Üşüyordu adam, eskimiş parkasının içinde. İnsan kalabalığının arasından kimsenin dikkatini çekmeden, sakallarının gizlediği allaşmış yanakları ile yürümekteydi. Onca insan vardı yanından, karşısından, sağından, solundan geçen; bu kadar çok hayat, ruh, kalp, mide, göz, kulak… Ve bilmiyorlardı onun hakkında hiçbir şey. Aslında birlikte yürüyen birkaç kişi dışında, yüzlerce insan tamamen yabancıydı birbirine. Çok fazla insan vardı caddede. Söylendi kendi kendine: “Bu kalabalığın bir parçası olmak istemiyorum.” Reddettiğinin ne olduğu sorulsa, muhtemelen o da bilemezdi. İçlerinden tek tük çıkardı belki ama suç işlemiş kötü kalpli insanlar değildi o nehri oluşturanlar, sapık, katil filan da yoktu büyük olasılıkla içlerinde. Hatta belki öğretmenler vardı, sanatkârlar, doktorlar, bilim adamları, yazarlar, sporcular. “Olsun” dedi içinden, “beni ilgilendirmiyor ne veya nasıl oldukları, uzak olmak tek dileğim hepsinden.” Biraz daha düşündü, kendisine doğru gelen omuzlara hedef olmamak için vücudunu yan çevirip yürümeye çabalarken. Onu kızdırıyordu bu kalabalık, tanımıyorlardı kendisini, sevecenlik göstermiyorlar, özenmiyorlardı ona. Neden sevsindi ki onları? “Peki ama onlar neden sevsin, beni tanımadıkları için sinirleneceğime, beni tanıyıp da sevmeyenlere kızsam daha mantıklı olurdu” mırıltısı döküldü mü dudaklarından, yoksa bunu düşündü mü sadece bilemedi. Kimse onu sevmek zorunda değildi, üstelik kendisini tanıyanların da böyle bir zorunluluğu yoktu. Ama, sevilmeyecek biri değildi yani! Aksine ufak tefek kusurları dışında gayet düzgün bir insan sayılırdı. Merhametliydi her şeyden evvel, kimseyi üzmek istemediği gibi, yüzü asık ve mutsuzluktan gölgelenmiş birini görse içi cız ederdi hemen. Etrafına her zaman gülen gözlerle bakmaya çalışır, olmadık vakitlerde hiç tanımadığı kişilerle gelişen diyaloglarda şebeklik yapıp şirin pozlara bürünürdü. Gene de merhametin sevgiden çok farklı bir şey olduğunun ayrımına uzun zaman evvel varmıştı; sevmiyordu kimseyi, hatta derinden nefret hissi besliyordu insanlara- bu caddedeki gibi kalabalığın içine girdiğinde tüyleri iyice dikenleşiyor, içini bir tiksinti kaplıyordu. Ne çok fuzuli hayat vardı insan suretinde gezinen!
“Benim için de böyle mi düşünüyorlar acaba?” diye geçirdi içinden. Dış görünümünde bir albeni yoktu, dikkat çeken biri değildi ilk bakışta. Gözlerinin zekice baktığına inanmak istese de, artık iyice şişmiş göz altları saklıyordu bakışlarındaki parlaklığı. Sıradandı yani tipi. Bunu kabul etmesine ediyordu ama işte, bir farkı olsun isterdi, ve bu başkalarıyla benzer olma hali aynı isyana götürüyordu onu: ““Bu yığının bir parçası olmak istemiyorum.” Biri arkadan ayağına bastı ansızın:
- Ayyy. Affedersiniz!
Ne hoş bir kızdı ve ne kadar da kibardı öyle. Gülümsedi, ayağına bastığı için karşısında böylesine ezilen birine somurtmak yakışmazdı ona.
- Rica ederim, önemli değil.
Yoluna devam ederken içini bir sıcaklık kapladı. Karşıdan gelen tombul kadının kucağındaki kerataya kocaman bir dil çıkartarak yürümeye devam etti, seker gibi. Dudaklarında bir şarkı mırıldanmaya başladı, “I want them to know it’s me, it’s on my head.”