here they come, here come the tears...
Here they come, here come the tears...
Here they come, here come the tears...
Here they come, here come the tears...
Here they come, here come the tears...
Here they come, here come the tears...
Here they come, here come the tears...
Here they come, here come the tears...
Here they come, here come the tears...
Here they come, here come the tears...

Here come the tears...
Here come the tears...
Here come the tears...
Here come the tears...
Here come the tears, ohhh
Here come the tears, ohhh
Here come the tears

(Judas Priest, Here Come the Tears, 1977)

29 Eylül 2007 Cumartesi

Tahlil Sonuçları Açıklandı...

"Orospusun sen" dedi gözleri gözlerimin içine kilitli, sakin bir ses tonuyla. "Kadının orospusu gibi erkeğin de orospusu olur."
"Orospu? ne dediğinin farkında mısın? bu muyum sence?"
"Evet."
"Neyim orospu peki? Kalbim, ruhum, beynim, bedenim?"
Cevap verdi: "Kalbin değil. O değil. Fakat beynin. Beynin orospu olunca bedenin de ona uyuyor zaten."
"Peki ya ruhum?" diye sordum.
Acı bir gülümseme belirdi yüzünde: "Ruhuna sıçayım senin."

27 Eylül 2007 Perşembe

The Doors diyor ki, "you're lost, little girl"

Suicidal Tendencies in the middle of nowhere...




Dün geceden itibaren nefret krizim atağa geçti, duyurulur.

22 Eylül 2007 Cumartesi

through these eyes unrest never dies...


Gençlik yıllarında benim gibi pek çok arkadaşım metal dinlerdi, sonra "büyüdükçe" Depeche Mode gibi, The Cranberries gibi sağlam ve düzgün gruplara takılır oldu onlar, veya daha eskilere gidip Deep Purple, Dio, Black Sabbath gibi babalarla hemhâl olmaya başladılar. Evet, bunların hepsi dinlenebilir amcalar ve ablalar; lakin müzik bağımsız ve soyut bir zevk değil esasen, bu ihtiyaçtır insan için, ancak ihtiyacının giderilmesiyle mutlu olur insan. Karnının doymasından duyduğu salak huzur veya orgazm sonrası "evet ya işte bu" demek gibi. Sadece zevk için Beethoven veya Mendelsohn dinlerim belki, severim de, ama bu içine rendelenmiş kaşar olmadan şafak çorbası veya "sevişiriz ama öpüşmem" diyen bir kadın gibi, eksik...
Bu noktada Slayer tam ve kamil bir "doyurucu."
Bütün bunların yanına ekleyeyim, eskiye kıyasla çok daha az dinliyorum klasik müziği. Yetmiyor... Tersten bakarsak şöyle ifade edebilirim: Klasik müziği mutluyken, metali ise huzursuzken dinlerdim eskiden. Buradan hareketle gün geçtikçe daha dibe battığımın da bir göstergesinden başka bir şey değil manzara. (Sanki extra bir delile gereksinim varmış gibi...) Üstad'ın dediğini bozup yirmi dört saatte yirmi dört saat Slayer diyesim geliyor... Belki de herkes büyüdü, ben çocuk kaldım.
İçimdeki öfkeyi sadece Slayer ( * ** *** **** *****) dile getirebiliyor.

Ben razıyım onlardan, allah da razı olsun.

21 Eylül 2007 Cuma

ay ne çok yazdım bu aralar... İshal olmuş gibiyim.

Üşüyordu adam, eskimiş parkasının içinde. İnsan kalabalığının arasından kimsenin dikkatini çekmeden, sakallarının gizlediği allaşmış yanakları ile yürümekteydi. Onca insan vardı yanından, karşısından, sağından, solundan geçen; bu kadar çok hayat, ruh, kalp, mide, göz, kulak… Ve bilmiyorlardı onun hakkında hiçbir şey. Aslında birlikte yürüyen birkaç kişi dışında, yüzlerce insan tamamen yabancıydı birbirine. Çok fazla insan vardı caddede. Söylendi kendi kendine: “Bu kalabalığın bir parçası olmak istemiyorum.” Reddettiğinin ne olduğu sorulsa, muhtemelen o da bilemezdi. İçlerinden tek tük çıkardı belki ama suç işlemiş kötü kalpli insanlar değildi o nehri oluşturanlar, sapık, katil filan da yoktu büyük olasılıkla içlerinde. Hatta belki öğretmenler vardı, sanatkârlar, doktorlar, bilim adamları, yazarlar, sporcular. “Olsun” dedi içinden, “beni ilgilendirmiyor ne veya nasıl oldukları, uzak olmak tek dileğim hepsinden.” Biraz daha düşündü, kendisine doğru gelen omuzlara hedef olmamak için vücudunu yan çevirip yürümeye çabalarken. Onu kızdırıyordu bu kalabalık, tanımıyorlardı kendisini, sevecenlik göstermiyorlar, özenmiyorlardı ona. Neden sevsindi ki onları? “Peki ama onlar neden sevsin, beni tanımadıkları için sinirleneceğime, beni tanıyıp da sevmeyenlere kızsam daha mantıklı olurdu” mırıltısı döküldü mü dudaklarından, yoksa bunu düşündü mü sadece bilemedi. Kimse onu sevmek zorunda değildi, üstelik kendisini tanıyanların da böyle bir zorunluluğu yoktu. Ama, sevilmeyecek biri değildi yani! Aksine ufak tefek kusurları dışında gayet düzgün bir insan sayılırdı. Merhametliydi her şeyden evvel, kimseyi üzmek istemediği gibi, yüzü asık ve mutsuzluktan gölgelenmiş birini görse içi cız ederdi hemen. Etrafına her zaman gülen gözlerle bakmaya çalışır, olmadık vakitlerde hiç tanımadığı kişilerle gelişen diyaloglarda şebeklik yapıp şirin pozlara bürünürdü. Gene de merhametin sevgiden çok farklı bir şey olduğunun ayrımına uzun zaman evvel varmıştı; sevmiyordu kimseyi, hatta derinden nefret hissi besliyordu insanlara- bu caddedeki gibi kalabalığın içine girdiğinde tüyleri iyice dikenleşiyor, içini bir tiksinti kaplıyordu. Ne çok fuzuli hayat vardı insan suretinde gezinen!

“Benim için de böyle mi düşünüyorlar acaba?” diye geçirdi içinden. Dış görünümünde bir albeni yoktu, dikkat çeken biri değildi ilk bakışta. Gözlerinin zekice baktığına inanmak istese de, artık iyice şişmiş göz altları saklıyordu bakışlarındaki parlaklığı. Sıradandı yani tipi. Bunu kabul etmesine ediyordu ama işte, bir farkı olsun isterdi, ve bu başkalarıyla benzer olma hali aynı isyana götürüyordu onu: ““Bu yığının bir parçası olmak istemiyorum.” Biri arkadan ayağına bastı ansızın:

- Ayyy. Affedersiniz!

Ne hoş bir kızdı ve ne kadar da kibardı öyle. Gülümsedi, ayağına bastığı için karşısında böylesine ezilen birine somurtmak yakışmazdı ona.

- Rica ederim, önemli değil.

Yoluna devam ederken içini bir sıcaklık kapladı. Karşıdan gelen tombul kadının kucağındaki kerataya kocaman bir dil çıkartarak yürümeye devam etti, seker gibi. Dudaklarında bir şarkı mırıldanmaya başladı, “I want them to know it’s me, it’s on my head.”

19 Eylül 2007 Çarşamba

Ölüm Korkusu değil, Yaşam Korkusu...

Tanıyanlar bilir, kibir kokan bir havayla "ben insanları ikiye ayırırım, Toltstoy'cular ve Dostoyevski'ciler" kelamını sıkça zikretmişimdir... Bu ikisi gerçekten çok farklıdır, acıya ve ıstıraba giden yolları değişik duraklardan geçer, ayrıca güzergahları paralel değildir. Lakin her ikisinin de yollarının çıktığı Roma; Tanrı problemidir. Kabaca söylemek gerekirse, biri tanrı yoktur, o nedenle herkes ıstırap içindedir, kötülük ve basitlik bundan kaynaklanır nevinden bir düşünce içinde dolanır dururken, öteki tanrı vardır, ve tanrı olmasının tanımı gereği iyi ve merhametlidir, o zaman dünyada neden acı ve kötülük vardır? sorusunu sayıklayıp durur.

Dante'nin Virgilius'un peşinde gezinmeye başladığı yaşa gelip, bu zamana kadar "ben Dostoyevski'ciyim" diye teraneler sallayan ben, gerek edebi anlamda, gerekse felsefi boyutta yavaş yavaş Tolstoy tarafına kaydığımı dehşetle izliyorum... Yeraltından Notlar'ı insanlığın menaifestosu diye nitelerken, aslında hepimizin tek ve biricik derdinin ölüm olduğunu yaşlandıkça daha yakından kavramaya başlıyorum sanırım; bu itibarla yol gösteren manifesto yaşayan bir yeraltı üzerine olmamalı, yaşamın olmadığı bir yeraltına, mezara dair yazılmalı - ki, Tolstoy zaten kendini aşmış Ivan Ilyiç'in Ölümü'nü yazarken. Dosto nasıl yaşadığımız üzerine vurgu yapmıştı Y.N.'de, Tolstoy ise neden? sorusunu sorar. İkincisinde tasvirden öte, bir sorgu söz konusu. Diğer bir değişle Dosto "sen hiç bir bok değilsin" der, Tolstoy "neden böyle bok gibisin?" sualini sokar adamın gözüne.

İki manifestoyu elime alıp gözden geçirdikten sonra, Ivan Ilyiç'in Ölümü'nden şu alıntıyı bloğa yazmak istedim. Biraz uzunca...


Ayaklarını çekti Ivan Ilyiç, kolunun üzerine yan yattı. O anda acıdı kendine. Gerasim'in yan odaya geçmesini bekledi yalnızca, sonra kendini tutmayı bıraktı, çocuklar gibi ağlamaya başladı. Çaresizliğine, korkunç yalnızlığına, insanların acımasızlığına, Tanrı'nın acımasızlığına, Tanrı'nın ona hiç yardım etmemesine ağlıyordu.
"Niçin yapıyorsun Sen bütün bunları bana? Niçin buraya getirdin beni? Niçin bu kadar acı çektiriyorsun bana?"
Sorularına cevap beklemiyordu Ivan Ilyiç; yanıt olmadığı, olamayacağı için de ağlıyordu. Ağrı tekrar çoğalmıştı, ama o yerinden kıpırdamıyor, Gerasim'e seslenmiyordu. Şöyle diyordu kendi kendine: "Hadi devam et, hadi daha kötü vur! Peki niçin? Ne yaptım ben sana? Niçin vuruyorsun?"
Sonra sustu Ivan Ilyiç. Yalnızca ağlamayı kesmemişti, soluğunu bile tutmuş, dikkat kesilmişti: Sanki sesli konuşan bir sese değil de içinden yükselen ruhunun sesine, düşüncelerinin akışına kulak kesilmişti.
Sözcüklere net bir biçimde dökülmüş, açık seçik olarak duyduğu ilk şey "istediğin nedir?" oldu. "Ne istiyorsun? Nedir senin için gerekli olan?"diye yineliyordu içindeki ses, "Ne?" Ivan Ilyiç, "Acı çekmemek" diye karşılık verdi. "Yaşamak."
Sonra gene dikkat kesildi. Dikkati öylesine yoğundu ki, acısını bile dağıtamıyordu onu. Ruhunun sesi soruyordu:
"Yaşamak mı? Nasıl yaşamak?"
"Nasıl olacak, eskiden olduğu gibi: İyi, hoş...
"Eskiden nasıl yaşıyordun, iyi, hoş mu?" diye sordu ses.

Belleğinde hoş yaşamının en güzel dakikalarını saymaya başladı Ivan Ilyiç. Ama çok tuhaftı, hoş yaşamının o en güzel dakikalarından hiçbiri şimdi ona o zamanda olduğu gibi gelmiyordu. İlk çocukluk anılarının dışında kalanların hiçbiri... Çocukluk anılarında, tekrar yaşamayı gerçekten isteyebileceği gerçekten hoş şeyler vardı. Ama o hoş dakikaları yaşayan insan yoktu artık: Başka birisinindi sanki o anılar.
Şimdiki onun, Ivan Ilyiç'in ortaya çıkışına neden olan o süreç başladığında, mutluluk sayılan şeylerin tümü onun gözünde eryip gitmiş, çok küçülmüş, çoğunlukla iğrençleşmişti.
Ayrıca çocukluktan uzaklaşıp, şimdiki zamana yaklaştıkça yaşadığı mutluluklar daha da değersizleşiyor, daha kuşkulu oluyorlardı. Hukuk okuluna girmesinden sonra başlıyordu bu durum. Orada bile gerçekten iyi bir şeyler vardı: Daha neşeliydi orası, arkadaşlık vardı, umutlar vardı. Ama sınıflar yükseldikçe bu iyi anlar giderek seyrekleşiyorlardı. Sonra valinin yanında ilk görevi... Tekrar iyi anlar başlamıştı orada. Sonnra her şey yeniden birbirine karışmıştı, iyi anlar daha da azalmıştı. Zaman geçtikçe azalmışlar, azalmışlardı...
Evlilik... Ne büyük bir yanlışlık, ne büyük bir hayal kırıklığıydı... Karısının ağız kokusunu çekmek, duygusallık, yapmacıklık! Sonra bu ölü, durgun görev, para sıkıntısı, böyle geçen bir yıl, iki yıl, on yıl, yirmi yıl...Hep birbirinin benzeri yıllar. Giderek daha da ölüleşen dünya. "Düzenli olarak dağdan iniyormuşum da, yukarı çıkıyorum sanıyormuşum sanki...Öyle de oldu işte. Yaşam ayaklarımın altından kayıp giderken, herkes beni yukarı çıkıyorum sanıyormuş... Eh, hazırsın artık, ölebilirsin... Peki ama nedir bu? Niçin? Olamaz! Yaşam böylesine anlamsız, bu kadar iğrenç olabilir mi? Öyle idiyse, öylesine anlamsız, öylesine iğrenç idiyse, o zaman niçin ölmeli, niçin acı çekerek ölmeli? Bir yanlışlık var bunda."
Birden şu düşünce belirdi kafasında: "Belki de ben yaşamam gerektiği gibi yaşamadım?" Herşeyi gerektiği gibi yaptıysam nasıl gerektiği gibi yaşamamış olabilirim?" Kendi kendine böyle sorunca, yaşam bilmecesi ile ölüm bilmecesini içeren bu soruyu olamayacak bir şey gibi hemen kovdu kafasından.
"Şimdi ne istiyorsun? Yaşamak mı? Nasıl yaşamak? Mübaşir "yargıç geliyor" diye seslendiğinde yaşadığın gibi mi yaşamak istiyorsun?" Kendi kendine yineledi Ivan Ilyiç: "Yargıç geliyor, yargıç geliyor. İşte yargıç. Hayır, suçlu değilim ben! (Öfkeyle bağırmıştı.) Niçin?" Ağlamıyordu artık Ivan Ilyiç. Yüünü duvara dönmüş, hep aunı şeyi düşünüyordu:"Niçin? Bunca korkunç şeyin nedeni neydi?"


Otuz beşten gün almaya geçen ay başladım... Derdim yok ölümle, ölüm korkusu, yaşama bağlılık gibi olgular benden (Ivan Ilyiç'ten beter) lise yıllarımda uzaklaştı gitti geri dönmezcesine. Ama madem ölene kadar yaşayacağım, bu nasıl bir hayat olmalı? "Ben varsam ölüm yok, ölüm varsa ben yokum" diye hikmet buyurmuş romalı filozof amcayı anımsayıp, ölene kadar nasıl bir hayat yaşamalıyım ki, can bedenden çıkarken, kendime "bitti!" derken üzülmeyeyim, kahrolmayayım... Bu benim hayatım; nefes alıyor, düşünüyor, konuşuyorum, zamanı yok yere ziyan edip, yaşamımı fuzuli meşgalelerle, kadınlarla, oyunlarla, anlamı ve faydası olmayan uğraşlarla gün be gün tüketiyorum. Ivan Ilyiç bir yargıçtı romanda, benim de emrimde pek çok insan var, işim gereği de olsa saygı görüyorum, ve ömrümün son takvim yaprağı izin verdiği müddetçe olağandışı bir gelişme de olmadığı takdirde ikbal basamakları önümde bekliyor, çıkılacak. Bu mu hayat? Chokella'yı kaşıkladığımda aldığım zevk midir yoksa yaşamın gerekliliği? "Beşten sonrasını saymadım" diye fısıldayıp muzipçe gülümseyen kadının egomu okşaması mı? Réne Guénon okuyup düşünsel ufkumun gelişmesinde yaşadığım haz mı? Ailemin beni iyi ve hayırlı bir evlat görmesi mi?
Ne yapmam lazım, son nefesimde gülümseyebilmek için?
Hayat bana mutluluk vermiyor, çünkü bana ait olmayan bir yaşamı sürmek zorunda olduğumu görüyorum.
Aslında mutlu birini de göremiyorum etrafımda.
İsterdim ki mutlu yaşayayım ve mutlu öleyim.
Ivan Ilyiç olmaktan ödüm kopuyor. Aksi yönde hiç bir şey yapmıyor olsam da.